Chávez’den Maduro’ya 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü

Gündem Sayı 34 (Mart-Nisan 2026)

Nihayetinde elimizde kalan soru şudur: Üretim yapısını dönüştürmeden, sınıfsal güç dengelerini hesaba katmadan ve dış müdahale koşullarını gözeten kurumsal bir mimari kurmadan, eşitlikçi bir kalkınma projesi sürdürülebilir mi?

Bu yazının önemli bir kısmı, daha önce parçalar halinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Özgür Orhangazi

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması sonrası operasyonun ayrıntıları, rejim içinden ABD ile iş birliği yapan unsurlar olup olmadığı, meselenin uluslararası hukuk ve ABD–Çin rekabeti bağlamındaki anlamı tartışıldı, tartışılacaktır da. Yaşananların bir başka önemli boyutu ise, Hugo Chávez’le başlayan ve “21. yüzyıl sosyalizmi” olarak adlandırılan siyasal-iktisadi projenin nasıl böyle bir noktaya geldiğidir. Maduro döneminde ekonominin bir çöküşe sürüklenmesi ve şimdi de ABD’nin Venezuela üzerindeki ekonomik ve siyasal nüfuzunu yeniden tesis etmeye girişmesi ile kesin bir sona ulaşmışa benzeyen bu “21. yüzyıl sosyalizmi” neydi ve neden başarısız oldu?

Petrol bağımlılığı

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Venezuela ekonomisi, petrol gelirlerine yüksek ölçüde bağımlı bir ekonomidir. Bu bağımlılık, tarihsel olarak sanayileşmenin önünde hep bir engel oluşturmuş; petrol ihraç eden, buna karşılık neredeyse tüm diğer malları ithal eden bir ekonomik yapı ortaya çıkarmıştır. Bu, aynı zamanda, tarımsal yapının da çözülmesine yol açmış ve ülke temel gıda maddelerinde dahi tamamen ithalata bağımlı hale gelmiştir. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte yaşanan zenginleşme dönemi, 1980’lerin başında sona ermiş; ekonomi 1980’lerde uzun süreli bir durgunluk ve kırılganlık sürecine girmiştir.

Bu sürecin ardından, özellikle 1989’da Carlos Andrés Pérez hükümetiyle birlikte ortodoks neoliberal yaklaşım Venezuela’da ekonomi politikalarının belirleyici çerçevesi haline geldi. Uluslararası rezervlerdeki hızlı erime, artan bütçe açıkları, ödemeler dengesi darboğazı ve dış borç sorunları, IMF ile iş birliği içerisinde bir yapısal uyum programının devreye sokulmasıyla sonuçlandı. Ticaret ve finans alanlarında hızlı bir liberalleşmeye gidilirken bankacılık, telekomünikasyon, çelik ve ulaştırma başta olmak üzere var olan kısıtlı sayıdaki kamu yatırımı özelleştirilmeye başlandı. Bu dönemde sanayinin büyümesi durma noktasına gelirken, büyük ölçekli sanayi işletmelerinin sayısı hızla azaldı. 

1994’te yaşanan bankacılık krizinin ardındansa yüksek enflasyon ve sermaye kaçışı kalıcı hale geldi. Düşük petrol fiyatları ile neoliberal politikaların yoksul kesimleri sistematik biçimde dışlaması birleşerek derin bir yoksullaşmaya ve muazzam eşitsizliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. 1998’e gelindiğinde kişi başına gelir 1970 düzeyinin üçte ikisine düşerken, resmi işsizlik oranı yüzde 15’e, enflasyon ise yüzde 60’a ulaşmıştı. Nüfusun yüzde 50’sinin yoksulluk sınırı altında, yüzde 20’sinin aşırı yoksulluk içerisinde yaşadığı tahmin edilmekteydi.

