Anayasa’yı anlamak, Anayasa’yı yazmak

Dergi Dosya Sayı 28 (Mart 2024)

H. Murat Yurttaş

Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir kez daha yeni bir anayasa yazılması gündemini kaşıyor. Başlangıçta önemli bir ideolojik mücadele alanı olarak kazanımlar elde ettikleri bir başlık olsa da bugün artık kabak tadı veren argümanlarla sürdürülmek istenen tartışmaları belirleme gücünden uzaklaşıldığı görülüyor. Huzur vaat ederken toplumsal çatışmalardan beslenen bir noktaya gelen siyasal İslamcılığın toplumun en az yarısının gözü kapalı reddettiği açık veya gizli ajandasının “Anayasa” haline getirilmesi için gücü azaldıkça bu eski argümanlara başvurmayı sürdürse de “askeri-sivil” anayasa gibi bir ayrım üzerinden yeni bir anayasaya erişebilir miyiz?

“12 Eylül Darbesi’nin Anayasası” diye horlanan 1982 Anayasası’nın 177 maddelik bütününde, AKP’den önce yedi seferde Başlangıç bölümü iki kez ve maddeleri 56 kez ve AKP’den sonra ise 12 ayrı değişiklikte 30’u aynı maddeler olmak üzere 134 maddede değişiklik yapıldıktan sonra artık aynı Anayasa’dan bahsetmek mümkün mü? Üstelik Başlangıç kısmı iki kez değişmiş, yürütme gücü ve idari yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiş, özelleştirme Anayasa hükmü haline gelmişken niteliksel bir dönüşüm olmadığını söylemek ne kadar gerçekçi olabilir?

Bir başka açıdan, dünya kapitalizminin neo-liberal dönüşümüne ayak uydurmak için yazılan 1982 Anayasası’nın toplum üzerindeki radikal dönüşüm gereği yüzünden askeri bir darbenin ardına eklenmiş olması bu anayasayı “sivil olmayan” bir metin yapmaya yeter mi? Ya da sondan başa doğru sorarsak sırf Meclis’te kabul edildi ve referandumda oylandı diye başkanlık sistemini getiren, özelleştirmeleri idare hukukunun bir parçası yapan, kamucu düzenlemeleri tek tek ayıklayıp piyasacı değişiklikler yapılan “sivil” bir metin o darbe anayasasının kendisi veya sınırlı bir alternatifi mi olmuş olur yoksa o darbe anayasasını tamamına mı erdirmiş olur?

Esasında, bu yazının konusuna da dönersek, işe anayasa nedir, nasıl yazılır, kim tarafından yazılır gibi sorulara teorik bir çerçeve çizmekle başlamak gereklidir diyebiliriz. Böylece nihayetinde bir anayasa yazılacaksa bunu kimin, neyi ve nasıl yazacağını anlayabiliriz.

ANAYASA NEDİR?

Erdoğan Teziç, uzunca bir bölümde siyasi iktidarı ve devleti açıkladıktan sonra, anayasayı, devletin tüzel kişiliğinin kurulması için durumunu, yapı ve koşullarını saptayan kurallar bütününe ihtiyaç duyulduğunu, “statut” denilen bu kurallar bütününün Anayasa’yı teşkil ettiğini söyler. Anayasa’yı, devletin kuruluşunu, örgütlenişini, iktidarın el değiştirmesini ve bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen kurallar bütünü olarak tanımlar.

Mümtaz Soysal da anayasanın devletin temel yapısını ve bu yapının başlıca işleyiş kurallarının yanı sıra daha büyük bir vurguyu ise çıkarılacak yasaların uymak zorunda olduğu temel ilkeler olduğuna ve bu ilkelerin de daha çok vatandaşların temel hakları ve özgürlükleri ilgili olduğuna vurgu yapıyor.

