Behiç Oktay
21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktık. Kapitalizm ve buna doğrudan bağlı olarak emperyalizm, bir kez daha önemli bir kırılma noktasına gelmiş durumda. Soğuk Savaş sonrası ilan edilen tek kutuplu dünya anlatısı, bugün hem ekonomik hem askeri hem de siyasal düzlemde ciddi biçimde aşınmış durumda. ABD’yi merkeze alan emperyalizm, artık yalnızca Çin gibi yeni yükselen güçler tarafından değil, başta AB üye ülkeleri olmak üzere bizzat kendi müttefikleri ve iç çelişkileri tarafından da zorlanıyor. Çok kutuplu dünyaya gidiş, dengeli ve barışçıl bir yeniden yapılanmadan ziyade, rekabetin, krizlerin, hukuk tanımazlığın ve çatışmaların yoğunlaştığı bir geçiş süreci olarak şekilleniyor. Bu durumda en büyük pay sahibi ise yine ABD’nin ta kendisi.
Bu süreçte emperyalist merkezler arasındaki ilişkiler, kimi alanlarda işbirliği, kimi alanlarda ise rekabetin iç içe geçtiği karmaşık bir diyalektik karakter kazanıyor. Başta ABD-AB ve ABD-Çin çekişmeleri, enerji, para, savaş üçgeni ve uluslararası kurumların uzun süredir eski etkisinde olmaması, bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturuyor. Tüm bu sorunların kalbinde ise 40 yılı aşkın zamandır tek kutuplu dünyanın kapılarını aralayan, onu yaşatan ve artık çöken neoliberal sistemin yerini hangi kapitalist ideolojik aracın alacağı yer ediniyor.
ABD-AB ilişkileri: İnceldiği yerden kopabilecek mi?
ABD ile AB arasında 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan siyasi ve ekonomik bağımlılık ilişkisi, gün geçtikçe artan bir çekişmenin içine doğru sürükleniyor. Bu çekişmenin ilk adımları yine Trump’ın 2016-2020 yılları arasındaki ilk döneminde başlamış, Biden döneminde kısa bir soluklanma yaşanmış, ABD ile AB, başta Rusya ve İran olmak üzere pek çok konuda görüş birliğine varmıştı. Ancak Trump’ın yeniden seçilmesi ile beraber ABD ile AB arasındaki anlaşmazlıklar bir kez daha ayyuka çıktı.
Buradaki ayrışmanın ana sebebi Trump’ın kişisel yapısı veya patavatsız tarzı değil elbette. Dünya siyasetinde emperyalizmin nereyi hedefe koyduğu, öncelikleri, dostları ve düşmanlarının kim olması gerektiği konusunda bir eğilim farklılığı oluşmuş durumda. Bu durum ABD içinde de küreselciler ve ulusalcılar olarak genelleştirebilecek görüş ayrılıklarının keskinleşmesinden kaynaklanıyor. Sermaye sınıfı arasındaki görüş farklılıklarının artması, uluslararası alana da artık çok ne biçimde yansıyor. Bu nedenle ABD ile AB arasındaki gerilim, bu yapısal krizin Atlantik cephesindeki en görünür tezahürlerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Mesele yalnızca müttefikler arası çıkar farklılıkları değil, sermaye birikim merkezleri arasındaki rekabetin yeni bir evreye girmiş olmasıdır.
Bu farklı eğilimlerin ana sebebi, Avrupa’nın ABD’ye karşı bir baş kaldırışı gibi algılanmamalıdır. Bu durum, özünde ABD’nin 1990’lar veya 2000’ler başındaki gücünden uzaklaşmasından dolayı Avrupa’nın kendi başının çaresine bakması gerektiğinin farkına varmasından kaynaklanıyor. Özellikle Fransa ve Almanya ekseninde gündeme gelen Avrupa ordusu fikri, bir yanıyla da tek başına NATO’ya, yani ABD’ye bağımlılığın sınırlarını sorgulayan bir eğilimi yansıtmaktadır. Ancak Avrupa sermayesinin iç bölünmüşlüğü ve ABD ile olan yapısal bağlar, bu gündemde Avrupa’nın hareket alanını oldukça daraltıyor ve söylem düzeyinin dışına çıkamamasına neden oluyor.
