Kamil Tekerek

İslâmcı siyasetin ve özelde AKP’nin Filistin meselesine yaklaşımını çözümlemek için işin tarihsel boyutuna bir göz atmak gerekmektedir. Özellikle günümüzde ve yeni kuşaklar açısından Filistin’de yaşananlara dönük büyük bir yabancılaşma yaşandığını, güncel bazı parametrelere göre yapılan değerlendirmelerin ön plana çıktığını ve buradan hareketle Filistin sorunu üzerinde sermayenin ve emperyalizmin rolünün tamamen geri planda kaldığını görmekteyiz. Bu yüzden Filistin meselesinin geçmişten bugüne nereye oturtulması gerektiği belirgin hale getirilirse düzen siyasetinin pragmatik ve ikiyüzlü duruşunu açıklamak daha kolay olacaktır.

Bu açıdan ele alınması gereken bazı noktalar şu şekilde belirginleşmiştir:

1- “Filistin’deki Araplardan bize ne? Ülkemiz sığınmacı deposu oldu. Şimdi de Gazzeliler’e mi açacağız kapıları?” duygu ve düşüncesi.

2- “Filistinliler zaten topraklarını kendileri İsraillilere sattılar. Kendi yaptıklarının ceremesini çekiyorlar. O yüzden bizi ilgilendirmez” yaklaşımı.

3- Filistin’deki katliamı kınayan ama yaşananların arka planında komplolar olduğunu ve bir şey yapılamayacağını savunan anlayış.

4- Filistin meselesini “İslâmi bir dava” olarak gören bilumum İslâmcılar. Bu çevreler içinde bugün bir dizi çatallanma mevcut olup, iki ana grup tarif etmek gerekirse, AKP ile yandaşları ve bunlarla karşıtlık ilişkisi içerisindekiler olarak sınıflamak mümkün görünüyor.

5- Filistin meselesine emperyalizme, Siyonizme ve sermayenin çıkarlarına karşıtlık üzerinden yaklaşan devrimci, sol anlayış.

Yazıdaki amacımız Filistin meselesi üzerinden Türkiye’deki güncel siyasi eğilimleri açıklamak değil. Yukarıda kabaca bahsettiğimiz ideolojik ve siyasal konumlanışlar baştan sona doğru sayıldığında en güncelden (1 numara) en tarihsel (5 numara) olana doğru bir çerçeve içerisine oturtulabilir.

Öncelikle, Türkiye’de Filistin meselesindeki gerçek otoritenin ve “Filistin davası”nın gerçek sahibinin Türkiye’nin sosyalist ve devrimci hareketi olduğunu bugün bir kere daha ifade etmek önem taşıyor. Sadece Türkiyeli devrimcilerin 1960’lı ve 70’li yıllarda Filistin’de bulunmuş olması ve karşılıklı bir dayanışma ilişkisinin varlığı meseleyi tek başına açıklamaya yetmeyecektir.

Filistin’in kurtuluş mücadelesi 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadeleleri içerisinde özgün ama bir yanıyla da evrensel karakter taşıyan örneklerden bir tanesi olarak yer almıştır. Filistin direnişi aynı zamanda Arapların 20. yüzyılın birinci yarısında yoğunlaşan emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesinin, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki mücadele sahası haline dönüşmüştür. Benzeri bir mücadele zemini emperyalist güçler için de geçerlidir.

Bu parametreler hesaba katıldığında Sovyetler Birliği’nin var olduğu dönemde ulusal soruna Leninist yaklaşımın kazandığı temel veçhenin anti-emperyalizm ekseninde şekillenmesi şaşırtıcı olarak görülmemelidir. Sonuçları ne olursa olsun Sovyetler Birliği’nin ağırlığının hissedildiği dönemdeki bağımsızlık mücadelelerinin aynı zamanda işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi olduğu ve bu yüzden dünya üzerindeki komünistler ve devrimciler tarafından desteklenmiş olmaları Marksist düşünce ve eylemin bir ürünü olarak doğru bir noktadır. Bu durum Latin Amerika ve Afrika’daki mücadeleler, Küba Devrimi, Çin Devrimi için geçerli olduğu kadar Filistin’deki mücadele için de geçerli olmuştur.

Tersinden bir değerlendirme ise bugün de geçerli sayılabilir. Sosyalizmin geri çekilişi sonrasında emperyalizmin ulusal sorun üzerinde hakim pozisyona yerleşmesi mücadele edilmesi gereken bir başlıktır. Bu bağlamda, tek tek ülkelerde işçi sınıfının ya da daha genel bir ifadeyle emekçi halkların kurtuluş mücadelesi bağımsızlık, devrim ve sosyalizm mücadelesinden geçmektedir. Bunun merkezinde ise anti-emperyalizmin durması elzemdir.