Daha yakın tarihli bir tanıma baktığımızda, Bertil Emrah Oder, tümüyle liberalizme bağlı kalarak, anayasanın “kuruluş” vasfına atıf yaptıktan sonra esas olarak siyasi iktidarın sınırlanması üzerinden tanımlamayı tercih ediyor. Bu tanımda hızlıca geçilen bir yön ise, siyasal iktidarın sınırlanması ile anayasanın bireylerin özgür istencine dayanması (halk/ulus) anlayışı arasındaki bağa yapılan vurgudur.

Daha resmi bir tanımı ise Google sözlüğünde, “örgütlenmiş bir toplumda devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama erklerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların hak ve ödevlerini, özgürlüklerini saptayan ve düzenleyen, yasa sıralamasında en önde gelen yasa” olarak yapılıyor.

Bu tanımların tamamı kuşkusuz aynı çerçeveyi çiziyor. Ama esasında anayasaların işlevlerini, ne işe yaradıklarını açıklamakla birlikte esasına, özüne ilişkin hiçbir şey söylemiyor. Oysa, örneğin Erdoğan Teziç, anayasa tanımına geçmeden önce işe uzunca bir bölümde siyasi iktidarı ve devleti açıklamakla başlıyor. Yine Bertil Emrah Oder, anayasanın gerçekten bir anayasa olmasını siyasi iktidarın sınırlandırılması şartına bağlıyor. Bu açıdan siyasi iktidarın esası oluşturduğunu ve onun yansımalarından ziyade buraya bakmak gerektiğini söyleyebiliyoruz.

Friedrich Engels, Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Önsöz’ünde; “Tarihte toplumun ve devletin bütün ilişkileri, bütün dini ve hukuki sistemler, ortaya atılan bütün teorik görüşler, ancak bütün bunlara denk düşen çağların maddi yaşam koşulları belirlendiğinde ve maddi yaşam koşullarından tümdengelim yoluyla türetildiğinde kavranabilir.” diye yazar.

Öyleyse, işlev yerine siyasi iktidarın özüne ve onun için de maddi yaşam koşullarına bakmamız gerekiyor. Bu durumda, kapitalizmin üretim ilişkilerine egemen olduğu bir dünyada veya ülkede siyasi iktidarı bu üretim ilişkilerinin bir uzantısı olarak tarif etmeliyiz. Böyleyse, anayasa, verili toplumsal yapı içerisinde egemen sınıfın siyasi iktidarının örgütlenmiş hali olarak devletin kuruluşunu, işleyişini ve esas olarak toplumla ilişkilerini düzenleyen bir hukuki metin olarak tanımlanabilir. Bu durumda kapitalist üretim ilişkilerinde egemen sınıfın, yani burjuvazinin, kapitalist toplumun siyasi iktidarına da egemen olduğunu söylememizde bir sakınca olmamalı.

Nitekim Engels de, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında, “Devlet, sınıf karşıtlıklarını düzen çitleri içinde tutma gereksiniminden kaynaklandığına ama aynı zamanda bu sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak, en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bu egemenliği sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.” demektedir.

ANAYASA NE DEĞİLDİR?

Bu açıdan yukarıdaki tanımlara bazı başkaca eleştirilerde bulunmakta mümkündür. Örneğin, Erdoğan Teziç’in iktidarın el değiştirmesi ifadesi çok sınırlı bir şekilde idari sorumluluk makamından ibarettir. Yoksa siyasi iktidarın özünün el değiştirmesi ancak yeni bir sınıfın üretim ilişkilerine ve buradan kaynaklı olarak siyasi iktidara egemen olmasıyla mümkündür.

Yine, Mümtaz Soysal’ın Demokrat Parti hükümetlerinin pervasızlığına karşı 1961 Anayasası’nın getirdiği denetim mekanizmalarına ve bu arada Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne yaptığı vurguyu da dönemsel görmek gerekir.

Benzer şekilde, Bertil Emrah Oder’in, siyasi iktidarın sınırlandırılmasına ilişkin vurgusunun da ancak sınıf mücadelelerinin konusu olduğunu ifade etmek gerekiyor. Öncelikle, Karl Marx’ın da Alman İdeolojisi’nde ifade ettiği gibi, modern özel mülkiyete denk düşen modern devlet, burjuvazinin hem dışa hem içe karşı, mülkiyetinin ve çıkarlarının karşılık güvencesi uğruna büründüğü bir örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir.

