Demir Silahtar

Son zamanlarda özellikle İstanbul’un bazı mahallelerinde bir nevi ata sporu halini almış “drift atmak” kabaca, viraja hızla girerken aniden frene basmak ve aynı anda el frenini çekmek suretiyle aracı döndürmek anlamına geliyor.

On yabancı büyükelçinin Osman Kavala’nın serbest bırakılması için yaptıkları ortak açıklamanın ardından yaşananlar da AKP hükümetinin diplomatik alanda bugüne kadarki en müthiş drifti olmaya aday görünüyor.

Bilindiği gibi, liberal sermayedar Osman Kavala, bizim Haziran Ayaklanması olarak adlandırmayı doğru bulduğumuz Gezi direnişinin finansörü olduğu iddiasıyla 2017 yılında tutuklandı. Düzmece iddialarla ve kurgu iddianamelerle açılan ikinci Gezi Davasında diğer tüm sanıklarla birlikte beraat etmesine rağmen, “casusluk”, “darbeye teşebbüs” ve benzeri suçlamalarla açılmış bir dizi başka davada yargılanması gerekçe gösterilerek hâlâ serbest bırakılmadı.

Kavala’nın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen 10 Aralık 2019 tarihli kararda, adı geçenin makul şüphe olmadan, siyasi nedenlerle tutuklanması ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurusunun da makul sürede incelenmemesinin hak ihlali olduğu belirtilerek derhal serbest bırakılması gerektiğine hükmedilmiş olmasına karşın, Anayasa gereği ülkemizce uyulması gereken söz konusu mahkeme kararının gereğinin AKP hükümeti tarafından bugüne dek yerine getirilmemesi gerekçesiyle ABD ve şürekâsı Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda’nın Ankara büyükelçileri, ortak bir açıklama yayımlayarak Kavala’nın serbest bırakılmasını talep ettiler.

Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı, büyükelçileri Bakanlığa çağırarak söz konusu açıklamanın diplomatik teamüllere aykırı, hadsiz ve kabul edilemez olduğu hususunda onları sert bir dille uyardı. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Kavala hakkında “Soros artığı” ifadesini kullanarak Türkiye’nin içişlerine karışmakla suçladığı on büyükelçinin persona non grata (istenmeyen kişi) ilan edilmesi için Dışişleri Bakanı’na talimat verdiğini belirtti.

Gelgelelim bu on büyükelçinin ülkelerinden bazıları yapılan açıklamanın arkasında durduklarını ve Erdoğan’ın sözlerini umursamadıklarını belli ettiklerinden, AKP hükümeti de haliyle söz konusu on ülke ile diplomatik ilişkilerin askıya alınmasına yol açacak olan böyle bir kararın alınmasını göze alamadığından, bir yandan tansiyonu düşürüp diğer yandan da tükürdüğünü yalama konusunda mümkün olduğunca mahcubiyete yol açmayacak bir çözüm için diplomasi trafiği devreye sokuldu.

ABD makamlarının, Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine “uygun hareket edilmeye devam edildiği”, dolayısıyla büyükelçiler tarafından yapılan açıklamanın zaten buna uygun olduğu mealinde yaptığı açıklamanın Türkçeye ABD’nin sözleşmenin anılan maddesine “riayet etmeyi teyit ettiği” biçiminde tercüme edilmesi şeklinde bir el çabukluğuyla, Erdoğan’ın yedi düvele haddini bildirdiği ve ABD’nin burnunu sürttüğü algısı yaratılmaya çalışılırken, çok geçmeden Anadolu Ajansı  “ABD ve diğer büyükelçiliklerin açıklamalarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından olumlu karşılandığı” haberini geçti.

BERABER YÜRÜDÜNÜZ BU YOLLARDA

Kavala’nın Erdoğan tarafından “Soros artığı” olmakla nitelenmesi en hafifinden “trajikomik” olarak adlandırılabilir. Zaten Kavala da Erdoğan’ın kendisi hakkında yaptığı suçlamalardan sonra yaptığı açıklamada, Açık Toplum Vakfı’ndaki yöneticiliği nedeniyle kendisine yöneltilen bu sözleri son derece esef verici bulduğunu belirterek Erdoğan ve AKP’nin, Açık Toplum Vakfı’nın kuruluşundan çok önceki tarihlerde George Soros ile diyalog kurarak görüşmeler sürdürmeye başlamış olduklarına dikkat çekti.

Gerçekten de Soros’u Türkiye’ye taşıyan adam olarak bilinen, onun talebi üzerine Türkiye’de Açık Toplum Enstitüsü’nü kurarak başına geçen, bu süreçte İshak Alaton ve Osman Kavala’nın yakın desteğini alan Can Paker tarafından, eski Taraf gazetesi yazarı şimdinin FETÖ sanıkları olan Önder Aytaç, Lale Kemal (Lalezar Sarıibrahimoğlu) gibi isimlerin de katkılarıyla 2006 yılında hazırlanan raporun adeta AKP’nin sonraki yıllarda takip ettiği yolun haritasını çizdiği; eski sosyalist ülkeleri dünya emperyalist kapitalist sistemine entegre etme amacıyla kurduğu Açık Toplum Vakıflar ağını zamanla dünya çapına yayarak finans kapitalin çıkarları doğrultusunda âleme nizam vermeye çalışan Soros ve havarileri ile AKP arasında o yıllarda pek samimi bir muhabbet olduğu gayet iyi biliniyor.