Chávez dönemi[1]

Chávez ismi 1992 yılında, Andrés Pérez’e karşı düzenlenen ancak başarısızlıkla sonuçlanan askerî darbe girişimiyle duyuldu. Bu girişim, neoliberal kemer sıkma politikalarına ve yolsuzlukla anılan yerleşik siyasal düzene karşı simgesel bir başkaldırı olarak geniş halk kesimleri nezdinde yankı bulmuştu. Darbe girişiminin ardından yaklaşık iki yıl cezaevinde kalan Chávez, 1994’te genel af kapsamında serbest bırakıldı ve 1998’de yapılan seçimlerde birikmiş toplumsal öfkenin taşıyıcısı olarak iktidara geldi.

Chávez’in temel politika doğrultusu, devletin petrol gelirleri üzerindeki denetiminin yeniden tesis edilmesi ve bu gelirin yoksul kesimlere aktarılması üzerine kurulmuştu. 2001’den itibaren petrol şirketi PDVSA yeniden yapılandırıldı, yabancı petrol şirketleriyle yapılan sözleşmeler gözden geçirildi ve devletin elde ettiği pay artırıldı. Özellikle 2003 sonrasında petrol fiyatlarındaki artışla birlikte sağlanan kaynaklar, sağlık, eğitim, konut ve gıda güvenliğini hedefleyen sosyal programlar aracılığıyla geniş halk kesimlerine aktarılmaya başlanmıştı.

Devlet aygıtı üzerinde tam denetim kurmakta zorlanan Chávez, doğrudan PDVSA tarafından finanse edilen ve misiones olarak adlandırılan sosyal programlar yoluyla adeta paralel bir sosyal devlet yapısı inşa etti. Misión Barrio Adentro kapsamında Kübalı doktorlar yoksul mahallelerde klinikler açarken, bunun karşılığında Küba’ya petrol sağlandı. Misión Mercal ile temel gıdalara sübvansiyonlu erişim sağlandı; Misión Robinson, Ribas ve Sucre programlarıyla geniş kapsamlı bir okuryazarlık ve eğitim seferberliği başlatıldı. Bu programlar kısa sürede milyonlarca kişiye ulaştı; yoksulluk oranı 2012’de yüzde 27’ye geriledi. Latin Amerika ortalamasının altına düşen Gini katsayısı gelir dağılımında hızlı bir iyileşmeye işaret ediyordu.

Bu politikalar, Chávez’e geniş halk desteği sağlarken, uzun yıllar boyunca petrol rantını paylaşarak ülkeyi yöneten elitlerin ve tam anlamıyla komprador bir nitelik taşıyan burjuvazinin sert muhalefetini de beraberinde getirdi. ABD’nin giderek sertleşen tavrıyla birleşen bu muhalefet, Chávez yönetiminin daha açık bir biçimde sosyalist bir söyleme yönelmesine de yol açtı. Ancak bu sosyalizm, 20. yüzyılın klasik devletçi sosyalizminden farklı olarak tasarlanıyor; devlet mülkiyetiyle birlikte kooperatifler, katılımcı demokrasi ve işçi öz yönetimi gibi unsurların öne çıkarıldığı bir model olarak kurgulanıyordu. Chávez bu yaklaşımı “21. yüzyıl sosyalizmi” olarak adlandıracaktı.

Bu çerçevede, stratejik sektörlerde bazı kamulaştırmalar gerçekleştirilirken, petrol gelirleriyle işçi kooperatiflerinin desteklenmesi, mahallelerde katılımcı demokrasi mekanizmalarının kurulması ve bazı işletmelerde işçi denetimi uygulamalarının hayata geçirilmesi hedeflendi. Telekomünikasyon, enerji, çelik ve çimento gibi sektörlerde kamulaştırmalar yapıldı; petrol endüstrisinde yabancı şirketlerin hisseleri PDVSA lehine yeniden düzenlendi. 2001 tarihli Kooperatif Yasası ile kooperatifleşme teşvik edildi; kredi, eğitim ve teknik destek sağlandı. Ancak bu dönemde 100 bini aşkın kooperatif kurulduysa da bu yapıların neredeyse tamamı devlet teşviklerine bağımlı kaldı; bazıları kısa sürede dağıldı, diğerleri ise zamanla sadece kâğıt üzerinde varlığını sürdürür hale geldi.

