“Gönül isterdi ki, Savcı Doğan Öz günümüzü de yaşayarak, emperyalizmin ne denli girift ve algılanması güç mekanizmalarla toplumları sarmakta ve çürütmekte olduğunu da görmüş olsa idi” diye yazmıştınız; emperyalizmin girift ve algılanması güç mekanizmalarını biraz açabilir misiniz?
İzzeddin Önder: Geçmişteki sömürgecilikten farklı olarak, günümüzün emperyalizmi zor ve silah kullanmadan, ekonomik ilişki şeklinde sürdürülerek perdelenebilmektedir. Emperyalizm küreselleştikçe geliştirilen normlar Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri uluslararası kuruluşlarca yaygınlaştırılarak ilgili ülkelerde ulusal kurallar görüntüsünde emperyalizme uygun yol haritası oluşturulur. Birebir ilişki dışında genel uygulama görüntüsünde yaygınlaştırılan emperyalist politikaların kamuoyu tarafından algılanması güçleşir. Örneğin tarımımıza büyük darbe vuran “doğrudan destekleme projesi” batılı proje olarak rağbet görerek uygulanmıştır.
Emperyalizm, sömürülen ekonomilerin ulusal programlarına ekonomik amaç ve ilişkiler kuralı olarak yedirilerek, sömürülen ülkelerin anayasalarında, yasalarında ve yönetsel sistemlerinde ciddi değişimler oluşturarak kendisini gizler. Özelleştirmelere karşı açılan davaların dayandırıldığı kamu yararı ilkesi ya da stratejik kuruluş kavramları uluslararası düzeyde tartışmaya açılarak halkların gündeminden düşürülmüştür. Emperyalizm, burjuvazi ve onların siyasi ajanları ile iş tuttuğu için yasama, yürütme, hatta yargı organını dahi tedricen emperyalistlerin amacına uygun mekanizmalar olmaya yöneltip, kamuoyunun köreltilmesinde etkili olmuştur. Böylesi yoğun ideolojik baskılar ve yapısal değişimlerle emperyalizmin sömürülen ülke ekonomisi ve halkları üzerindeki olumsuz etkileri perdelenmiş ve tepkiler baskılanmıştır. Kimi anti-emperyalist aydınların duruma müdahalesi ise, siyasi baskılar ya da adlî mercilerce önlenirken, kamuoyunun atomize konumu ve bigâneliği nedeniyle de etkisizleşmiştir.
Emperyalizmin yeryüzünde yayılmasında emperyalistlerin yoğun baskısı yanında, bizzat çevresel konumlu ekonomilerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların da büyük rolü olmuştur. Örneğin, güçlü bir emperyalist araç olan finansallaşmanın bu denli yaygınlaşmasına karşı Tobin Vergisi gibi önleyici önlemlerin alınamamasında Thomas Piketti’nin de belirttiği üzere, ülkelerin yaşadığı ekonomik sıkıntıların rolü büyük olmuştur. Emperyalizmin ilk aşamasında ekonomilere sunduğu ve belli kesimlere yansıyan yararları yanında, maliyetlerin ileri aşamalarda ve topluma yaygın olarak yayılması da algılanmasında önemli engeldir.
Neoliberal küreselleşmenin başlamasıyla eş zamanlı olarak emperyalizm fikri görünüşte ortadan kalktı gibi. Ayrıca emperyalizm kavramı kullananlara karşı da kimi çevrelerde olumsuz bir yargı söz konusu. Bu durum acaba neden kaynaklanıyor olabilir?
İzzeddin Önder: Neoliberalizm ve küreselleşme, finansallaşma ile birlikte, enternasyonalizm olmayıp, küresel sermayenin kâr oranlarının gerilemesi ve sermaye sıkışıklığı sonucunda geliştirilen çağdaş emperyalist sistemdir. Sistemin amacı, çevresel alanlarda yeni üretim ve tüketim piyasaları oluşturup, sömürü ağına çekerek merkez sermayenin tıkanıklığını aşmaktır. Görüldüğü üzere, emperyalist süreç giderek daha rafine ekonomik ilişkiler şeklinde ülkelerin alt katmanlarına kadar inerek sömürüyü derinleştirmektedir. Ancak ekonomilerin alt katmanlarında derinleşerek halkları yoksullaştıran sürecin suhuletle yürütülebilmesi için, sosyolojik üst-yapı ögeleri kullanılmıştır. Bunların arasında başlıcaları olarak, tarih bilincinin köreltilmesi; ekonomik sınıf ve sistem bilincinin köreltilmesi; bireycilik ve sınıf-dışı örgütler öne çıkarılarak yoksullaşmanın nedeninin araştırılmasında gerekli toplumsallık bilincinin köreltilip bireyselliğin yaygınlaştırılması sayılabilir. Böylesi yaygın emperyalist bombardıman genel kamuoyu oluşturmada başat olmuş ve yükselen bazı tepki seslerinin bastırılmasında önemli rol oynamıştır. Bunlara ilaveten, mekanik olarak da küreselleşmenin gelişmekte olan ekonomilere teknoloji sağlayacağı, yükselen işsizliğe çare olabileceği, cari açıkların hafifletilmesinde destek sağlayacağı gibi olumlu tezler dahi geliştirilmiştir. Hatta Jagdish Bhagwati gibi bazı saygın iktisatçılar dahi bu tezleri savunmuş ve görüşleri yaygınlaştırmışlardır. Gelişmekte olan ekonomilerde burjuvazinin desteklediği emperyalist görüşler siyaseten ve üst-yapı örgütü olan akademi tarafından da genellikle desteklenir olunca, böylesi baskı altında şekillenen toplumlarda, doğal olarak bazı itirazlar olumsuz karşılanmış ve yetersiz kalmıştır.
