AKP’nin 20 yıllık ekonomi politikası

Dergi Dosya Sayı 21 (Kasım 2022)

Seyhun Sarıtaş

2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, iktisadi anlamda önceki sağ iktidarlardan ve hatta kendinden bir önceki iktidardan çok farklı bir politika izlememiştir. Aslında uygulanan politikanın kendisi Ecevit-Derviş politikasının kendisidir. 

İktidara geldiğinde uyguladığı para politikasının ise faiz oranlarının Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) tarafından yüksek tutularak yabancı sermaye girişlerinin önünün açılması ve kurun serbest bırakılması temelinde olduğunun altını çizmek gerekmektedir. 

Bu süreç aynı zamanda IMF gibi emperyalist kurumlarla uyum çerçevesinde inşa edildi. Ecevit hükümetinde IMF ile başlayan anlaşmaları o dönem AKP’nin ekonomi politikalarından sorumlu kadrosu Babacan, 2005 yılında imzalanan Stand-by anlaşmasıyla 10 milyar dolarlık bir kredi ile yol almaya başladı. 

Bu süreçte AKP kadrolarının her alanda sağladığı uyumunda altını çizmek gerekmektedir. Erdoğan-Davutoğlu-Babacan, iç, dış siyaset ve ekonomi üçlüsünün uyumu başarılıdır. 

AKP tarafından bu politika benimsenirken sermayenin merkezleri ise diğer ülkelere yönelik yatırımlarını arttırmaktaydı. Dolar tüm ülkelere giriş yapmaktaydı…

Türkiye’de bankalar bu dönemde TCMB’den yüksek faizle borç alırken, yüksek faizle borç vermeye başladı. Aynı zamanda mevduatlara yüksek oranda faiz kazancı sağlandı. Bankacılık sektörü büyük ölçüde büyümüş oldu. Yabancı bankalar Türkiye’de yaygınlaşırken, gün geçtikçe yabancı bankaların kârları ve faiz gelirleri giderek artmaktadır. 

Yabancı sermaye girişleri yani portföy yatırımları bankalarda değerlendirilirken bankalar buradaki mevduatları yatırım amaçlı piyasaya aktarıyordu. 

Diğer bir yanı ise yerli şirketlerin yüksek faizden borçlanarak faaliyetlerini sürdürmek yerine yabancı sermaye ortaklıkları gibi doğrudan yatırımlar için girişimlerde bulunmasıydı. 

Yabancı sermaye girişleri enflasyonda istikrar sağlarken aynı zamanda piyasanın canlanmasına olanak sağlıyordu. 

Türkiye’ye yabancı sermayenin rahat bir şekilde girmesine ise en büyük ortaklığı AKP iktidarı yaptı. Washington uzlaşısından bu yana hukuki temelleri atılan emperyalist parasal genişlemenin pratik ayağını Türkiye’de AKP örmüş oldu. 

2008 krizine kadar bu süreç “çok olumlu” bir şekilde ilerledi. “2008 krizi Türkiye’yi teğet geçti” şeklinde ortaya çıkan söylemin altı ise biraz daha havada kalmaktadır. Çünkü bugün yaşadığımız krizin geçmiş tüm iktisadi krizlerle bağlantısı bulunmaktadır. Marksist bakış açısının alameti farikalarından biri tarihsel bilinci inşa etmesidir. Bu eksende uluslararası ekonomide ve ülkeler nezdinde, hâkim ekonomi politikalarının ne olduğu, sermayenin yaşanan krizlere nasıl cevap verdiğini görmek önemli bir noktadır. Keynes’ten bu yana sermaye sınıfı kapitalizmin yapısal krizlerine cevap aramaktadır.

Bu eksende sermaye merkezlerindeki sömürünün kendi sınırlarını aşma yönelimi, kâr oranlarının düşmesi gibi sebeplerle açıklanabilmektedir. 1980’lerde yaşanan askeri müdahalelerde bu sebeple ekonomik bir temel barındırmaktadır. 1980 sonrası yapılan özelleştirmeler ve bununla birlikte yaşanan sorunlar Türkiye’deki son 20 yıl ekonomi politikalarının temelini oluşturmaktadır. İş gücü sömürüsünün emperyalist yatırımlar ile birlikte getirisinin arttırılması amaçlanmakta ve Türkiye sermaye sınıfı bu yatırımlar karşılığında sömürü oranlarının artacağını düşünerek emperyalizm ile paylaşmaya razı olmuştur. 

