Devrimin sesi Şostakoviç’ten 50 yıl sonra öğrendiklerim

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

20. yüzyılın en önemli bestecilerinden Şostakoviç gerçekten denildiği gibi sosyalizme muhalif miydi? Yoksa Sovyet toplumunu anlattığı söylenen eserlerin tümü birer yalan mıydı? Bu soruların yanıtı bestecinin hayat hikâyesinde gizli.

Alperen Kandemir

Prof. Dr. Bilsay Kuruç’u gerek Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki (DPT) göreviyle gerek Türkiye üzerine yazdıklarıyla pek çok kişinin tanıdığını söyleyebiliriz. Ancak Bilsay Hoca’nın iyi bir müziksever olduğunu ve bu sevginin kalemiyle birleştiğinde nasıl bir çalışmanın ortaya çıkacağı benim açımdan da merak konusuydu.

Şostakoviç üzerine kitap yazdığını öğrendiğimde içimde pek çok soru işaretiyle beklemeye başladım, neyse ki bekleyiş uzun sürmedi. 20. yüzyılda ülkemizin ekonomi politikasına yön vermiş birinden, aynı yüzyılda farklı bir coğrafyada yaşayan besteci hakkında çok önemli şeyler öğrendim.

Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderi beraber yazılmıştır diye sıklıkla ifade edilir.  Bugün geldiğimiz noktada bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz. SSCB’nin 91’deki çözülüşünden sonra bizim Cumhuriyetimizin de içten içe yıkılması, 1923 Devrimi’nin mirasının adım adım yok edilmesi bu kader ortaklığını anlatmak açısından yeterlidir.

Devrimler İnsanları Şekillendirir

Şostakoviç, işte tam bu kader ortaklığından kısa süre önce dünyaya geldi. Çarlık Rusyasında 1905 devrimiyle beraber yeni bir dönem başlıyordu, aynı yıllarda topraklarımızda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin öncülüğünde İkinci Meşrutiyeti ilan ediliyor, 1923’e giden yolda önemli bir eşik geçilmiş oluyordu.

Şosta, henüz 11 yaşındayken Bolşevik Devrimi, Çarlık Rusyasını yıktı. Ne tesadüftür ki besteci bu yıllarda ilk kez Beethoven’ı dinlemiş; ancak kendi deyimiyle “henüz Beethoven’ı sevmeyi öğrenememişti”.

İlerleyen yıllar hem onun hem de ayakta kalmaya çalışan Sovyetler Birliği için sancılı geçecekti. Onlu yaşlarının sonuna doğru müziğe ilgisi artan Şostakoviç, notaları kendi başına öğrenerek 1919’da konservatuvarın armoni ve piyano derslerine devam etmeye başladı. 

Henüz genç yaşında kabına sığmayacağı anlaşılan Şosta müzikte mevcut olanı kabul etmemekteydi. Nasıl ki yaşadığı topraklar yeni bir toplum düzeni kuruyorsa o da müzikte yeniliğin peşindeydi. 

İç savaşın sona erdiği ve Sovyetler Birliği’nin resmen kurulduğu yıl babasını kaybeden besteci, artık ailesini geçindirmek için dönemin modasına uygun biçimde sinema filmlerine piyano ile eşlik edecekti. Uzun yıllar böyle geçinen müzisyen sonraları yaptığı işin kendisine çokça zaman kaybettirdiğini söyleyecekti.

1926 yılında ilk senfonisini tamamlayarak konservatuardan mezun olan Sovyet Besteci, aynı yıl içinde Leningrad Filarmoni’nin eserini seslendirmesiyle dikkatleri üzerine çekti. Yine aynı yılın sonunda tamamladığı, Ekim Devrimi’nin onuncu yılı için Senfonik Poem ile yeteneğini giderek daha fazla ortaya koyduğu bir döneme girdi.

Ülkesi gibi o da 20’leri arayış içinde geçirdi. Taruskin’e göre müzik alanında ilk “avangart” olma özelliğini taşıyan besteci, bu yönüyle Stravinsky gibi çağdaşlarından ayrılarak müzik tarihine imzasını attı. (2)

Dünyada savaş çanları çalmaya başlarken Şostakoviç, 11 Nisan 1935 günü Odesa limanından kalkan Franz Mehring adlı vapurla İstanbul’a geldi. Pek çok sanatçının içinde bulunduğu heyet İstanbul ve Ankara’da çeşitli konserler verdi. 

Türk Beşleri’nden Cemal Reşit Rey ve Ferit Alnar ile dostluk kuran Sovyet Besteci ne ilginç tesadüftür ki 7. Senfonisini yazacağı nota kâğıtlarını Alnar’ın tarif ettiği Papajorjiu mağazasından satın aldı.

Türkiye gezisinin ardından ülkeye dair övgü dolu sözler sarf eden besteci, Türk müzikseverlerin Rus müziğine hâkim olduklarını ve ilerleyen yıllarda kurulacak yakın ilişkiler sayesinde Sovyet bestecilerin de Türkiye’de ilgiyle takip edileceğini kaleme aldı.

Türkiye ziyareti sonrası tamamladığı Mtysenkli Lady Macbeth operası yoğun eleştirilere maruz kaldı. Hâlâ bu eleştirilerin gerçek nedenleri tam olarak açıklığa kavuşmamışken, SBKP’nin Sovyet müziğine yön vermek adına bu eseri özellikle hedef aldığı ileri sürülmektedir. 

