Dijital çağ tekno-feodal mi? Varoufakis ve Schiller üzerinden bir marksist analiz

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

Karşı karşıya olduğumuz şey feodalizme dönüş değil, sermayenin yalnızca fabrika emeğini değil, boş zamanı, iletişimi, duyguları, bilişsel kapasiteyi ve hatta biyolojik yaşamı kuşattığı ‘Mutlak’ veya ‘Saf’ bir kapitalizm evresidir.

Mustafa Tunçay

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği sona ererken, küresel ekonomi politik derin bir dönüşüm içinde. 2008 Finans Krizi’nin sarsıntıları, COVID-19 pandemisinin hızlandırıcı etkisi ve dijital teknolojilerin üretim ile tüketimi yeniden yapılandırması, bu dönemin belirleyici dinamikleri oldu. Bu gelişmeler, kapitalizmin doğası ve geleceği üzerine teorik tartışmaları da yeniden alevlendirdi.

Geleneksel sanayi kapitalizminin yerini, artık verinin petrolden, algoritmaların makinelerden ve platformların fabrikalardan daha değerli olduğu yeni bir rejim mi alıyor? Bu dönüşüme ne ad verileceği sadece akademik bir tartışma değil; aynı zamanda günümüz sömürü mekanizmalarını çözümlemek ve onlara karşı mücadele stratejileri geliştirmek açısından hayati bir politik sorudur.

Bu makale, Yanis Varoufakis’in “Tekno-Feodalizm” tezini mercek altına almaktadır. Eski Yunanistan Maliye Bakanı ve önde gelen iktisatçı Varoufakis’e göre kapitalizm sona ermiş; Google, Amazon, Meta, Apple ve Microsoft gibi “Bulutalist” (Cloudalist)  teknoloji devleri, piyasa dinamiklerini ortadan kaldırarak dijital derebeylikler kurmuş ve yerini rant odaklı daha karanlık bir sisteme bırakmıştır. Bu hipotez, mevcut dönüşümü kapitalizmden radikal bir kopuş olarak okur. Buna karşılık, Dan Schiller’in “Dijital Kapitalizm” teorisi ise aynı olguyu, kapitalizmin teknolojiyle derinleşen bir sürekliliği olarak yorumlamaktadır.

Varoufakis’in tekno-feodalizm tezini, Marksist politik ekonominin temel kategorileri (değer teorisi, artı değer, kâr, rant, üretim ilişkileri) ışığında eleştirel bir analize tabi tutmak amacıyla ele aldığımız bu yazıda, öncelikle Varoufakis’in “bulut sermayesi” (cloud capital) ve “bulut rantı” (cloud rent) gibi kavramları, Schiller’in dijital kapitalizm analizinin odağındaki neoliberal yapılar, emperyalizm ve metalaşma süreçleriyle karşılaştırmalı olarak irdelenecektir. Ardından, tekno-feodalizm teorisinin kavramsal sınırları, bu teorinin dijital ekonominin maddi altyapısını, ABD Çin rekabeti gibi jeopolitik boyutları ve Küresel Güney’deki emek sömürüsü dinamiklerini yeterince açıklayamadığı üç temel eksen üzerinden tartışılacaktır.

Uzun lafın kısasını en başta belirtelim; Varoufakis’in tespit ettiği semptomları (piyasa gücünün tekelleşmesi, rant odaklılığın artması, kullanıcı verilerinin sömürüsü) doğrularken, bunları açıklamak için öne sürdüğü “feodalizme dönüş” teşhisini ise sorgulamayı hedefliyor. Buradaki temel argüman, yaşanan dönüşümün feodal bir gerileme değil; tam tersine, sermayenin finansallaşma ve dijitalleşme yoluyla mutlaklaştığı, sömürü mekanizmalarının derinleştiği ve birikim mantığının toplumsal yaşamın en mahrem gözeneklerine kadar nüfuz ettiği yeni bir aşama olduğudur: bir “Mutlak Kapitalizm” evresi.

Tekno-Feodalizm tezi: Kapitalizmin Ölümü ve Bulutun Yükselişi

Yanis Varoufakis, Technofeudalism: What Killed Capitalism adlı eserinde, modern tarihin akışında radikal bir kırılma yaşandığını öne sürer. Ona göre sermaye, kendi başarısının kurbanı olmuş ve teknolojik mutasyonlar yoluyla kendini ortadan kaldırarak, yerini yüksek teknolojili bir feodalizme bırakmıştır.

Varoufakis, önce kapitalizme dair bir tanımlama ile başlar ve kapitalizm, klasik tanımıyla iki temel sütun üzerinde yükselir der: Piyasalar ve Kar. Piyasalar, alıcı ve satıcıların “özerk” bir şekilde karşılaştığı, fiyatların rekabet yoluyla belirlendiği mekanizmalardır. Kar ise, “girişimci”in risk alarak ve üretim araçlarını organize ederek elde ettiği, rekabete açık bir gelirdir. Varoufakis, dijital çağda bu iki sütunun da çöktüğünü savunur.   