Hem ulusal/içsel hem de uluslararası/dışsal aktörler bağlamında Türkiye-emperyalizm ilişkisini nasıl irdelemeliyiz?
İzzeddin Önder: Türkiye, Doğu ile Batı arasında; Hristiyanlık ile İslâm arasında; dünyanın su ve petrolün bulunduğu, İsrail’in konumlandığı bölgede; İngiltere, ABD ve Rusya’nın, son zamanlarda da Çin’in hâkim olmaya çalıştığı çok önemli bir bölgede 85 milyonluk orta düzeyde gelişmiş bir ekonomidir.
Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca, 1930’lar Devletçilik dönemi dışında, hemen hemen her dönemde emperyalizmin etkisi altında kalmıştır. Çeşitli dönemlerde yaşanan sorunlara çare üretme politikaları geliştirilirken, ilk dönemlerde örtülü şekilde emperyalizmin etkisinde kalınmış, ancak faturanın ibrazında tekrar sıkışıklığa girilmiştir. Lozan’dan başarı ile çıkılmış olan Türkiye, bir süre kabotaj hakkını elde edememiş, gümrükler üzerinde tam kontrol sağlayamamış, hatta buna bağlı olarak 1929 yılında ilk döviz krizine girmiştir. Devletçilik döneminin sanayileşme hamleleri ve ekonomik başarıları sonrasında, İkinci Paylaşım Savaşı dönemi uygulamaya koyulan harp ekonomisi ülke aleyhine gelişmiştir. ABD’nin Marshall Planı ile 1948 yılından başlayan emperyalizme açılım ve 1950’lerde serbest dış ticaret rejimi uygulamasıyla Rosa Luxemburg türü ticari emperyalizme savrulan ülke, 1958 yılında Paris anlaşmasıyla moratoryuma sürüklenmiştir. Bu dönemde ABD’nin dayattığı karayolu projesi Cumhuriyet dönemi demiryolu projesine tercih edilmiş ve ABD Karayolları başkan yardımcısı Hilts’in raporu doğrultusunda karayolu politikası güç kazanarak, kara yolu taşımacılığı, plansız traktör kullanımı ve petrol bağımlılığı gündeme gelmiştir. 1950-58 soygunundan ders alındığı görüşü doğrultusunda 1961 Anayasası gereği uygulamaya koyulan planlama ve korumacı politika, tam kapanan ekonomiyi montaj sözleşmeleri ile sanayileşme görüntüsü altında montaj emperyalizmine sürüklemiştir. 1974 Kıbrıs sorunu ve onu izleyen ABD ambargosu ile yaşanan krizlerle 1980’lerde gelindiğinde, emperyalizmin ekonomiyi sürüklediği ikinci sınıf sanayileşme ürünleriyle döviz sorununun aşılamayacağı anlaşılarak, küresel finansal emperyalizm ve sıcak para “rehaveti” ne girilmiş ve ekonomi devamlı emperyalizme kanayan konuma sokulmuştur. Böylece, potansiyel büyüme haddinin altında gelişmesini sürdürmek durumunda kalan ve krize sürüklenen ekonomi IMF’ye yanaşmıştır. 2000 IMF-Derviş programı ekonomiyi neoliberalizmin en haşin açılımına zorlarken, krizdeki küresel sermayeye güvenli piyasa oluşturma hedefine yönelikti. Güçlü ekonomiye geçiş adıyla devreye sokulan 2000 programın ilk yıllarında, yerli ve yabancı sermayeye piyasa açmak adına bol dış kaynakla girişilen alt-yapı yatırımları, faturanın önümüze koyulduğu bugünlerde ekonomiyi çökertme aşamasına getirmiş bulunmaktadır. Bugünkü çöküşün sebebi, yeni yapılanmada çok uluslu şirketlerin ya da onlarla ortaklık halindeki işbirlikçi şirketlerin yap-işlet-devret ve kamu-özel ortaklığı modelleri çerçevesinde giriştikleri yatırım faaliyetlerinde kamusal erk üzerinden sağladıkları hak edilmemiş kâr garantisi ile devlet üzerinden ülke halkının