Atatürk Kültür Merkezi: İki ideoloji iki tarih iki bellek

Dergi Mercek Sayı 10 (Aralık 2021)

Temüçin Erkılıç

Maurice Halbwachs (1877-1945) “kolektif hafıza” kavramını sosyolojik bağlamda, detaylı olarak ele alan ve bu kavramdan üzerinde bir kuram geliştiren ilk sosyologdur. Halbwachs, tüm bireysel hafızanın sosyal yapılar ve kurumlar içinde inşa edildiğini öne sürer. Bir toplumda ne kadar grup ve kurum varsa o kadar kolektif hafıza vardır. Toplumsal sınıfların, ailelerin, derneklerin,  sendikaların vb. tüm üyelerinin genellikle uzun zaman dilimlerinde inşa ettikleri kendine özgü hatıraları vardır. Elbette hatırlayan gruplar veya kurumlar değil, bireylerdir, ancak belirli bir grup bağlamında yer alan bu bireyler geçmişi hatırlamak veya yeniden yaratmak için bu bağlamdan yararlanırlar. [1]

Bilinç ve hafıza ancak eylemde bulunan, farkında olan ve hatırlayan birey tarafından gerçekleştirilebilir. Hatırlamak zihinsel bir eylemdir. Bu nedenle kesinlikle ve tamamen kişiseldir çünkü geçmişin belleği olmadan tarih olmaz. Birey geçmişi tam ve somut olarak şekillendirilmiş bir şey olarak hatırlar; mümkündür çünkü o, geçmişi şimdiki zamandan ayırt eder, kendini şimdide tanır ve başkalarıyla olan bağlantılarının da ayırdındadır. Daha da önemlisi, bireysel bellek toplumsal bir eylemdir. Hatırlama zorunlu olarak kişinin belleğini doğrulayan kültürel bir bağlamla bir ilişkiyi ima eder ve kişinin düşüncesinin zorunlu olarak belirli bir toplumsal bağlama ait fikirler sistemiyle temel bir bağlantı tarafından şekillendirilmesi anlamına gelir.

Kolektif bellek aynı zamanda toplumsal düşüncedir de ve toplumsal düşünce özünde bellektir. Halbwachs’a göre sosyal düşüncenin, bir toplumun, tekabül ettiği ve ses verdiği şimdinin bilgisinden kaynaklanan fikir ve inançlar dizisi olduğunu belirtmek önemlidir. Bu küme soyut bir varlık da değildir, zaman içinde var olan ve başkalarının belleğinde izlerini bırakan kişi ve gruplarda şekillenir. Bu açıdan bakıldığında, her toplumsal fikir aynı zamanda bir toplumun belleğidir: Her tarihsel karakter ya da olgu, bir toplumun düşünce sistemi içinde yer alır ve anlam yüklü bir öğeye -kavram ya da sembole- dönüşerek toplumun belleğine girer.

Her türlü kolektif bellek, mekânsal bir çerçevede vuku bulur. Oysa mekân, süre giden bir gerçekliktir. Şayet bizi çevreleyen maddi ortam muhafaza olmasaydı, izlenimlerimiz birbirini kovalar, hiçbir şey aklımızda kalmazdı. Geçmişi hatırlayabildiğimizi anlamazdık. Herhangi bir hatıralar kategorisinin yeniden canlanması için, dikkatimizi çevirmemiz gereken şey mekândır. İçinde bulunduğumuz, sık sık geçtiğimiz, daima erişimimizin olduğu ve hayal gücümüz ya da düşüncemizin her an yeniden oluşturabildiği bizim mekânımızdır, düşüncemiz onda sabitlenmelidir. [2]