Benzer biçimde, işçi denetimi ve birlikte yönetim denemeleri de teknik kapasite eksikliği, kurumsal direnç ve bürokratik isteksizlikle birleşince oldukça sınırlı kaldı. Buna karşın, 1999 Anayasası ile benimsenen katılımcı demokrasi anlayışı doğrultusunda, 2006 sonrasında kurulan Komünal Konseyler, mahalle ölçeğinde kamusal karar alma süreçlerine geniş kesimlerin katılımını sağladı. Bu yapılar, uygulamadaki birçok aksaklığa rağmen, Chávez’in toplumsal meşruiyetinin temel dayanaklarından biri oldu.

Chávez yönetimi, neoliberalizme karşı yalnızca ulusal değil bölgesel ölçekte de bir alternatif inşa etmeyi hedefledi. Bu dönemde Latin Amerika’da birçok ülkede sol hükümetlerin iş başında olması farklı ittifakların ortaya çıkmasını sağladı. Örneğin, ALBA gibi girişimlerle ABD öncülüğündeki serbest ticaret projelerine karşı dayanışmacı iş birliği ağları kurulmaya çalışılırken; PetroCaribe aracılığıyla yoksul Karayip ülkelerine ucuz petrol sağlandı; Küba ile petrol karşılığı sağlık ve eğitim hizmetleri gibi takas düzenlemeleri hayata geçirildi. 

Tüm bu politikalar, özellikle 2003–2008 arasındaki yüksek petrol fiyatlarının sağladığı elverişli koşullarda, yoksulluk ve eşitsizlikte kayda değer iyileşmeler yarattı. Ancak ne ekonominin petrol gelirlerine olan yapısal bağımlılığı ne de tarım ve sanayideki dışa bağımlı üretim yapısı köklü biçimde dönüştürülebildi. Kamulaştırılan işletmelerde üretim artırılamadı, işçi kooperatiflerinin büyük kısmı başarısız oldu, işçi öz yönetimi denemeleri oldukça sınırlı kaldı. Chávez 2013’te hayatını kaybetmeden önce toplum da Chavista’larla muhalefet arasında bölünmüş, nüfusun önemli bir kısmıysa “ne Chávez ne muhalefet” pozisyonuyla kenara çekilmişti. 

Maduro dönemi

Chávez döneminde uygulanan ekonomi politikaları, petrol gelirlerinin yeniden dağıtımına dayanan kapsamlı sosyal programlar (misiones), stratejik sektörlerde kamulaştırmalar, kooperatifleşme girişimleri ve katılımcı demokrasi deneyimlerinden oluşuyordu. Bu politikalar, yüksek petrol fiyatlarının sağladığı elverişli koşullara büyük ölçüde bağımlıydı. Chávez’in 2013’te hayatını kaybetmesinin ardından görevi devralan Nicolás Maduro döneminde, söz konusu kazanımların sürdürülebilirliği hızla sorgulanır hale geldi. Bir yandan petrol fiyatlarındaki sert düşüş ve giderek yoğunlaşan ABD yaptırımları gibi dışsal şoklar, diğer yandan içeride üretim kapasitesinin zayıflığı ve ekonomi yönetimindeki stratejik savrulmalar, Venezuela ekonomisini yapısal bir çöküşe sürükledi. 

2014 ortasında petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüş bir kırılma noktası oldu. Toplam ihracatın yaklaşık yüzde 95’ini oluşturan petrol gelirleri azalırken, hükümet bu daralmaya bir yandan parasal genişlemeyle bir yandan da mevcut kur ve fiyat kontrollerini sertleştirerek karşılık verdi. Bu tercihler, kısa süre içinde hiperenflasyonist bir süreci tetikledi. 2016’da ekonominin yaklaşık yüzde 18 daraldığı tahmin edilirken 2017’den itibaren hiperenflasyon eşiği aşıldı; 2018’de enflasyon astronomik düzeylere çıktı. Sanayide zaten kısıtlı olan üretim hızla daralırken temel gıda ürünleri karaborsaya düştü, birçok ilaç ithal edilemez hale geldi. 