Böylece AKP’nin ilk yıllarında uyguladığı maliye ve para politikaları, emperyalist merkezlerin tam da istediği şekilde olmuştur.

Yabancı para girişleri ile yaratılan arz ve talep ülke ekonomisinin büyümesine yol açmıştır. Türkiye de ekonomisi büyümeye başlamış ve bir yol büyük bir yol kat etmiştir. Bu büyümede ise işçi sınıfının aldığı pay belirli bir aralıkta tutulurken ve göreceli bir şekilde azaltılırken yerli ve yabancı patronların aldığı pay giderek büyümüştür. Yani büyümeden nasibi yerli ve yabancı patronlar almıştır. Hatta Türkiye ekonomisi açısından büyümenin motorunu yoksulluğun oluşturduğu bir döneme girmiş bulunmaktayız.

2008 krizine ve 2013-2014 yıllarına kadar AKP’nin emperyalizm ile siyasi uyumunun temelini uzun bir süre ekonomik uyum getirdi. ABD sermayesinin Çin tehlikesini sezmesi ve yine “siyasi başarısızlıkları”, kar oranlarının kendi sınırlarının dışına çıksa bile düşmesi gibi parametreler ile merkeze koyduğu stratejisi değişmeye başladı. Bu değişim ise dünya üzerinde birçok değişikliği meydana getirdi. Türkiye’deki darbe girişimi, Brunson meselesi, orta doğuda yaşanan gelişmeler, AKP içerisinden çıkan partiler gibi başlıkların temelini de burada aramakta fayda var. 

2008’de yaşanan finansal kriz bu sebeple Türkiye ekonomisini teğet geçmedi. Bu yıllardan sonra Türkiye’ye de doğrudan yabancı yatırımlar ve portföy yatırımları azalmaya başladı. 

Her iktidar belirli bir projeye sahiptir. Böyle bir dönemde AKP sergilediği pratik ile birlikte Türkiye ekonomisinin yapısında büyük bir dönüşümü ortaya koymuştur. Bu dönemde bazı ülkeler yabancı yatırımları farklı sektörlerde değerlendirirken, AKP’nin tercihi inşaat ve hizmet sektörlerinden yana olmuştur. Kapitalist ekonomi açısından ve politika açısından son dönemlerine kadar “yanlış” bir politika izlememiştir. Fakat AKP’nin projesi üretken olmayan ve katma değeri düşük bir çerçeve barındırmaktadır.

İnşaat sektörünün GSYİH içerisindeki aldığı pay giderek artmıştır. Bu adım için sağlanan fon ise yukarıdaki bahsettiğimiz kaynaklardan elde edilmiştir. AKP yabancı sermaye girişlerini yol, bina gibi faaliyetler ile kullandı. Bugün yine yaptığı konutları, köprüleri de yabancıya kiralama ve satma gibi pratik adımlar izlemektedir. 

Diğer sektörlerin payı yıllar içerisinde küçüldü. Gıdada bile dışa bağımlılık oranımız büyük ölçüde arttı. İmalat gibi uzun vadede bir ekonominin temeli olan sektörlerin payı giderek küçüldü. Kısa vadeli büyümeyi hedefleyen bir anlayış ortaya koydu. 

Burada önemli olan nokta ise devlet, eliyle kendi yandaş patronlarına ihaleler sağladı. Bu süreçte taşeron mantığı büyük ölçüde gelişti. İşçi sınıfı açısından bu durum büyük bir önem taşımaktadır. Milyonlarca liralık ihalelerden şirketler arası iş devirleri ile birlikte bir soygunu ortaya koydu…

Hizmet sektörü de yabancı şirketlerin girişleriyle birlikte büyük bir pay almaya başladı. 

İstihdam yapısı bu eksende değişti. İnşaat ve hizmet sektörü büyürken sektör çalışanlarının sayısı artsa bile gelirden aldığı pay giderek küçülmeye başladı. 

Türkiye bu süreçte dış ticaretteki açıklarını yabancı sermaye girişleri ile tolere ederken, yabancı paraya bağımlılığı giderek artmaya başladı. Çünkü üretken olmayan sektörlere yapılan yatırımlar, yandaşların zenginleşmesi için ihalelerde yaşanan usulsüzlükler, kamu kaynaklarının küçültülmesi, özelleştirmeler gibi başlıklar tam anlamıyla bir soygunu aratmıyordu. Bu soygun ise reel anlamda refah artışı yerine bir kesimin refahındaki ultra artışa tercih edildi. Üretkenlik ortadan kaldırıldı ve yabancı sermaye girişleri hiç durmayacakmış gibi merkeze konuldu. 