TÜRK TELEKOM AKM’NİN KALBİNE SOKULMUŞ BİR HANÇERDİR

Piyanist Fazıl Say’ın Atatürk Kültür Merkezi’nin opera binasının adının ‘Türk Telekom Opera Salonu’ olarak değiştirilmesine tepki göstermesini ardından meseleye dair hiçbir sanatçıdan ses çıkmadı. Medyada yer alan “Türk Telekom AKM’nin kalbinde” başlıklı habere göre Türk Telekom, kültür ve sanatın “kalbi” Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM), yüksek teknolojiyi millî kültürün hizmetine sunuyordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türk Telekom arasında imzalanan anlaşma kapsamında Türk Telekom AKM’nin ana destekçisi olmuş AKM’nin simgesi kırmızı kürenin bulunduğu 2 bin 40 kişilik ana opera salonuna Türk Telekom’un adı verilmişti. Türk Telekom’un CEO’su Türk devletinin temelinin millî kültür olduğu düşüncesine sadık kalacakları, sanata ve millî kültüre destek verecekleri için son derece gururluydu. Elbette millî kültür vurgusu çok “önemliydi”.

AKM’nin ana opera salonuna Türk Telekom’un adını vermesi ya da sponsor olması üzerine bir şeyler elbette yazılır ama bu ayrı bir yazının konusu deyip sermayenin sanata sponsorluk yapması meselesinde sanat eleştirmeni Donald Kuspit’e katıldığımızı söyleyelim. Sermaye ve sanat ilişkisi üzerine şu yorumu yapıyor Kuspit: “Sanat ile paranın ilişkisi sanat ile dışkının ilişkisinden daha karizmatik, daha sihirlidir(…) Sanat, alışılmışın üstünde parası olan bir kalabalığı beraberinde getirerek dokunduğu her şeyin fiyatını artırır(…)Kapitalizm prima materia -ilk madde- olan zamanı ultima materia -nihai madde- olan paraya dönüştürmüştür. Kapitalizm büyük bir simyasal mucize gerçekleştirmiştir, çünkü sanatı paraya dönüştürerek sanatın, sonsuzluk adı verilen o nihai maddenin dünya üzerindeki temsilcisi olma rolünü geçersiz kılmıştır.” [3]

Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılıp yeniden yapılmasından sonra 29 Ekimdeki açılış konuşmasında Başkan Recep Tayyip Erdoğan AKM binasını yıktırmamak için yapılan kampanyaları  ve Gezi olayları sırasında AKM’nin nasıl “terör örgütlerinin” gövde gösterisi yerine dönüştürüldüğünü unutmadığını, sanatçılardan ise yerli ve milli kalarak küresel eserler vermelerini istiyordu. “Bu eser eski Türkiye ve yeni Türkiye fotoğrafının en belirgin şekilde görüldüğü yerdir.” derken iki tarih ve belleğe açıkça işaret ediyordu.

Tarihsel olarak AKM’ye hep ideolojik bir yargıyla baktılar. Örneğin AKM’de, 27 Kasım 1970’te Arthur Miller’ın ”Cadı Kazanı” adlı oyunu oynanırken çıkan yangını ”anarşistlerin komünistlerin sabotajı” olarak değerlendirdiler ve solcuların üzerine yıktılar. Zamanın Kültür Bakanı Atilla Koç, AKM’nin yıkılması gündemdeyken “Biz, yıkmamız gerektiğinde yıkarız, ama yapmak için yıkarız. Ancak maalesef o günün anarşist komünistleri, (bunu da söylüyorum, sanatın dostu kim, sanatın içine tüküren kim, sanatı yakan kim, sanatı yapan kim bilsinler diye) burada burjuvalar eğleniyor diye sabote ettiler ve yaktılar.” Ne var ki yapılan incelemeler sonucu herhangi bir kundaklama ya da sabotaj izine rastlanmadı ve yapılan resmi açıklamayla da yangının elektrik kontağından kaynaklandığı açıklandı.