Öyle ki, özel mülkiyet bugün insan hakları hukuku ve uluslararası insan hakları yargısı bakımından bir hukuk sisteminin varlığını kabul açısından yegane hak ve özgürlük olarak tanımlanıyor. Özel mülkiyet yoksa, Oder’in bahsettiği gibi 1936 Stalin Anayasası’nın iktidarı sınırlamadığı varsayılacak ve anayasa sahte kabul edilecektir. Üzerinden on altı yüzyıl geçmesine karşın bugün hala Roma Hukuku ile başlayan hukuk eğitiminin toplumsal formasyonları aşan ortak kökeni özel mülkiyettir.

Ama burjuvazinin devrimci döneminde aristokrasiye karşı kendi mülkiyetini savunurken bunu aristokrasinin bir ayrıcalık veya imtiyaz olarak kendisine ait kılmasını serbestçe alınıp satılabilecek bir tasarruf hakkı ile değiştirmesi ile başlangıçta aristokrasinin iktidarını sınırlandırması bugün kendi iktidarını da kısıtladığı anlamına gelmemektedir. Siyasi iktidar ancak ve sadece mücadele eden sınıflar arasında güç dengelerinin birbirine yaklaştığı ve bu nedenle şiddetinin arttığı dönemlerde bir ölçüde sınırlandırılabilir, gerçekten değişmesi ise bir devrimdir.

Böyleyse yeni anayasayı sermaye sınıfı, para babaları, burjuvazi yapacaktır. Yeni anayasa sermaye sınıfı, para babaları, burjuvazinin ihtiyaçlarını ve çıkarlarını yazılı hale getirecektir. Bunu unutmak eksiklik olacaktır.

ANAYASA’YI KİM, NEDEN VE NASIL YAZACAK?

Kısa cevabı hemen yukarıda ifade etmiş oldum. Elbette bu gerici AKP ve Cumhur İttifakı iktidarının öznelliğini yok saymak anlamına gelmiyor. Bu yazının konusu somut değişiklik gündemleri olmadığından nihayetinde sadece bir çerçeveyi çizmek, dosya kapsamındaki diğer yazılara mihmandarlık etmek üzere yazılıyor. Bu açıdan, yazının kapsamı ve amacının AKP ve Cumhur İttifakı’nın ormanı görmemizi engellememesi gerektiğine ve önümüzdeki sorunun tek başına kendisini oluşturmadığını vurgulamak olduğunu ifade ederek devam etme ihtiyacı duyuyorum.

Marx, Kapital’de; “Burjuva ideolojisi indinde, bir öğretinin doğru mu, yoksa yanlış mı olduğu hiçbir önem taşımaz. Önemli olan, bir öğretinin sermayeye yararlı mı, yoksa zararlı mı; sermaye için huzur verici mi, yoksa keyif kaçırıcı mı; sermaye indinde hukuka uygun mu, yoksa hukuka aykırı mı olduğudur. Özgecil (diğerkâm) bilimsel araştırmanın yerine ısmarlama safsata; dört başı mamur bilimsel incelemenin yerine boş ve çürük inanç ile geçersiz ve haksız olanı meşru kılma kötü niyeti geçer.” der.

Buradan, AKP ve Cumhur İttifakı’nın ideolojik bağlamlarının burjuvazi açısından öneminin olmadığını ama bunun için burjuvazinin güncel ve uzun erimli çıkarları açısından bugüne kadar sunduğu fırsatları ve becerileri ortaya koymaya devam etmesi gerektiği sonucuna varabileceğimizi görüyoruz. Yani AKP ve Cumhur İttifakı’nın anayasa yapma becerisi ve sınırları sermayenin karları ile doğru orantılıdır. AKP ve Cumhur İttifakı’nın kar sağlama karnesi parlaktır. Açık konuşmak gerekirse, sınıf mücadelesini ideolojik olarak baskı altında tutma ve işçileri manipüle etme becerisi de oldukça yüksektir. Türk burjuvazisi için öncelikle kar oranlarının devamlılığı esastır. Bu sağlanırken AKP ve Cumhur İttifakı’nın ideolojik bağlamları ancak buna hizmet ettiği sürece ve bu devamlılığı bozmadığı ölçüde bir sorun değildir.