Bu ortamda Chávez döneminin simgesel unsurlarından biri olan misiones büyük ölçüde işlevsiz hale geldi; tarihsel olarak zaten çok zayıf olan sağlık ve eğitim sistemleri çökmeye başladı. Beslenme yetersizliği, sağlık sistemindeki çöküş ve ilaç yokluğu ise ölüm oranlarını artırdı. Devletin dağıttığı gıda kolileri düzensiz ve sınırlı hale gelirken, dağıtım süreçlerinde yolsuzluk iddiaları yaygınlaştı. Derinleşen krizle birlikte yedi milyondan fazla Venezuelalının ülkeyi terk ettiği tahmin ediliyor. 

Bu süreçte ısrarla sürdürülen çoklu döviz kuru rejimi, dövize erişimi olanlarla olmayanlar arasında büyük bir arbitraj alanı yarattı. İthalat bağımlılığının çok yüksek olduğu bir yapı içerisinde bu sistem, üretimi teşvik etmek yerine rantçılığı ve yolsuzluğu besleyerek sanayideki çözülmeyi hızlandırdı.

ABD’nin Maduro yönetimine yönelik yaptırımları bu süreci ağırlaştırdı.  2015’te bireysel yaptırımlar devreye sokuldu; ancak bunların makroekonomik etkisi sınırlı kaldı. Asıl kırılma, 2017’de uygulanan finansal yaptırımlarla yaşandı. Bu yaptırımlar, Venezuela devletinin ve petrol şirketi PDVSA’nın uluslararası finans piyasalarına erişimini büyük ölçüde kısıtladı ve yeni borçlanma olanaklarını fiilen ortadan kaldırdı. 2019’da ise doğrudan petrol sektörünü hedef alan yaptırımlar yürürlüğe girdi: ABD, Venezuela’dan petrol alımını durdurdu, PDVSA’nın ABD’deki iştiraki Citgo’ya erişim bloke edildi ve Venezuela’nın üçüncü ülkelerle petrol ticareti ciddi biçimde zorlaştırıldı. Bu yaptırımların etkisi, PDVSA’nın azalan yatırım kapasitesi, bakım harcamalarındaki düşüş ve kurumsal aşınmayla birleşince özellikle 2017 sonrasında üretim kapasitesinin çöküşü kaçınılmaz oldu. Nitekim OPEC verilerine göre günlük petrol üretimi 2014’te yaklaşık 2–2,5 milyon varilden 2020’de 500 bin varilin altına inmişti. Petrol gelirlerindeki sert düşüş devleti yeni kaynak arayışlarına da yöneltti. Bu bağlamda ülkenin güneyindeki Orinoco bölgesindeki maden yatakları Arco Minero projesiyle denetimsiz, ekolojik açıdan yıkıcı ve büyük ölçüde kayıt dışı bir altın ekonomisine açılarak petrolden doğan boşluk ikame edilmeye çalışıldı.

Maduro yönetimi, 2019 sonrasında bir politika değişikliğine yöneldi. Kur ve fiyat kontrolleri gevşetildi, bazı kamu işletmeleri özel ortaklıklarla işletilmeye başlandı ve ekonomi giderek dolaylı bir yeniden özelleştirme sürecine girdi. Bu süreçte ekonomi yeniden hızlı bir dolarlaşma sürecine girdi. Özellikle 2020 sonrasında dolar üzerinden alışveriş yaygınlaştı. 2022’de yıllık enflasyon oranı yüzde 234’e gerilerken, petrol üretimi günlük 700–800 bin varil bandına çıktı. ABD’nin Chevron’a tanıdığı yaptırım muafiyetleriyle sınırlı petrol ihracatı yeniden başladı ve ekonomi 2022’de yaklaşık yüzde 15 oranında büyüdü. Ancak bu büyüme, son derece düşük bir baz etkisine ve esas olarak gayri resmi dolarlaşma ile kuralsız bir piyasalaşma sürecine dayanıyordu.