Bu durum aynı zamanda Avrupa’nın bağımsız bir emperyalist kutup olma iddiası ile Atlantik sistemine bağımlılığı arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir. AB içinde NATO’dan ayrılmak gibi net bir gündem yoktur. Ancak Avrupa’nın askeri konuda 1945’ten bu yana ABD’ya bağımlı olması, bugün ABD’nin hâkim olduğu tek kutuplu dünyanın sona ermesi ile beraber artık ciddi sorunlara yol açma potansiyeli taşıyor. Yani Avrupa ordusu fikrini, aslında Avrupa’nın güçlenmesinin değil, ABD’nin zayıflamasının bir işareti olarak görmek gerekir. Avrupa ordusu denen şey, ABD’den bağımsız hareket edebilmeyi değil, eskisine göre zayıflamış bir ABD olmadan da hareket edebilmeyi sağlayacaktır.
ABD-AB arasındaki çekişmenin bir diğer ayağı da teknoloji tarafındadır. AB’nin son yirmi yılda ABD merkezli teknoloji tekellerine yönelttiği rekabet, vergi ve veri güvenliği cezaları bu bağlamda okunmalıdır. Google, Apple, Amazon ve Meta’ya kesilen milyarlarca euroluk cezalar, Avrupa sermayesinin dijital kapitalizm yarışında geri düşmesinin hukuki araçlarla telafi etme çabasıdır. Dijital pazarların ABD tekelleri tarafından kontrol edilmesi, Avrupa burjuvazisi açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir bağımlılık anlamına gelmektedir. Brüksel’in düzenleyici gücü, bu bağımlılığı sınırlamanın bir aracı olarak devreye sokulmuştur.
Benzer bir tablo, sanayi ve otomotiv sektöründe de görülmektedir. ABD’nin Volkswagen’e yönelik ağır yaptırımları ve milyarlarca dolarlık cezaları, çevre hassasiyeti söylemiyle meşrulaştırılmış olsa da, Alman sanayi sermayesinin küresel rekabet gücünü zayıflatmaya dönük açık bir hamle niteliği taşımıştır. Bu süreç, ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerde serbest piyasa söyleminin, güç dengeleri söz konusu olduğunda nasıl hızla askıya alındığını göstermiştir.
Rusya’ya yönelik politikalar, ABD-AB çelişkisinin daha stratejik bir düzlemde derinleştiği alanlardan biridir. ABD, Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak kuşatmayı temel hedef olarak benimserken, AB ülkeleri başlangıçta özellikle enerji bağımlılığı nedeniyle daha ikircikli bir çizgi izlemek zorunda kalmıştır. Kuzey Akım boru hatları etrafında yaşanan gerilim ve sabotaj tartışmaları, Avrupa’nın enerji güvenliğinin ABD’nin jeopolitik önceliklerine nasıl feda edildiğini gözler önüne sermiştir. ABD’nin Avrupa’ya yüksek maliyetli LNG dayatması, emperyalist merkezler arasındaki çıkar çatışmasının enerji alanındaki somut karşılığıdır.
Ancak ABD ile AB arasındaki askeri sıklet farkının en belirginleştiği alan Grönland meselesi olmuştur. Grönland meselesi, ABD-AB ilişkilerindeki hiyerarşiyi tüm çıplaklığıyla açığa çıkarmıştır. ABD’nin Grönland’ı stratejik bir askeri ve ekonomik üs olarak görmesi, bölgenin nadir toprak elementleri ve Arktik geçiş yolları üzerinden şekillenmektedir. ABD’nin Grönland’ı doğrudan kendi toprağına katma hedefi, Danimarka’nın egemenlik iddialarını ve AB’nin bölgesel çıkarlarını ikincil hale getirmektedir. Bu yaklaşım, ABD’nin Avrupa’yı eşit bir ortak değil, küresel rekabetinde kullanılacak bir tampon bölge olarak konumlandırdığını göstermektedir.
Tüm bu gelişmeler, ABD-AB ilişkisinin bir “değerler ortaklığı” değil, sermaye fraksiyonları arasındaki bir güç mücadelesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Atlantik bloğu içindeki bu çatlaklar, çok kutuplu dünyaya geçişin yalnızca yükselen güçler üzerinden değil, mevcut emperyalist merkezlerin kendi iç çelişkileri üzerinden de şekillendiğini göstermektedir.
ABD-Çin: Bu sefer ideolojik değil
ABD-Çin çekişmesi, çok kutuplu dünyaya geçişin merkezinde yer alan temel ekseni oluşturuyor. Bu çekişme, en azından şu aşamada kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir ideolojik karşıtlıktan ziyade, uluslararası düzeyde bir iktisadi mücadele alanı olarak ilerliyor. ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu ekonomik, askeri ve finansal üstünlüğü sürdürmeye çalışırken, Çin, üretim kapasitesi, ticaret hacmi ve teknolojik ilerlemesiyle bu üstünlüğe meydan okuyan bir merkez haline gelmiştir.