KOMÜNİZMLE MÜCADELEDEN GELENLER İÇİN FİLİSTİN DAVASININ KÖKÜ YOKTUR

İşte tam da bu noktada Türkiye’deki İslâmcı siyasetin “Filistin davası”ndaki geçmişine en önemli turnusol kağıdını koymamız gerekiyor. O da anti-emperyalizmdir. Türkiye’de İslâmcıların düzen siyasetine monte edilmelerindeki kabaca en önemli iki parametre şunlardır:

1- Komünizmle mücadele

2- Kapitalist sistemin bekası ve sermaye iktidarına bağlılık

İdeolojik ve siyasi olarak bunlardan birincisi tarihsel, ikincisi ise güncel bir karakter taşımaktadır. Başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte Türkiye’de İslâmcı siyasetin bugün kapitalist sistemle çok güçlü bir eklemlenme içinde olmasının kökleri ile komünizmle mücadele evresi arasında süreklilik ilişkisi kurmak da yanlış olmayacaktır.

1990’lı yıllara kadar bir ayağı gladyonun, diğer ayağı ise düzen siyasetinin içine çakılı olan İslâmcılar açısından Filistin meselesi dışsal olmanın da ötesinde karşıya alınacak bir olgu olarak görülmüştür. Komünizme karşı mücadele eden İslâmcılar, Filistin direnişine karşı pozisyon almaktan ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda adımlar atmaktan çekinmemişlerdir. Bugün başta AKP olmak üzere İslâmcıların Filistin meselesine dönük pragmatik yaklaşımlarını ve ikiyüzlülüklerini bu kadar rahat tahlil edebilmemizin en temel nedeni bu olarak görülebilir.

Örnek vermek gerekirse düşman kardeşlerin durumunu ortaya koymak yeterli olacaktır.

AKP iktidarı, kendisini Filistin davasının hamisi olarak lanse etmesine rağmen gerek ortaya çıkan ticari faaliyetler gerekse AKP’nin emperyalizm lehine aldığı pozisyon vesilesiyle makyajı dökülmektedir. İslâmcı pragmatizm Filistin davasını kendi çıkarları için kullanmaktadır.

Diğer taraftan AKP’nin içinden çıktığı Milli Görüş çizgisinin kanatlarından biri olan Yeniden Refah Partisi ise özellikle yerel seçimler öncesinde AKP’yi “Filistin davasını satmakla” itham ederek çok sert bir şekilde eleştirmiştir. Ancak bazı gerçekler ortadan kaybolmuyor. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yapısal ve güçlü hale gelmesinde YRP’nin tarihsel önderi Necmettin Erbakan’ın rolü olduğu biliniyor. İsraille istihbarat ve savunma alanlarında en kritik anlaşmaların Erbakan’ın Başbakan olduğu Refahyol hükümeti tarafından yapıldığı hatırlanıyor. İşte size komünizmle mücadeleden sermaye devletinin tercihlerine geçişin en temel örneği.

O yüzden tarihe bir mim koyacaksak ve bugünü açıklamaya çalışacaksak öncelikle bu noktayı belirginleştirmek gerekmektedir. Komünizmle mücadelenin koçbaşı olan ve emperyalizmi kendine kıble olarak belleyen İslâmcılar için Türkiye’de devrimcilere karşı verdikleri mücadele aynı zamanda emperyalizmin (Ortadoğu’da ve özelde Siyonizmin) yayılmacı anlayışının bir tezahürü olmuştur denilmesi yanlış olmayacaktır.

Sosyalizmin geri çekilişi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ise “komünizm tehdidi” ortadan kalktığı için siyasal İslâm açısından bu konu ve uzantıları da tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu dönemin sonrasında Filistin meselesine sahip çıkılıyor görülmesinde biri objektif, diğeri subjektif faktörün ağır bastığı söylenebilir.

Bunlardan birincisi (objektif faktör); Filistin direnişinin geriye düşmeye başlaması, Filistin’deki devrimci hareketlerin inisiyatif kaybetmesi, Filistin Kurtuluş Örgütü ve El-Fetih’te cisimleşen Filistin yönetiminin emperyalizmle masaya oturtulmasıdır.

İkincisi ise (sübjektif faktör); AKP’ye Ortadoğu’da biçilen misyon ile ilgili görülmelidir.

AKP’NİN İSRAİL-FİLİSTİN GÜNDEMİNDEKİ POZİSYONU

Bu başlıkta AKP’nin ikiyüzlü politikalarının ve yalanlarının çok açık bir şekilde görünür olduğu, ayyuka çıktığı bir konjonktürü yaşadığımız açıktır. O açıdan öncelikle, AKP iktidarının son yirmi yılı aşan pratiğini kabaca ele alarak bugünü çözümlemek yönünde ilerleyebiliriz.

Bir önceki bölümün son kısmında ifade ettiğimiz iki faktör üzerine yerleşen AKP iktidarı, bu anlamıyla başta ABD olmak üzere emperyalizm ve İsrail tarafından -paradoksal gibi görünmekle birlikte- Filistin meselesinde emperyalizmin elini güçlendirecek biçimde “Filistin davası”nın hamisi pozisyonuna da ittirilmiştir.