Bu açıdan, burjuvazinin veya onun siyasi aparatının anayasa yapmada ortak bir sınırını vurgulamak gerekir. Kuşkusuz, burjuvazi kendi çıkarlarının milli çıkarlar olduğuna toplumu ikna etmek zorundadır. Hiçbir anayasanın başlangıcına “şirketlerin karlarını sağlamak için” diye bir kahramanlık destanı yazılamaz. Mutlaka o milletin bağımsızlığı, büyüklüğü, varlık mücadelesine ilişkin hamasi ve duygu yüklü ifadelerle kendi kaderini nasıl tayin ettiği açıklanacaktır. Ama bu ancak altın suyu sayılabilecek yüzeyi kazıdığımızda karşımıza çıkacak gerçek ise ancak ve sadece karlılık oranları ve bunların devamlılığından ibaret olacaktır.

Burjuvazinin bu açıdan anayasa yapma gücünü paylaşacağını düşünmemiz de mümkün değildir. Anayasa hukukçusu Süheyl Batum’un “İşte “toplum sözleşmesi” niteliğinde olmayan yani “toplumun tüm kesimlerinin ve siyasal akımlarının değil, yalnızca belli bir kesiminin görüşleri doğrultusunda oluşturulan bir anayasa”, ilke olarak, ne toplumsal barışı kurmada başarı sağlayabilir, ne de uzun ömürlü bir belge olabilir.” sözlerinden ancak ve sadece burjuvazinin farklı kesimlerinin ve farklı burjuva ideolojilerinin temsilini anlayabiliriz. Bunun dışında bir işçi sınıfı temsili beklemek ancak safdillik olabilir.

Geçmişe baktığımızda 1961 Anayasası’nın 12 Mart Muhtırası ile yeniden düzenlenmesi, 1965’te uygulanan milli bakiye sisteminin Türkiye İşçi Partisi’nin elde ettiği Meclis’in ancak %3’ü kadar olan temsiliyeti nedeniyle bir anda kaldırılması gibi hamlelerle burjuvazinin iktidarına nasıl kıskançlıkla sarıldığını görmek gerekir. Bu yeterli değilse 12 Eylül askeri darbesini “Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözleriyle karşılayan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı tekstil patronu Halit Narin’i kulağa küpe etmek gerekir.

Yine unutmamak gerekir ki, ancak sınıf mücadelesinde işçi sınıfı güçlüyse Anayasa’yı yazamasa bile Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yıllarca uygulatılmamasında olduğu gibi geri adım attırmak elbette mümkündür. Bugün böyle bir sınıf hareketi olmadığına göre esas olan sadece ve ancak burjuvazinin farklı ve tüm kesimleri ile bunların ihtiyaç ve ideolojilerinin temsilinin esas olabileceği anlaşılmalıdır.

Toparlayacak olursak, bir anayasa ihtiyacı esas olarak önceki örneklerde olduğu gibi Türkiye’de bir iktisadi dönüşüme işaret etmesi beklenir. Bu açıdan, 1982 Anayasası ve bunda yapılan değişiklikler bağlamında dünya kapitalizmine entegrasyon ve iktisadi liberalleşme başlığında zaten işin tamamlandığı söylenebilir. En önemli eksikliğin, uzunca bir süredir uykuya yatırılmış, yerel asgari ücret gibi bir dizi ek düzenleme ile birlikte kurulan bölgesel kalkınma ajanslarının başını çekeceği bir yerelleşme adımı olduğu söylenebilir. Başka hangi başlıkların öne çıkabileceğini ise zamanla göreceğiz.

Her durumda unutulmaması gereken düdüğü parayı verenin çalacağı ve anayasayı egemen sınıfın değiştireceğidir.

Related Posts