Ticaret savaşları bu çekişmenin en görünür yüzlerinden biri oldu. ABD’nin Çin menşeli ürünlere uyguladığı gümrük vergileri, adil ticaret söylemiyle sunulsa da, esas hedef Çin’in sanayi ve teknoloji alanındaki yükselişini frenlemekti. Özellikle yarı iletkenler, tarım ürünleri, nadir toprak elementleri, yapay zeka ve telekomünikasyon gibi alanlarda Çin’e yönelik ihracat yasakları ve şirket kara listeleri, rekabetin serbest piyasa sınırlarını çoktan aştığını gösterdi.
Askeri alanda Pasifik ve Hint-Pasifik stratejileri, ABD-Çin geriliminin sertleştiği başlıklardır. ABD’nin Güney Çin Denizi’nde artan askeri varlığı, AUKUS ve QUAD gibi ittifaklarla bölgeyi yeniden dizayn etme çabası, Çin’in çevrelenmesine yönelik açık hamlelerdir. Tayvan meselesi ise şu aşamada bu çekişmenin en tehlikeli düğüm noktası olarak öne çıkmaktadır. ABD’nin Tayvan üzerinden yürüttüğü silahlandırma ve siyasi destek politikası, Çin’in ise Tayvan konusunda tavizsiz ve kararlı duruşu, bölgesel bir gerilimi küresel bir çatışma riskine dönüştürmektedir.
Finansal ve parasal alanda da rekabet derinleşmektedir. Doların küresel rezerv para konumu, dünya siyasetinde ABD’nin gücünün temel dayanaklarından biridir. Çin’in ticarette yerel para birimlerini öne çıkarma ve alternatif finansal mekanizmalar kurma çabaları, ABD dolarına yönelik doğrudan bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Bu süreç, ABD’nin yaptırımları daha sık ve daha agresif kullanmasına da zemin hazırlamaktadır. Güçsüzleşen bir ABD’nin, yaptırım üstüne yaptırım uygulayan ve doları bir tür iktisadi saldırı aracı olarak kullanmaya devam etmesi, uzun vadede dolardan bağımsızlaşma girişimlerini de şüphesiz artıracaktır.
Bugün ABD-Çin rekabetinden ziyade, ABD’nin Çin’in önünü keserek çok kutupluluğa geçişin önüne geçme çabasında olduğu bir dönemdeyiz. Bu dönemin barış içinde geçmeyeceğinin işaretleri ise oldukça netleşmiş durumda. Bu rekabet, bir yandan emperyalist sistemin iç çelişkilerini derinleştirirken, diğer yandan dünya emekçi sınıfları açısından yeni sömürü ve savaş risklerini beraberinde getirmektedir. Çok kutuplu dünyaya gidiş, bu eksende de dengeli ve barışçıl değil, çelişkilerin yoğunlaştığı bir geçiş süreci olarak şekillenmektedir.
Savaş, enerji, para
Emperyalist sistemin sürekliliği, yalnızca askeri üstünlükle değil; enerji kaynaklarının denetimi, küresel para sistemi ve silah sanayisi arasındaki sıkı bağla güvence altına alınmaktadır. Enerji-para-savaş üçgeni, emperyalizmin maddi omurgasını oluşturur ve çok kutuplu dünyaya geçiş sürecinde bu omurga ciddi çatlaklar vermektedir.
Enerji, bu üçgenin en görünür ve en çatışmalı ayağıdır. Petrol ve doğalgaz emperyalizm açısından yalnızca birer meta değil, aynı zamanda birer siyasi baskı aracıdır. ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığı, enerji arz güvenliği söylemiyle meşrulaştırılmış; Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ise uzun yıllar boyunca stratejik bir zafiyet olarak kullanılmıştır. En güncel örnek ise 2026’nın ilk günlerinde Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından haydutça kaçırılması enerji meselesi ile doğrudan bağlantılı iken, ABD’nin Küba’ya yönelik abluka ve baskıyı artırması ise enerji kaynaklarının siyasi baskı aracı olarak kullanılmasına örnek olarak gösterilebilir. Son dönemde enerji hatları, boru hatları ve LNG terminalleri etrafında yaşanan mücadeleler, enerji savaşlarının klasik askeri çatışmalar kadar önemli bir yer tutmaya başladığını göstermektedir.
