Bilgütay Hakkı Durna
3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan gece yarısı 104 emekli amiral bir bildiri yayınladı. Bildiri esasen Montrö Antlaşmasının tartışmaya açılmasına yönelik değerlendirmelerden oluşuyordu. Bunun yanında sarıklı bir amiralin tekkede üzerinde üniforma ile namaz kılması, bunun basında yer alması da bildiride kendine yer bulmuştu. Nihayetinde bildiri Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Deniz Kuvvetleri’nin anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez temel değerlerinin dışına çıkarılma çabalarını kınıyor, buna karşı çıkıyor ve “Aksi halde, Türkiye Cumhuriyeti, tarihte örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama risk ve tehdidi ile karşılaşabilecektir” uyarısı ile sona eriyordu. [1]
Siyasi iktidar ile bağlı medyası açıklamaya hızla tepki verdi ve yüksek perdeden bildirinin “darbe iması” içerdiğini, bir “muhtıra” olduğunu dillendirmeye başladı. Savcılık tarafından da kaçınılmaz olarak bir soruşturma başlatıldı, 10 emekli amiral evleri basılarak gözaltına alındı. yedi günlük bir gözaltı sonrasında ise tümü adli kontrol kararı ile serbest bırakıldı. Ardından bildirinin “hazırlanmasında ve yayınlanmasında faaliyette bulunduklarını” iddia edilen altı emekli amiral ile emekli bir general olan Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) genel başkanının evleri arandı. Ancak bu sefer, bu toplam “yaşları ve korona salgını durumu göz önüne alınarak” gözaltına alınmadı, ifadeye çağrıldılar. Bu arada TESUD yönetim kurulu İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı.
Oldukça kısa bir sürede yaşanan bu gelişmeler, darbe gibi oldukça ciddi iddialar barındırsa da konunun sonrasında hızla gündemden düştüğünü gördük. Bugünlerde ise neredeyse hiç konuşulmaz hale geldi. Her ne kadar Türkiye’de gündemin çok hızlı değişmesine alışık olsak da sanırım “darbe” gibi bir başlığın bu kadar hızla gündemden düşmesini beklemeyiz. Bu husus dikkat çekicidir.
Kişisel kanaatim emekli amiraller gözaltında iken siyasi iktidarın fikrini değiştirdiği ve konuyu tırmandırmamaya karar verdiği yönünde. En azından şimdilik. Bunun bir yanı bildiriyi kaleme alanların önemsizleştirilmesi çabası olabilir. Ancak esasen meseleyi zamana yayıp, eldeki soruşturmanın/davanın gerektiğinde kullanılabilecek bir araca dönüştürülmesinin düşünülmüş olma olasılığı daha yüksek. Ülkenin son 20 yıllık pratiği buna dair çokça örnekle dolu.
Peki, Türkiye’de gerçekten bir darbe tehlikesi yok mudur? Evet, bu olasılık Türkiye siyasetinde her zaman bir “gerçeklik” olarak kendine yer ve taraftar bulabilmektedir. Bugün de yok denilmesi mümkün değildir. Ancak bir o kadar, siyasi ve toplumsal yapıda doğurduğu sonuçları itibari ile, artık Türkiye’de bir “yargı” faktörü de vardır. Son 20 yılda tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan bu yapı kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirdi. Hatırlayın, Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargâh, KCK, Hopa, Askeri Casusluk, 28 Şubat ve daha bir dizi benzeri dava hep aynı işlevi gördüler. İktidardaki güçler tarafından bu davalara, hedefledikleri “yeni Türkiye”nin inşasının kritik aşamalarında önemli işlevler yüklendi.
O zaman, yargıya intikal ettiğine göre bu konu “şimdilik” kapandı mı? İntikal ettiğine göre, en azından bu açıdan kapanması mümkün değil. Savcılık nihayetinde bir iddianame düzenleyip düzenlememeye karar verecek. Bu da önemli. Ancak esasen yargının değil siyasetin konusu olması nedeni ile de konunun kapandığını söylemek pek mümkün gözükmüyor.