soyulmasıdır. Örneğin, Çanakkale Köprüsü’nde olduğu üzere, doğanın bedava sunduğu deniz ulaşım olanaklarının atlanıp, yüksek maliyetli yatırıma yönelmek ya da İstanbul Havalimanı’nda olduğu üzere, var olan havalimanının ihtiyaca göre daha düşük maliyetlerle genişletilmesi avantajının kullanılmaması gibi gereksiz harcamalar ülke ekonomisi yararına değil, emperyalizmin avantajına olarak, doygunluk nedeniyle atıl kalan sermayeye iş alanı açmak ve artık değer yaratma amacıyla yapılmıştır. Yerli ve yabancı sermaye ile kamu ortaklığı modelinde girişilen israf politikası siyasi avantaj ve rant peşinde koşan siyasilerin sosyal yarar aleyhine, emperyalistlerle işbirliğini sergiler.
“Emperyalizme karşı mücadele” ile “Emperyalist devlet(ler)e karşı mücadele” tanımlamaları arasındaki farklar üzerine neler söyleyebilirsiniz?
İzzeddin Önder: Emperyalizm, kapitalizmin son aşaması olarak, farklı şiddetlerde kapitalizmin kapsadığı tüm alanlarda başattır. Kapitalizmin sıkışıklığına çare olarak organik gelişen emperyalizmin, çok ciddi önlemlerin alınması dışında, kaynak aktarabileceği ekonomilere uzanması engellenemez. Emperyalizm devletlerarası kaynak aktarımı olmanın çok ötesinde, ileri ekonomi sermayeleri ile gelişmekte olan ekonomi sermayeleri arasında işbirliği ve artık değerden büyük pay alma sürecidir. Bu nedenle, emperyalizmin bir ekonomiye girmesi kadar, emperyalizmin bir ekonomiye daveti de söz konusudur. Küreselleşmenin ilk dönemlerinde yabancı sermayenin kalkınmakta olan ekonomilerin işsizlik, teknoloji ve cari açık sorunlarını çözeceği tezi geliştirilmişti. Söz konusu sorunlarla boğuşan gelişmekte olan ekonomiler sorunlarına çare olarak emperyalizme savrulurlar, fakat yarım yüzyıla yakın deneyimler göstermiştir ki, bu yolla yapısal sorunlar çözülemediği gibi, fatura döneminde ülke ekonomisi ciddi borç ve artan cari açık sorunu ile de karşı karşıya kalmaktadır. Günümüzün parçalı üretim koşullarında gelişmekte olan ekonomilerin emeği sömürülmektedir. Fakat yaşanan sömürüye rağmen, iş olanakları yaratılmış olduğundan bu durum devam ettirilmektedir. Finansal emperyalizmin yayılması çok daha hızlı ve belirsiz olmaktadır. Ancak, tasarruf yetersizliği olan ekonomiler olağanüstü cari açıklarını dış tasarrufla karşılamak durumundadır. Finansal akımların dışında kalabilen Çin gibi ülkeler söz konusu sömürünün kısmen dışında kalabilmişlerdir. Her hâlükârda geri teknoloji kullanarak verim düşüklüğü yaşayan, bunun doğal sonucu olarak tasarruf yetersizliği içindeki gelişmekte olan ekonomilerin baskılayıcı siyasi rejim altında olmadığı koşulda dış tasarrufa başvurması kaçınılmaz olmaktadır. Görülüyor ki, kapitalist sistem içinde kalındığı ve düşük teknoloji ile üretimin sürdürüldüğü koşullarda ve burjuvazi demokratik yönetim biçimlerinde emperyalizm içine girmek kaderden de öte zorunluluk olabilmektedir. Bu nedenle, emperyalist devletlerle mücadele başkadır, emperyalizmle mücadele bundan çok farklıdır. Birinci durumda sistem içinde kalınarak mücadele yürütülebilir, fakat sistem içinde kalındığı sürece emperyalizmle mücadele, hele de gelişmekte olan bir ekonomi için hemen hemen olanaksızdır.