Parasal hegemonya bu yapının ikinci ayağını oluşturur. Doların küresel rezerv para olması, ABD’ye askeri güç kullanmadan da yaptırım, abluka ve ekonomik boğma politikaları uygulama imkânı tanımaktadır. SWIFT sistemi üzerinden yürütülen finansal baskılar, emperyalist müdahalenin yeni biçimleri olarak devreye sokulmuştur. Ancak Çin ve Rusya başta olmak üzere birçok ülkenin yerel paralarla ticaret, alternatif ödeme sistemleri ve altın rezervlerini güçlendirme yönündeki adımları, bu parasal tahakkümün kırılganlığını artırmaktadır. Bu da ABD’nin, bu ülkeler ile ticaret yapan ülkelere baskı kurmasına yol açmaktadır.
Savaş ise enerji ve para düzeninin zor aygıtıdır. ABD ve müttefiklerinin savunma harcamaları, fiilen küresel ölçekte bir silahlanma yarışı yaratmakta; savaşlar ve gerilimler silah tekelleri için sürekli birikim alanları üretmektedir. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan çatışma hattı, emperyalist silah endüstrisinin nasıl tam gaz beslenip büyütülmeye devam edildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Enerji kaynakları üzerindeki denetim, parasal yaptırımlarla desteklenmekte, sonuç alınamadığında askeri güç devreye sokulmaktadır. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde savaş aygıtının devreye girdiği yerler Ortadoğu ile sınırlıyken, bugün savaş Latin Amerika ve belki de Grönland için devreye girmenin eşiğine geldi.
Bu üçgenin sarsılması, çok kutuplu dünyaya geçişin maddi temelini oluşturmaktadır. Enerji yollarının çeşitlenmesi, dolar dışı ticaret arayışları ve askeri tekellerin sorgulanması, mevcut düzenin yeniden üretimini zorlaştırmaktadır.
Uluslararası kurumlarda güncelleme ihtiyacı
ABD açısından çok kutupluluğa geçişin önlenmesi için uluslararası hukukun güvencesi sayılabilecek uluslararası kurumlar da bir dönüşüm içerisine girmelidir. Trump’ın sıkça BM’yi eleştirmesi, NATO ülkelerinin yeterince para vermemelerinden şikayet etmesi gibi durumlar, son olarak kendisinin yeni bir birlik kurması ile sonuçlandı. Barış Kurulu (Board of Peace), şimdilik Gazze için kurulmuş gibi görünse de, ileride ABD’nin kesin liderliğinde, BM’ye alternatif oluşturabilecek bir uluslararası kurum haline gelmesi olasılığı da sıkça dillendiriliyor.
Çok kutuplu dünyaya gidişin en önemli dayanaklarından biri, BRICS ülkeleri ve genel olarak emperyalist olmayan ülkelerin artan ağırlığıdır. Başlangıçta Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturduğu bu blok, kendi içinde ciddi çelişkiler barındırsa da, Batı merkezli dünya düzenine alternatif arayışların somutlaştığı bir zemin sunmaktadır. Özellikle ticaretin çeşitlendirilmesi, kalkınma bankaları ve dolar dışı finansal araçlar, bu arayışın maddi dayanaklarını oluşturmaktadır. Bu bakımdan BRICS, net olarak ifade edilmese de çok kutupluluk açısından önemli bir yerde durmaktadır. Üye ülkeler için emperyalizme bağımlılığın gevşetilmesi için bir manevra alanı oluşturmaktadır. Ancak bu alanın emekçi sınıflar lehine mi yoksa yeni sermaye blokları lehine mi şekilleneceği, sınıf mücadelelerinin seyrine bağlıdır.
Çok kutupluluğun neresindeyiz?
Çok kutuplu dünya, mevcut haliyle daha adil bir uluslararası düzenin otomatik garantisi değildir. Aksine, emperyalist sistemin merkezleri arasındaki rekabetin yoğunlaştığı, krizlerin derinleştiği ve savaş risklerinin arttığı bir döneme işaret etmektedir. ABD hegemonyasının gerilemesi, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasını sağlarken; sömürü ve tahakküm ilişkilerinin ortadan kalktığı bir dünya henüz ufukta görünmemektedir.
Bu nedenle çok kutupluluğun niteliği, yalnızca devletler arası dengelerle değil; emekçi sınıfların, halkların ve toplumsal hareketlerin bu süreçte nasıl bir rol oynayacağıyla belirlenecektir. Gerçek bir alternatif, emperyalist kutuplar arasında taraf seçmekten değil; işçilerin, emekçilerin de yeniden bir kutup olarak tarihin sahnesine çıkması ile mümkün olacaktır.