Konunun çokça tartışılan bir yönü de imzacıların bildiri yayınlama haklarının, esasen de “ifade” özgürlüklerinin bulunup bulunmadığına yönelik oldu. Basına yansıyan bilgilere göre, açıklama yapma fikri ilk kez 26 Mart günü “ADMEK-2” isimli Whatsapp grubunda konuşulmaya başlandı. Bazı amiraller “Ne zaman açıklamada bulunacağız, Boğaziçi öğretim üyeleri kadar olamadık, hala bir açıklama bekliyorum” diyerek ısrarla bildirinin yayınlanmasını istediler. [2] Kuşkusuz bu husus bizim açımızdan tartışma konusu dahi olmamalı. Eğer toplumun tamamının siyaset yapmasını savunuyorsanız, bunun bir hak olmasının yanında, gelişim açısından sağlıklı bir yol olduğunu düşünüyorsanız, askerlerin siyaset yapma hakkını bunun dışında tutamazsınız. Ancak bu yazının konusu olan gelişmelerin tek başına bu kapsamda tartışılması oldukça eksikli olacaktır. Kuşkusuz “maddi” gerçekleri birebir bilemeyiz. Her iki tarafın da içinde değiliz. Ama tüm bu yaşananların bir dizi siyasi sonucu olduğunu, olacağını da görmek gerekiyor.
Konu siyasi iktidar tarafından hızlıca darbe / demokrasi eksenine çekildi. Muhalefet de konuyu bu eksen üzerinden tartışmayı kabullendi. Sonuçta, tartışmayı bu eksen üzerinden kabullenmemek, tamamen tersyüz edilmiş yargı sistemi içerisinde bir anda “darbe yanlısı” olarak etiketlenmeniz anlamına gelebilir. Bu nedenle düzen muhalefeti açısından yapılacak pek bir şey de yok! Yukarıda ifade edilen, “amirallerin ifade özgürlüğü yok mu” yaklaşımı da bu eksen üzerinden yapılan tartışmanın bir varyantı. Nihayetinde, siyasi iktidarın tartışmayı çektiği bu eksen Montrö üzerinden yapılan tartışmaları da sarıklı amirali de gündem dışına düşürmüş oldu. Bu AKP iktidarı için bir kazanım.
Söz konusu bildirinin orduya yönelik olarak AKP’nin elini (bir kez daha) güçlendirdiği de açık. Yeni tasfiyelerin önünün açıldığı, önümüzdeki yaz ayında toplanacak Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) konunun tekrar gündeme getirilebileceği bildiri sonrası sıkça ifade edilmeye başlandı. Kuşkusuz bu olanak da AKP iktidarı için bir kazanım. AKP ordu içinde kendine muhalif olarak gördüğü subayları tasfiye etmeye devam edecektir.
Bildirinin AKP’nin ABD ile ilişkilerini tekrardan tesis etmeye çalıştığı bu günlerde oldukça “işlevli” bir araca dönüştüğünü de kabul etmek gerekiyor. Bu da AKP açısından kazanıma dönüştürülmeye çalışılacaktır. Tarafların hepsinin “NATO’cu” olduğu bu tartışma AKP tarafından “en NATO’cu benim” olarak kullanılacaktır. Dış politikada yaşadığı sıkışma dikkate alınırsa, AKP için bu da önemli bir kazanımdır.
Görülen o ki, ulusalcılar (bir kez daha) AKP’nin önünü açmış oldular. Kuşkusuz niyetleri bu değildir. Sorulduğunda, yetmez ama evetçiler de 12 Eylül anayasa referandumundaki niyetlerinin AKP’nin önünü açmak değil, “demokrasi” olduğunu söyleyeceklerdir. Ancak siyaset yalnızca niyetlerden oluşmuyor.
NOTLAR:
[1] Bildirinin tamamı için: https://gazetemanifesto.com/2021/103-emekli-amiralden-montro-ve-cubbeli-amiral-bildirisi-429598/ (Erişim tarihi: 25.04.2021)
[2] Uludağ, A., (14.04.2021), 5 Soruda Bildiri Krizi, https://ankaragazetecisi.com/2021/04/14/5-soruda-bildiri-krizi/ (Erişim tarihi: 25.04.2021)