Makro göstergeler yabancı sermaye girişleri devam ettiği sürece istikrar sağlarken, sermaye merkezleri açısından ekonomik ve siyasi risk-uyumsuzluk oranı artmaya başladıkça istikrar bozulmaya başladı. 

Yukarıdaki grafiklerde görüldüğü üzere doğrudan yabancı yatırımlar ve portföy yatırımlarındaki gerileme ile birlikte dolara bağımlılaşan ekonomi maliyet yanı baskın enflasyon oranlarını günümüzde derinden hissetmeye başladı. 

Makro göstergelerdeki bozulmaların temelinde AKP’nin iktisadi mantalitesinin dar olması yatmaktadır. Yatırımların kanalize edildiği alanlar en kolay yoldan, Türkiye tarihi açısından merkez yerli sermayenin susmasını sağlayacak olanakların yaratılmasının yanında, kendi yaratmak istediği “yeşil” sermayenin zenginleşmesini sağlamak oldu. Bu durum sonucunda dış ticaret dengesi büyük ölçüde açık veren bir ekonomi inşa edildi. İç talebin büyük ölçüde artması, parasal genişleme ile birlikte enflasyonu uzun vadede tetikleyecek bir etki yarattı.

Gerek finansal, gerek reel anlamda dışa bağımlılık 20 yıl boyunca giderek arttı.

Ekonomik anlamda kendine öznel bir yanı olmayan, tam anlamıyla dışarıdan belirlenen, yerli ve yabancı sermayeye hizmet eden, sömürü oranının artması için çabalayan bir iktisadi politika felsefesi ortaya konmuş oldu. Düzen partilerinin tümü benzer politikaları uygulayacaktı fakat yatırımları farklı alanlara kaydırabilirdi. Yabancı sermayeye bu kadar taviz verildiği durumda üretken olmayan yatırımlar ile birlikte yerli-milli üretim ekonomisi söylemlerinin gerçekçi bir yanı bulunmamaktadır. 

Tüm bunlarla birlikte yabancı sermayeye büyük ölçüde bağımlılaşan ekonomi, yabancı yatırımların azalması ve sermayenin merkeze yönelmesi ile birlikte kur-faiz-enflasyon sarmalında sıkışmaya başlamış ve AKP tarafından yazılan reçeteler ise bu eksende oluşan krizi ötelemek dışında bir sonuç ortaya koymamıştır. Buradaki en büyük fark ise bugün AKP, uluslararası alanda hakim ekonomi politikalarından farklı para politikası uygulamaktadır.

Enflasyon karşısında faizleri arttırma yoluna giden ülkelerin aksine Türkiye, yüksek enflasyona rağmen faizi düşürmektedir. 

Bu durum ancak dış yatırımların çok fazla arttığı ve dış ticarette büyük ölçüde fazla veren ekonomiler için mümkün gözükmektedir. Türkiye’de ise tam tersi bir süreç işlemektedir. 

Tüm bu adımlar ise enflasyonu daha da arttıran bir etki yaratmaktadır. 

Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve Gelire Endeksli Senet (GES) gibi politikalar ile birlikte döviz talebi ertelenmektedir. Yine TCMB rezervlerindeki açık, swaplar ile geçiştirilmektedir. Geçtiğimiz günlerde vadeli işlemler piyasasında dolar, çok kısa bir süre içerisinde son ayların rekorunu tazelemiş oldu. Hızlıca Güney Kore’den alınan swap ile yine bir öteleme yapıldı. Bu tarz örneklerin artacağı bir dönemin içerisindeyiz. 

KKM ile birlikte net olarak kamu kaynakları, yani düşük gelirli kesimin vergileri mevduat sahiplerine “örtülü faiz” olarak aktarılmaya başlandı. 

Yukarıda bahsettiğimiz dolar üzerindeki ani hareketler ile KKM ödemelerinin olduğu günler arasında bir korelasyon oluşup oluşmayacağını önümüzdeki aylarda daha net görmüş olacağız.  

Ertelenmiş ve kabul edilmiş bir enflasyon Türkiye ekonomisi üzerinde yıllarca sürmek zorunda bırakılmış oldu.