Mekân üzerinden ortak bir bellek inşa etmeyi akıllarına getiremeyecek kadar ideolojik, siyasi ve elbette tarihsel bir hesaplaşma içindeler. AKM’nin yıkılıp yeniden yapılması –üstelik içinde ne olduğu belirsiz büyük bir kırmız top ya da küre de var- tarihsel bilinç ve kolektif belleğe doğrudan yıkıcı bir saldırıdan başka bir sürü amacı içinde taşır. Kolektif belleğe bir suikast yaparak sosyalist, devrimci, cumhuriyetçi kitlelerin belleksel kodunu çözmeyi ve kimliklerine dönüştürmeyi hedefliyorlar. Tabii ki tarihsel bellek asla durağan bir yapıya veya tek bir ana anlatıya sabitlenemez.  Ama 16 Şubat 1969’da ABD 6. Filosu’nun Dolmabahçe önlerine demirlemesini protesto için “Emperyalizme ve Sömürüye” karşı gerçekleştirilen mitinge sağcı/İslamcı militanların “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla saldırıp iki insanı öldürmesi onlarca kişiyi yaralaması, 1 Mayıs 1977’de Taksimde İşçi Bayramı dolayısıyla toplanan 500 bin kişinin üzerine ateş açılıp 37 kişinin hayatını kaybetmesi 126 kişinin de yaralanması ve 2013 yılındaki Taksim direnişi arasındaki ilişkiyi tarihsel diyalektiği nereye koyacağız?

Meydanların, caddelerin, sokakların adlarını değiştirmenin amacı kolektif kültürel, tarihsel politik belleği silme eylemidir. Demokrat Parti tarafından önerilen Tahkikat Komisyonunun kurulmasına ilişkin yasanın kabul edilmesi üzerine 28 Nisan 1960’da İstanbul Üniversitesi’ndeki protesto sırasında katledilen üniversite öğrencisi Turan Emeksiz’e de aynı silme, yok sayma işlemi yapıldı. Turan Emeksiz öldürüldükten sonra memleketi  Malatya’da adı bir caddeye ve bir liseye verilmişti. 12 Eylül 1980 faşist cuntası Turan Emeksiz Caddesinin adını Milli Egemenlik Caddesi, Turan Emeksiz Lisesi’nin adını da Malatya Lisesi olarak değiştirmişti. Caddenin adı yoğun talepler sonucu 2013 yılında yeniden Turan Emeksiz olarak değiştirilse de lisenin adı Malatya Lisesi olarak kaldı.

Bir örnek de futboldan verelim. BJK İnönü Stadı’nın yıkılıp, yapılan sponsorluk anlaşmasıyla yeniden inşa edildikten sonra Birleşik Krallık merkezli uluslararası bir telekomünikasyon şirketi olan Vodafone (Park) adını aldığını biliyoruz. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri kazanan Demokrat Parti, İnönü Stadı’nın İsmet İnönü adını taşımasından rahatsızlık duymuş ve stadın adı Mithat Paşa Stadı olarak değiştirmişti.

Tüm hatırlama biçimleri gibi toplumsal/kültürel belleğin de önemli işlevleri vardır;  ortaklaşılan deneyimleri kristalize eder. Bunu yaparken kültürel bellek, bize ait olduğumuz ideolojik, politik çevrenin geçmişini, değerlerini ve ilkelerini anlamamızı sağlar. Atatürk Kültür Merkezi’nin ana opera salonuna Türk Telekom’un adının verilmesi iktidar ve sermayenin iç içe olduğunu gösterirken diğer taraftan iktidarın kültürel belleği nasıl sildiğini gözler önüne seriyor.

 

NOTLAR

[1] Halbwachs, Maurice, On Collective Memory, (Ed. Lewıs A. Coser), , The Unıversity of Chıcago Press, Chicago 1992,

[2] Halbwachs, M., (2018). Kolektif bellek (Z. Karagöz, Çev.). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

[3] Kuspit, D. (2010). Sanatın Sonu. (Y. Tezgiden, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.

Related Posts