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD tarafından ilan edilen Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığına soyunan Recep Tayyip Erdoğan ve temsil ettiği siyasal çizgi, Filistin meselesinde de “İslâm kardeşliği” adı altında ses yükseltmeye başlamıştır. Anti-emperyalizm, bağımsızlık ve ulusal kurtuluş mücadeleleri konusunda köksüz olan İslâmcı siyaset bu noktada yine emperyalizmin tercihleri doğrultusunda pozisyon almıştır.

İsrail ve emperyalizm ile her düzeyde ilişkileri devam ettiren, sermaye devletinin çıkarlarını gözeten ve bu yönde anlaşmalar yapan, kimi zaman pazarlık adına hamaset siyasetini yükselten ya da “one minute” şovuna bile soyunan, Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi davayı açık bir şekilde satan hep AKP iktidarı olmuştur.

Özellikle son yirmi yılda emperyalizmin İsrail-Filistin meselesindeki güncel bazı yaklaşımlarını ortaya koymak gerekirse şu başlıkları ifade etmek yerinde olacaktır. (Bunları okurken AKP’nin nerelerde durduğu ya da durmaya çalıştığını da paralel olarak düşünmek isabet olur.)

Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğinin sağlanması.

İsrail-Filistin meselesinin iki devletli çözüm da dahil olmak üzere “ulusal kurtuluş” anlamına asla gelmeyecek ve sınırlarının emperyalizm tarafından çizildiği bir devletleşme pratiğine yönelmesi seçeneklerini içinde barındıran çeşitli çözüm süreçleri.

Bu esnada İran’ın kuşatılması siyasetinin devam etmesi.

BOP’la uygun bir şekilde Ortadoğu ülkelerine dönük dizayn operasyonlarına devam edilmesi. (Irak’ın işgali ve Suriye savaşı)

“Filistin davası” üzerinde özellikle Mısır ve Suriye gibi “tarihsel ülkelerin” ya da Baas rejimlerinin hegemonyasını ve temsilciliğini kırmak. Burada Arap olmayan ve dışarıdan bir unsur olarak “ümmetin lideri”nin parlatılması.

2000’li yılların ilk on beş yıllık zaman diliminde emperyalizm açısından İhvan çizgisinin kullanışlı bir aparat olarak devreye alınması, devamında devre dışı bırakılması. (AKP’nin Filistin meselesinde bugün yaşadıklarının arka planındaki en önemli olgulardan bir tanesinin bu olduğuna dikkat çekilebilir.)

O yüzden Hamas liderlerinin bugün Türkiye’de ağırlanmaları ve kendilerine hami olarak AKP iktidarını görmeleri bir önceki dönemin bakiyesi olmakla, bugünün realitesi haline dönüşmüştür. AKP, Hamas’la kurduğu ilişkiyi de ABD ile pazarlığın bir biçimi olarak kullanmaya çalışmaktadır.

AKP İKTİDARI EMPERYALİZME KARŞI MI?

ABD’nin Ortadoğu yaklaşımındaki farklılaşma AKP iktidarının Filistin meselesindeki hamasi söylemlerini de boşa düşürmekte, 7 Ekim’de başlayan büyük İsrail saldırısı ise son yirmi yıldır emperyalist-siyonist eksendeki rol kapma hedefleri ile çeliştiği için AKP açısından büyük bir karın ağrısı halini almaktadır.

Türkiye’de sermaye devleti ile İsrail arasındaki ilişkiler bütünü yapısal bir karakter taşımasının ötesinde ekonomik boyutları (ticaret, enerji transferi vb… başlıklar) olan siyasal bir ilişkiye dayanmaktadır. Bunların bileşkesinde ise emperyalizmle kurulan ilişkiler, emperyalist merkezler ile yürütülen mesai, Türkiye sermaye sınıfının bölgesel çıkarları gibi başlıkları ifade etmek doğru olacaktır.

Dolayısıyla bugün AKP iktidarı yaptığı şey “Filistin davası”nın İslâmi bir direniş olarak lanse ederek bir kaçış noktasına gidilmesinden başka bir şey değildir. “Siyonizme karşı mücadele” adına toplumun buharını almak amacıyla yapılan ama inandırıcılığı dahi sınırlı olan tüketim boykotlarına indirgenmeye çalışılması ama başta MÜSİAD olmak üzere sermaye sınıfının İsrail ile ilişkiler üzerinden palazlanmaya devam etmesi önemli bir kırılma noktası olarak ortaya çıkmıştır. 31 Mart yerel seçim sonuçlarına etki eden faktörlerden bir tanesinin bu durum olduğunun iddia edilmesi de bu bağlamda yanlış olmayacaktır. Her söze “Ey Netanyahu…” diye başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği iktidarın İsrail’le yürütülen ticaret üzerinden palazlananların çıkarlarını savunduğu gerçeği ortaya çıktıkça, yoksulluğun derinleştiği bir dönemde sınıfsal çelişkinin politik yansımasının sandıkta kendini göstermesi yabana atılmayacak bir durum olarak ele alınabilir.

Related Posts