Bu yeni denge, makro düzeyde görece bir istikrar sağlarken, dolar gelirine erişimi olan dar bir kesim ile ücret gelirleri ulusal para cinsinden kalan geniş çoğunluk arasındaki uçurumu derinleştirdi. Venezuela ekonomisi, sosyalist söylemin sürdüğü, ancak fiiliyatta eşitsiz ve parçalı bir piyasa düzenine doğru evrildi. Bu ikili yapının en somut tezahürü, ithal ürünlerin dolarla satıldığı bodegónlar ile temel gıdaya erişimin zorlaştığı halk pazarları arasındaki uçurumda görülmeye başlandı. Makro düzeydeki bu kırılgan dengenin hane halkı düzeyindeki temel finansman mekanizması ise ülkeyi terk eden milyonların geride kalanlara gönderdiği işçi dövizleri (remesas) oldu. Eskiden devletin petrol ihracıyla sağladığı döviz girişinin yerini, kısmen diasporanın gönderdiği kaynaklar aldı, bu da tüketimi finanse eden en önemli kalemlerden biri haline geldi. 2022 itibarıyla Gini katsayısı yaklaşık 0,56 seviyesine çıkarak Venezuela’yı bölgenin en eşitsiz ülkelerinden biri haline getirdi. 

Chávez’in projesi neden başarısız oldu?

Başlangıçta anti-neoliberal bir kalkınma alternatifi olarak sunulan Bolivarcı deneyim, Chávez döneminde yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelede oldukça önemli kazanımlar elde edip 21. yüzyıl sosyalizmini kurmayı hedeflemişken 2014 sonrasında bu kazanımların büyük bölümü sürdürülemedi. Üretim ilişkilerini dönüştürmede, gıda egemenliğini sağlamada ve petrol dışı bir kalkınma patikası inşa etmede oldukça yetersiz kalındı. Çin ile yapılan yatırım anlaşmalarıyla çeşitli alanlarda ithal ikamesi hedeflense de bu girişimler sınırlı sonuçlar üretti. Chávez döneminden itibaren ortaya çıkan ve Bolivarcı söylemle birlikte petrol rantına erişim ve devletle kurulan ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden servet biriktiren yeni bir kesim için kullanılan boliburguesía (boli-burjuvazi) kavramı, bu süreçte devrimci projenin içeriden aşınmasının somut göstergelerinden birine dönüştü.

Venezuela’da ve genel olarak Latin Amerika’da 21. yüzyıl sosyalizmi yöneliminin bu noktaya nasıl ve neden geldiğine dair tartışma gerek Venezuelalı gerekse Venezuela’yı yakından takip eden sosyalistler arasında ciddi görüş ayrılıklarına yol açtı. 

Chávez döneminde yüksek petrol gelirlerinin sağladığı görece elverişli koşullar altında sürdürülebilen yeniden dağıtımcı ve katılımcı politika seti, Maduro döneminde hızla aşınmış; Venezuela modern tarihin barış zamanında görülen en derin ekonomik çöküşlerinden birini yaşamıştı. Bu çöküş, yalnızca ekonomik göstergelerde değil, Chávez’in yakın çevresinde ve geleneksel müttefikleri arasında da belirgin siyasal kırılmalar yaratmıştı.

Bunun ilk ve en çarpıcı örneklerinden biri, Chávez döneminin en etkili isimlerinden, uzun süre Planlama Bakanlığı yapan ve döviz kontrol mekanizmalarının baş mimarlarından sayılan Jorge Giordani’nin 2014’te istifa ederek Maduro yönetimine karşı açık bir cephe almasıydı. Giordani, krizin henüz başlangıç evresinde, Haziran 2014’te kaleme aldığı bir mektupta Maduro’yu liderlik zafiyeti, kamu kaynaklarının denetimsiz kullanımı ve yolsuzluk karşısında harekete geçmemekle suçladı (1). Chávez’in mirasının bir tür “iktidar yozlaşmasına” kurban edildiğini öne süren Giordani’nin eleştirisi, krizin yalnızca “dış şok” ile açıklanamayacağını, aynı zamanda içeriden bir yönetim ve devlet kapasitesi sorunu olduğunu vurgulayan erken bir uyarı niteliğindeydi.