Son dönemde ortaya çıkan yeni enerji merkezi Türkiye olacağına yönelik söylemler gerçek bir yan barındırıyorsa bu kriz Türkiye açısından bir vade sonrasında atlatılabilir. Türkiye, yatırımlara yüksek getiri ile açtığı kapıyı bu kez, enflasyon ve ucuz iş gücü sağlayarak tekrardan aralayabilir. Emperyalizm tarafından 2015’ten beri özellikle vurgulanan enerji dönüşümü ihtiyacı bugün kendini daha da açık etmektedir. Türkiye’de batı için yenilebilir enerji şirketlerine yönelik yatırımlar arttırılarak, Rusya için ise gaz üzerinden oluşacak kanallara yapılan yatırımlar arttırılarak sıcak para elde edilebilirken, buradaki ortaya çıkacak fonun krizle oluşan açığı görece kapatması düşünülmektedir.

AKP ve düzen açısından değişen bir şey bulunmamaktadır. Yabancı sermaye merkezleri ile uyum yine sürdürülecek, bu sefer açık açık iş gücünün ucuz olduğu vurgulanacaktır. Örneğin, özellikle pandemi döneminde ortaya çıkan “para değerinin düşüklüğü ve ucuz iş gücü” söylemi özünde ne kadar farklı olsa da Çin modeli olarak sunulmuş oldu… 

SONUÇ YERİNE

Türkiye’de muhalif iktisatçıların ve muhalefetin ana tartışma konusu belirli ve dar bir çemberin içerisindedir. Birinci ve yıllardır süregelen eleştiri, yabancı yatırımların kanalize edildiği alan konusundadır. İkinci en büyük eleştiri ise AKP’nin son dönemde uyguladığı para politikalarınadır. İkincisinin farklılığına yukarıda değinmiş olduk. 

Emperyalizmin ekonomik yaygınlaşma ve bağımlılaştırma politikalarının Türkiye açısından ne kadar başarılı olduğunu görmüş olduğumuz bir sürecin içerisindeyiz. 

Muhalefetin büyük eleştirilerinin anlamsız olduğunun kanıtı da tam burada yatmaktadır. Emperyalizm, sana sağladığı para akışı ile birlikte gelişimini sağlarken aynı zamanda ülkeni bağımlılaştırırken, Türkiye açısından buna eşlik edecek yöntem eleştirisinin farklı sonuçlar doğuracağı bilinmemektedir. 

Özgür Demirtaş, Mahfi Eğilmez gibi iktisatçıların sıkça dillendirdiği “Faiz sabit tutulsaydı veya arttırılsaydı” söylemi ekonomi parametresini büyük ölçüde siyasetten ayırmaktadır. Türkiye’ye yapılan yatırımların ekonomik temelinin yanında belki de çok daha fazla emperyalizmin Ortadoğu politikaları yatmaktadır. Yabancı yatırımlar politika ve ekonomi parametrelerinden etkilenmektedir. Burada oluşacak risk oranları yatırımların büyüklüğünü de belirlemektedir. Bu da demek oluyor ki faizler arttırılsın fakat aynı zamanda emperyalizm ile siyasi uyum tekrar sağlansın…

Lafı uzatmayacak olursak, “her belirleme aynı zamanda bir yadsıma” ise AKP’nin eleştirisi emperyalizm ile iş birliğinin, serbest piyasa ekonomisinin, özelleştirmelerin eleştirisi dışına çıkmamaktadır. 

Gelirin oransal değil, eşit bölüşümü ve kapitalist kâr hırsı güdüsünün yerine merkezi planlama ile birlikte zaten kaynakların kıtlığı gibi bir durum söz konusu olmamaktadır. 

Türkiye’deki iktidarlar ve ekonomi kadroları öyle ya da böyle emperyalizme ve yerli patronlara hizmet edecek şekilde politikalar ürettiği sürece ülke ekonomisi her krize gebe olacaktır. İşçi sınıfı ve halk talepleri için sürekli seçimleri bekleyecektir ve burada fazlasını istemek bir yana, hakkının belki de daha azına muhtaç olacaktır. 

Keynesyen ekonomistlerin çoğunun bu dönemdeki eleştirilerinin altı bu sebeple boştur. Bugün uygulanan Keynesyen politikaların ürettiği kriz öteleme anlayışı, bugünkü gibi uzun vadede ölmüş olacaktır. 

Enflasyon canavarından, gelir eşitsizliğinden, bağımlılıktan, kurtuluşun tek yolu tamamen kamucu ve tam bağımsız bir ekonominin inşasıdır.  

Related Posts