Nitekim hatırlanacağı üzere AKP kurucularından Bülent Arınç geçtiğimiz yıl katıldığı bir televizyon programında bu konuda oldukça açık sözlü davranarak: “Soros bir ara Açık Toplum diye muteberdi. Bunun Türkiye’deki temsilcisi Can Paker’di. Can Paker o zaman vakıfta bulunurdu. Vakfın yaptığı araştırmaları da biz done olarak kullanırdık. Paker, Etyen Mahçupyan ve diğer araştırmacılarla birlikte bana belki beş defa gelmiştir… O zaman baş tacı ettiğimiz şu anda da bir yerlerde başı olan bir insanın ‘vay Sorosçu’ diyerek bir kısım insanların suçlanması yanlış. Kendimize bir saygımız olmalı. Mesela ben hükümetteyken yaptığımız her şeyi savunurum, bugün de savunurum. Neden, çünkü bunu beraber, inanarak yaptık.” açıklamalarında bulunmuştu.

AKP’nin 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarından geriye ne kalmışsa onu da silip süpürmek için el ele verip bu yollarda beraberce yürüdüğü Sorosçulara bugün dönüp deccal muamelesi yapmasının da Trump’ın “Aptal olma!” tehdidiyle papaz Brunson’ın, Merkel’in baskısıyla Deniz Yücel’in hapisten salıverilmesi örnekleri ortada dururken bugün “içişlerimize müdahale ettirmeyiz” diye efelenmesinin de herhangi bir inandırıcılığı bulunmuyor.

YA OPORTÜNİZM VİRÜSÜNÜ NE YAPMALI?

Emperyalizmin ve sermayenin tahakkümünden kurtulmuş bir yeni ülke için mücadele eden biz sosyalistler ve ilericiler bir yandan hiç şüphesiz somut delillere dayalı olmaksızın, ne idüğü belirsiz gizli tanık ifadeleri etrafında kurgulanmış abuk sabuk iddianamelerle, keyfî biçimde hapiste tutulan herkesin adil yargılanma hakkına sahip çıkarken; diğer yandan da emperyalist kurum ve kuruluşlardan medet ummanın yanlışlığını, bütün dünyada en temel insan haklarını ayaklar altına alan ve Küba, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Çin, Vietnam, Suriye başta olmak üzere hasım ilan ettikleri ülkelerin iç işlerine müdahaleyi kendilerine hak gören ABD ve şürekâsının ikiyüzlülüğünü; “yedi düvele karşı dövüşen yerli ve milli iktidar” maskesi takınıp emperyalizmin beysbol sopasını görünce drift atmaya başlayanların zavallılığını; işçi sınıfının ve ilerici iktidarların karşısında  emperyalistler ile kol kola yürüyen, saçma sapan tarih tezleriyle gericilerin değirmenine su taşıyan liberallerin karşı devrimciliğini teşhir etmeye devam edeceğiz.

Bu mesele ülke gündeminde yer işgal ededursun, son günlerde solun kimi kesimleri tarafından Türkiye’de sosyalist hareketin çeyrek yüzyıl boyunca hep liberal virüsle boğuştuğu, oysa bugün sosyalizmin karşısında çok daha feci bir milliyetçilik virüsü bulunduğu, bağımsızlık ve anti-emperyalizm gibi sol ilkelerin milliyetçilikle kolayca harmanlanabilmesi, melezleşebilmesi tehlikesi olduğu ileri sürülerek, “Sorosçuların ve emperyalizmin Türkiye ile uğraştığı, ülkemizde at oynattığı” gibi düşüncelerin terk edilmesi gerektiği konusunda çağrılarda bulunulduğuna tanık olunuyor.

Bu çağrının solla, sosyalizmle, işçi sınıfı enternasyonalizmiyle bir alakası bulunmayan, AKP yancısı birtakım ulusalcılara değil de sosyalistlere hitaben yapılmış olduğu varsayıldığında, emperyalizm ve faşizmin bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunun, milliyetçiliğin de en az liberalizm kadar işçi sınıfı karşıtı bir burjuva ideolojisi olduğunun sosyalistler açısından izahtan vareste olması gerektiğine katılırız. Gelgelelim üç yanı denizlerle, dört yanı da savaşlar, darbeler, İslamcı terör, göçmen krizi, hegemonya kavgaları vb. doğrudan emperyalizmin merkezinde olduğu meselelerle çevrili olan bir ülkede sosyalistlerin emperyalizme ve liberalizme karşı mücadelesinin sarakaya alınacak bir yanı olmadığı da kesindir.

Keza konu bağışıklıktan açılmışken bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de sosyalistlerin liberalizm ve milliyetçilik virüslerinin yanı sıra adına oportünizm denilen virüse karşı da bağışıklık kazanmalarının şart olduğu, ayrıca işçi sınıfının bağımsız sosyalist hattını inşa etme çabalarını beyhude meşgaleler olarak görüp kendilerine “reel siyaset”, “popülarite” gibi daha ulvî hedefler belirleyenlerin, milliyetçilik virüsünü sosyalistlerden çok ittifak peşinde koştukları unsurların siyasi çizgilerinin (veya oklarının) içerisinde aramalarının daha isabetli olacağı açık olmalı.

Siz hele oportünizmden bir kurtulun, ötesine biz yardımcı oluruz…

Related Posts