Benzer bir kopuş, Chávez’in tarihsel müttefiklerinden Venezuela Komünist Partisi (PCV) cephesinde de yaşandı. Uzun yıllar “emperyalizme karşı birlik” gerekçesiyle hükümeti destekleyen PCV, özellikle 2020 sonrasında ipleri koparmış; Maduro yönetiminin uygulamalarını bir “zorunlu savunma” stratejisi olarak değil, krizin faturasını emekçilere yıkan ve yerli burjuvaziyle uzlaşmaya dayanan bir “neoliberal uyum programı” olarak değerlendirmişti. PCV’nin eleştirilerinin merkezinde dolarlaşmanın derinleşmesi, ithalat rejiminin serbestleştirilmesi ile ücret ve iş güvencesi mekanizmalarının aşınması yer alıyordu. Bu kopuş, Maduro döneminin “sol içi” meşruiyet kaybının da en somut göstergesiydi.[2]

Maduro dönemine yönelik en sert eleştirilerden biri ise “21. Yüzyıl Sosyalizmi” kavramının teorik mimarlarından Heinz Dieterich’ten gelmiştir. Dieterich, Chávez ile kurduğu entelektüel yakınlığa ve sürecin gayri resmî danışmanı olarak kabul edilmesine rağmen, zamanla yönetimin en keskin muhaliflerinden birine dönüştü. Ona göre Maduro hükümeti ne sosyalist ne de rasyonel bir iktisadi yönetim sergilemekteydi: Israrla sürdürülen çoklu döviz kuru rejimi, katı fiyat kontrolleri ve bütçe açıklarının parasal genişleme yoluyla finanse edilmesi Dietrich tarafından “bilim dışı” ve “iradeci” (voluntarist) tercihler olarak nitelenmekteydi. Bu politikalar üretimi teşvik etmek bir yana, arbitraj kanalları üzerinden rantçılığı, karaborsayı ve yolsuzluğu beslemiş; nihayetinde para ve fiyat mekanizmalarını işlevsizleştirmişti.[3]

Dieterich’in eleştirisi yalnızca iktisat politikalarıyla sınırlı değildi. Maduro yönetiminin 1999 anayasasının öngördüğü katılımcı demokrasi iddiasının giderek aşındığını; siyasal alanın daraldığını ve iktidarın otoriterleşen bir tahkim sürecine girdiğini savunuyordu. Bu nedenle 2015 sonrasında, Maduro’nun Venezuela’yı krizden çıkaramayacağını ileri sürerek anti-emperyalist solun geleneksel refleksinden koparak fiilen liderlik değişimini savunan bir pozisyon aldı.

Venezuela’da yerleşik tarihçi Steve Ellner ise Venezuela’daki süreç üzerine en çok yazan isimlerden biridir. Ellner’e göre çöküşü yalnızca “kötü yönetim” ya da “sosyalizmin başarısızlığı” ile açıklamak analitik açıdan yetersizdir. Krizi derinleştiren dört dinamik mevcuttur: 2014 sonrası petrol fiyat şoku, Venezuela’nın tarihsel petrol bağımlılığı, hükümetin ciddi politika hataları ve özellikle 2015 sonrasında şiddetlenen ABD yaptırımları. Ellner, Maduro yönetiminin kur ve fiyat politikalarındaki hataları, yolsuzlukla mücadeledeki zafiyetini ve üretim kapasitesini güçlendirecek tutarlı bir sanayi politikasının yokluğunu kabul etse de bunların yaptırımların yarattığı “olağanüstü koşullar”dan bağımsız düşünülmemesi gerektiğini savunuyordu: 2017’de finansal kanalların tıkanması ve 2019’da petrol gelirlerine doğrudan darbe vuran yaptırımlar, devletin borç çevirme ve ithalat kapasitesini felç etmiş; krizi bir “yönetim krizi” olmaktan çıkarıp toplumsal bir yıkıma dönüştürmüştür.[4]

Ellner’a göre, Maduro yönetiminin 2018 sonrasında yöneldiği piyasacı politikalar—dolarlaşmaya göz yumulması, fiyat kontrollerinin gevşetilmesi ve özel sektörle pragmatik uzlaşmalar—ideolojik bir “neoliberal dönüş”ten ziyade, Lenin’in NEP’ine benzer biçimde zorunlu bir “beka stratejisi” olarak yorumlanmalıdır. Yani Dieterich süreci bir “sapma” olarak okurken, Ellner ağır bir dış kuşatma altında yürütülen çelişkili bir savunma pratiğine işaret eder.