Varoufakis’e göre Amazon veya Alibaba gibi platformlar birer “piyasa” değil, dijital çağın derebeylikleridir. Geleneksel bir pazarda alıcılar ve satıcılar özgürce etkileşir, fiyatlar arz ve talep ile şekillenir. Oysa bu platformlarda, tek bir efendi (şirket) tüm kuralları koyar; onun algoritmaları kimin ne göreceğini, hangi fiyata maruz kalacağını dikte eder. Amazon’a girdiğinizde, Jeff Bezos’un algoritmik duvarları sizi diğerlerinden yalıtır ve size özel tasarlanmış bir tüketim labirentine hapseder. İşte bu tekelci ve kapalı ortamda elde edilen gelir, rekabetçi bir kar değil, erişim için ödenen bir ranttır.

Bu yeni düzende, geleneksel kapitalistler (örneğin bir oyuncak üreticisi), ürünlerini satabilmek için dijital derebeylerine haraç ödemek zorundadır. Bu haraç, Amazon’un aldığı komisyonlar, Google’ın reklam gelirleri veya Apple’ın App Store kesintileri şeklinde tezahür eder.

Varoufakis’in teorisinin merkezinde “Bulut Sermayesi” (Cloud Capital) kavramı yer alır. Geleneksel sermaye (terrestrial capital), üretim araçlarından (fabrikalar, makineler, robotlar) oluşur ve emek gücünü kullanarak meta üretir. Bulut sermayesi ise, internete bağlı cihazlar, sunucu çiftlikleri ve fiber optik kablolardan oluşan fiziksel bir altyapıya dayanmakla birlikte, işlevi radikal biçimde farklıdır. Bulut sermayesi, bir “davranışsal modifikasyon aracı”dır.

Bu sermaye türü, kullanıcıların (tüketicilerin) arzularını sadece karşılamakla kalmaz, onları üretir, manipüle eder ve yönlendirir. Amazon Alexa, Siri veya Google Asistan gibi yapay zeka arayüzleri, bize ne isteyeceğimizi söyleyen, kararlarımızı bizim adımıza veren ve bizi sürekli bir tüketim döngüsü içinde tutan mekanizmalardır. Varoufakis, bu durumu feodal lordların serfler üzerindeki tahakkümüne benzetir; ancak burada tahakküm kılıç zoruyla değil, algoritmik manipülasyonla sağlanır.   

Varoufakis’in Yeni Sınıfları: Bulutalistler, Vassallar ve Serfler

Tekno-feodalizm hipotezi, toplumsal sınıf yapısının da değiştiğini iddia eder. Geleneksel burjuvazi ve proletarya çelişkisi, yerini daha karmaşık ve hiyerarşik bir yapıya bırakmıştır:

Sistemin tepesinde yer Bulutalistler (Cloudalists) sınıfı mevcuttur. Dijital altyapıyı, algoritmaları ve veriyi kontrol ederler. Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg gibi figürler, modern çağın feodal lordlarıdır. Gelirleri kâr değil, “bulut rantı”dır.   

Bunların hemen altında geleneksel üretim yapan (otomobil, diş macunu, mobilya vb.) ancak ürünlerini satmak için Bulutalistlerin platformlarına bağımlı olan eski burjuvazi, Varoufakis’in deyimiyle “Vassal Kapitalistler” vardır. Bu sınıf, kârının önemli bir kısmını (%30’a varan oranlarda) Bulutalistlere rant olarak devretmek zorundadır. Onlar, feodal hiyerarşide lordlara bağlı vassallar gibidir.   

Bunların altında akıllı telefon kullanan, sosyal medyada gezinen, içerik yükleyen herkes birer “bulut serfi”dir (Cloud Serfs). Serfler, farkında olmadan ve ücret almadan, platformlarda geçirdikleri her saniye ile Bulutalistlerin sermayesini (algoritmalarını) eğitir ve büyütürler. Feodal köylülerin toprakta çalışarak lordun servetini artırması gibi, dijital kullanıcılar da “dijital toprakta” (platformlarda) çalışarak Bulutalistleri zenginleştirir.   

Dijital Kapitalizm Teorisi: Süreklilik, Derinleşme ve Emperyalizm

Varoufakis’in “kopuş” tezine karşılık, Dan Schiller dijitalleşmeyi bir “süreklilik” olarak okur. Schiller, Digital Capitalism (1999) adlı eserinden bu yana, internet ve dijital ağların kapitalizmin temel mantığını ortadan kaldırmadığını; aksine, metalaştırma, kâr maksimizasyonu ve ücretli emek sömürüsünü daha önce dokunulmamış alanlara yayarak güçlendirdiğini savunur.