“Fireman Shostakovich”

Emperyalist-kapitalist sistemin çelişkilerinden doğan Hitler faşizmi, Sovyet Devrimini boğmak üzere harekete geçtiğinde besteci Kızıl Orduya başvurmuş ancak gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı kabul edilmemiştir. Leningrad’ı terk etmesi istenmesine rağmen neredeyse kuşatma boyunca şehirde kalarak önce Sivil Savunma Gücüne katılmış, sonra da Leningrad Konservatuarı’nın çatısını Alman bombardımanlarına karşı koruyacak itfaiye birliğinde görev almıştır.  

Tam bu dönemde “umudun sesi” olarak adlandırdığım 7. Senfoni’yi yıkıntılar arasında bestelemiştir. 1941’in sonunda tamamlanan eserin provaları 1942’nin Ocak ayında hemen başlamış, ilk kez 5 Mart’ta seslendirilmiştir. Bu konser hem ülke içinde hem de yurt dışına radyo aracılığıyla ulaştırılmıştır. 7. Senfoni’nin ikinci seslendirilişi Moskova’da bizzat bestecinin de katıldığı bir konserde gerçekleşti. Yazar İlya Ehrenburg o günle ilgili olarak “Konser salonundakilerin ve dışarıdakilerin, Alman hava akınlarına karşı çalınan sirenleri adeta duymayıp, sığınaklara girmeyip, senfoninin sonunu ayakta dinlediğini” cümleleri defterine not etti.

Sovyetler Birliği öncülüğündeki müttefiklerin faşizme karşı mücadelesinin bir yansıması olan eser, “Faşizm insanlığa saldırıdır; direneceğiz, yeneceğiz” senfonisi olarak da okunabilir. Bugüne de güçlü bir mesaj taşır: “Faşizme karşı tarafsızlık olmaz.” (3)

Bugün gelinen noktada bu mesajı sahiplenmek ve geleceğe taşımak bizlerin görevidir. Her ne kadar Şostakoviç’i olduğundan farklı gibi göstermeye çalışsalar da onun devrimci kimliği, sosyalizme olan inancı eserlerinde karşımıza çıkmaya devam edecektir. 

“Dikkat: Nasıl Dinlememeli”

Bilsay Kuruç, besteci ile ilgili yalanları çürüttüğü bölüme bu başlığı vermiş. Benim düşünceme göre de Şostakoviç’i “rejim muhalifi” olarak dinlemek en büyük yanlışlardan biridir.

Kapitalizmin icat ettiği rejim muhalifi imajı, Taruskin’in deyişiyle Batı’ya iltica eden Solomon Volkov adındaki muhabirin uydurması. Volkov, Şostakoviç’le hiç konuşmadığı konularla ilgili yazdığı “Tanıklık” kitabında, bestecinin devrimci kimliğini tahrip etmiştir. 

Oysa gerek ailesi gerekse yakın çevresi bu görüşmelerin evde farklı bir konu üzerine yapıldığını; Şostakoviç’e atfedilen sözlerin gerçeği yansıtmadığını, Volkov’un kitabının bütünüyle yalanlar üzerine kurulduğunu belirtmektedir. Şostakoviç’in okumadan imzaladığı sayfalar nedeniyle bu iddiaların gerçek sanıldığı, eşi İrina Şostakoviç’in 20 Ağustos 2000’de The New York Times’a verdiği röportajdan anlaşılmaktadır. (4)

Bize Kalan Miras

Aslında Bilsay Hoca, kitapta Şostakoviç’i çok daha derinlikli biçimde ele alıyor. Bu yazıda ise bestecinin hayat hikâyesinin yalnızca ilk bölümüne odaklandım; önünde uzun ve zorlu bir yol vardı. Ancak Şosta, bu yolda ilerlemekten hiçbir zaman vazgeçmedi.

Beethoven’dan sonra çok az sayıda besteci, politik duruşuyla tarihe adını yazdırabilmiştir. Şostakoviç bu isimlerden biridir. Sosyalizme olan sarsılmaz bağlılığı, çok sesli müziğin sınırlarını tüm halkı kapsayacak biçimde genişletmemiz için önemli bir miras sunar.

Sovyetler Birliği’nin tüm dönemlerinde üretmeye devam eden ve arayışını hiç kaybetmeyen bestecinin eserleri, bugün de aydınlanmanın, laikliğin ve enternasyonalizmin sesi olmayı sürdürmektedir. Özellikle her şeyin piyasalaştığı 2000’li yıllar sonrasında geriye dönüp baktığımızda, Şostakoviç’in eserlerini dinleyen demiryolu işçilerini görmek, geleceğe dair hâlâ bir umudun var olduğunu gösteriyor.

 

NOTLAR

  1. Bilsay Kuruç, Şostakoviç Elli Yıl Sonra, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2025, s.25. 
  2. Kuruç, Age., s.26.
  3. Toscanini’den aktaran Kuruç, Age., s.68. 
  4. https://archive.nytimes.com/www.nytimes.com/library/books/082000shostakovich-memoirs.html  (Erişim tarihi: 20 Ocak 2025)

Related Posts