Bu tartışmalarda öne çıkan kritik bir nokta da şudur: Chávez döneminde işçi sınıfı lehine elde edilen kazanımlar, 2014 sonrası petrol gelirlerindeki sert düşüş ve aynı döneme denk gelen siyasal geçişle birlikte hızla eridi. Maduro hükümeti eriyen toplumsal desteği ikame etmek için giderek artan ölçüde orduya dayanmak zorunda kaldı. Ordu bu dönemde yalnızca bir güvenlik aygıtı olmaktan çıkarak, çeşitli imtiyazlar ve ekonomik kanallar üzerinden rejimin kritik bir dayanağına dönüştü. Askeri personele sağlanan krediler, lojman imkânları, ayrıcalıklı tedarik ağları ve döviz rejiminin yarattığı arbitraj alanları, ordunun sadakatini yeniden üretmenin araçları haline geldi. Benzer şekilde, ordu ve devletle yakın ilişki içinde büyüyen yeni sermaye gruplarıyla (boliburguesía) da bir ittifak bloğu oluşturuldu.

Özetle, Venezuela örneği, her şeyin petrol gelirine endeksli olduğu, petrol dışı sektörlerin gelişmediği ve devletin bağımsız bir yatırım ve üretim planı oluşturamadığı bir yapının, dış şoklar karşısındaki kırılganlığının oldukça net bir resmidir. Bu deneyim, Latin Amerika’nın tarihsel sorununa da işaret eder: 1980’lerden bu yana hızlanan erken sanayisizleşme ve ekonomilerin tarım, metal ve enerji gibi emtia ihracatına artan bağımlılığı, bağımsız bir ekonomi politikası alanını daraltmaktadır. Emtia fiyatlarındaki dalgalanmalara açık, yerli sermaye birikiminin zayıf olduğu ve ABD’nin gölgesindeki bu ekonomilerde, üretim yapısı dönüştürülmeden girişilen yeniden dağıtım projeleri, kaynaklar kuruduğunda çökmeye mahkûm kalmaktadır. Dolayısıyla mesele, Bolivarcı projenin niyetinden öte; bu yeniden dağıtımı taşıyacak üretim kapasitesinin neden kurulamadığı, devrimci projenin neden içeriden aşındığı ve dış müdahale koşullarında hangi kurumsal-iktisadi mimarinin ayakta kalabileceğidir.

Nihayetinde elimizde kalan soru şudur: Üretim yapısını dönüştürmeden, sınıfsal güç dengelerini hesaba katmadan ve dış müdahale koşullarını gözeten kurumsal bir mimari kurmadan, eşitlikçi bir kalkınma projesi sürdürülebilir mi?

Dipnotlar:
[1]:Chávez dönemi uygulanan ekonomi politikalarının ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Orhangazi, Ö. 2014. “Contours of Alternative Policy Making in Venezuela,” Review of Radical Political Economics, 46(2): 221-240. (pdf)
[2]: Giordani, Jorge A. (18 Haziran 2014). “Testimonio y responsabilidad ante la historia.” https://rebelion.org/testimonio-y-responsabilidad-ante-la-historia
[3]: Dieterich’in 2019’da verdiği bir mülakat için bkz. https://www.dw.com/es/ideólogo-del-socialismo-del-siglo-xxi-maduro-se-rehusó-a-ver-la-realidad/a-47316573 ; Dieterich’in yazıları için bkz. https://www.aporrea.org/autores/heinz.dieterich
[4]: Ellner, Steve. 2019. “Explanations for the Current Crisis in Venezuela: A Clash of Paradigms and Narratives.” Global Labour Journal 10(2): 159–169.

Related Posts