Emperyalist devletlerle savaşıp başarı kazanmış ve Osmanlı dönemi kapitülasyonlarına karşı çıkmış olan Atatürk İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde şöyle bir ifade kullanmaktan geri duramamıştır: “Efendiler; İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir. Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim say’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin.”
“Neoliberalizmden Neofeodalizme” başlıklı bir yazınızda “bir ülke temelinde feodalizme gidilirken, uluslararası alanda da ülkesel feodalizme gidilmektedir” demiştiniz. Neofeodallleşme ile küreselleşme sonrası ulus devletlerin tekrardan öne çıkması arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar vardır? Bunun emperyalist politikalara yansımaları sizce nasıl olur?
İzzeddin Önder: Neoliberalizm ve küreselleşme yaygınlaştırdıkları küresel emperyalist ilişkilerle küresel geliri olağanüstü bozup, küresel ekonomileri öylesine dikey sıraya dizdi ki, adeta tarihte geriye savrulurcasına feodal-tipi yapılanma gündeme yansımaya başladı. Bunun anlamı şu ki, giderek küresel çapta oligarklar sahneye çıkıyor, buna karşın artan nüfus kalabalıklığı sadece günlük ihtiyaçları için kendi aralarında ve zorlaşan koşullarla boğuşurken, büyük kısmı da tarihten siliniyor. Joel Kotkin ’in anlatımıyla küresel çapta gelişen bu süreç, mikro düzeyde ülkesel, makro düzeyde ise küresel çapta feodalizme benzer yapılar oluşturmaktadır.
Emekçiler kendilerine ödenen ücret ya da zammı “verilmiş” olarak algılamakta, emekliler de devletin kendilerine bir şeyler verdiğini düşünmekteler. “Verme” şeklindeki algılamanın sosyolojik ifadesi, günümüzün patron-emekçi ve devlet-hak yapılanmasının, geçmişin feodal-serf yapılanmasına denk düştüğüdür. Feodal bey gibi davranan patron sömürdüğü emekçiye kendi uygun gördüğü kadarını vermekte, devlet de çalışanına ve emeklilere kendi uygun gördüğünü vermektedir. Devletin arka planında da sermaye olduğuna göre, toplumsal üretimi gerçekleştiren tüm çalışanlara ve emeklilere, yaratılan gelirin büyük kısmına artık değer olarak el koyan ve giderek küçülen sermaye sahipleri karar vermektedir. Bu durum, tepede malvarlığı ile hâkim olan az sayıda feodal bey, alt kademede ise feodal beyin boyunduruğunda çalışarak tüm geliri yaratan toprağa bağlı yaygın serfleri yansıtırcasına, yaygın emekçi kesim ve halklar yer almaktadır. Feodalizmin günümüze yansıyan bir başka özelliği de, toplumun orta tabakasının yükselme olasılığının bulunmaması ve kapitalizmin her ileri aşamasında yoksulluğa kayıyor olmasıdır. Yukarı çıkma olasılığı zayıflayan ya da olmayan yaratıcı kesim giderek sermayenin ve onun emrindeki devlet aygıtının kölesi durumuna düşmektedir.
Kapitalizmin geliştirdiği devresel kriz ortamları ve giderek bozulan gelir dağılımı ülkesel feodalleşmeyi yarattığı gibi, sermayenin uluslararası seyyaliyetine kolaylık sağlamak üzere kaldırılan ekonomik sınırlar da münferit ulusal devletlerde gelir dağılımını bozarak mikro federal yapılar oluşturup, aynı zamanda küresel gelir dağılımını da bozarak sermaye ve üretim zinciri ile birleşmiş devletlerin oluşturduğu küresel ekonomide küresel feodal yapıları oluşturmaktadır. Ülkesel feodalleşmeyle kolaylaştırılan ve hızlandırılan durdurulamaz küresel feodalleşme nedeniyle, demokrasi ve insan hakları açısından kapitalizm mercek altına alınmalıdır. Zincirin en zayıf halkası görüşünün olanaksızlaştığı günümüz koşullarında, küresel feodalizm tüm zincir şeklinde yeni olanak olarak bilincimize kazınırcasına karşımızda durmaktadır. Son yirmi yılda küresel gelirin % 50’sini küresel nüfusunun % 90,7’sinin ürettiği, buna ilaveten, İngiliz parlamentosu tarafından yapılan bir araştırmanın da gösterdiği gibi, 2030 yılına doğru dünya nüfusunun % 1’i dünya servetinin 2/3’ünü denetleme durumuna gelecek ise, üstat Marx’ın ifadesiyle, muhafazakar motto olan “uygun işe uygun ücret” yerine, “ücret sistemi kaldırılmalıdır” şeklinde devrimci görüş koyulmalıdır.