Schiller, internetin evrimini Soğuk Savaş sonrası ABD hegemonyası ve neoliberal politikaların doğrudan bir sonucu olarak görür. Başlangıçtaki askeri kamusal köklerine rağmen, 1990’larda kasıtlı bir politik dönüşümle özelleştirilen ve ticarileştirilen internet, onun deyimiyle “piyasa mantığının genişlemesi” stratejisinin kilit bir unsurudur.

Dijital ağlar, sermayenin küresel dolaşımını hızlandıran, üretimi en ucuz emek havuzlarına kaydıran ve finansal spekülasyonu yoğunlaştıran temel altyapıyı sağlamıştır. Bu nedenle, Schiller’e göre dijitalleşme kapitalizme yabancı ya da onu ortadan kaldıran bir güç değil; tam tersine, kapitalizmin içsel krizlerini aşmak ve egemenliğini pekiştirmek için geliştirdiği bir araçtır.

Schiller’e göre dijital kapitalizm, metalaşma sürecinin daha önce piyasa dışı kabul edilen alanlara –eğitim, kültür, iletişim ve kişisel veriler– nüfuz etmesidir. Bu, Varoufakis’in “piyasaların ölümü” tezinin aksine, “her şeyin piyasalaşması” anlamına gelir. Schiller bu süreci üç temel eksende analiz eder:

İnternet, bilginin kamusal bir mal olmaktan çıkarılarak fikri mülkiyet rejimleri ve erişim duvarları (paywalls) aracılığıyla ticarileştirilmesini hızlandırmıştır. Bilgi bir metadır ve bunu tehdit eden her hareket, ne kadar geniş kamuoyuna sahip olursa olsun cezalandırılmalıdır, nitekim Aaron Swartz örneği bize bunu göstermiştir.

Teknoloji şirketleri ile devlet (özellikle ABD istihbarat ve güvenlik aygıtı) arasındaki simbiyotik ilişkiyi vurgular. Bu ittifak, sadece tüketici manipülasyonu için değil, aynı zamanda politik kontrol ve emperyalist tahakküm için de işler. Dolayısıyla Schiller, Varoufakis’in “özerk derebeylikler” olarak tasvir ettiği teknoloji devlerini, ABD devlet iktidarıyla organik bağları olan aktörler olarak görür.

Dijital Kapitalizmde Sınıf ve Emek

Schiller için sınıf mücadelesi ortadan kalkmamış, aksine küresel bir boyut kazanmıştır. Dijital kapitalizm, “dijital emek” sömürüsüne dayanır. Bu sömürü sadece yazılımcıları değil, çağrı merkezi çalışanlarını, gig ekonomisi işçilerini ve Küresel Güney’deki maden işçilerini de kapsar. 

Schiller’in çerçevesinde, teknoloji, emeği disipline etmek, sendikasızlaştırmak ve güvencesizleştirmek (precarity) için kullanılan bir sınıf savaşı aracıdır. Bu bakış açısı, bugün gerçeklikte de, Varoufakis tezinin aksine kullanıcıları “serf” olarak tanımlayıp üretim sürecindeki işçileri ikincil plana atmasına bir alternatif sunar.   

Varoufakis ve Schiller arasındaki temel ayrım, dijital dönüşümü yorumlarken “öz” ile “biçim” arasında kurdukları teorik öncelikten kaynaklanır. Varoufakis, kapitalist üretim ilişkilerinin yerini yeni ve farklı bir ilişki biçimine (feodal benzeri bir tahakküm) bıraktığını savunarak, sistemde niteliksel bir kopuş olduğunu iddia eder. Onun odağı, platformların yapısı, mülkiyet rejimleri ve değişen sınıf ilişkileri gibi biçimsel dönüşümlerdir. Schiller ve diğer geleneksel Marksist eleştirmenler ise, dijital teknolojilerin üretim ilişkilerinin özünü, yani meta üretimi, artı değer sömürüsü ve sınıf çelişkisini, ortadan kaldırmadığını; aksine bu ilişkileri küresel ölçekte yaygınlaştırdığını vurgular. Bu nedenle Schiller için dijitalleşme, kapitalizmin nicel bir genişlemesi ve derinleşmesidir.

Tekno-Feodalizm Tezinin Marksist Eleştirisi: Rant, Değer ve Emek

Varoufakis ile Schiller arasındaki teorik kırılma, kapitalist üretim tarzının dijital evrimine ilişkin iki radikal farklı okumaya işaret eder. Varoufakis, tarihsel materyalist çerçevenin dışına çıkarak (ki zaten marksist değildir), artı-değer sömürüsüne dayalı kapitalist birikim rejiminin sona erdiğini ve yerini, temel gelir modu olarak “kar”ı değil “bulut rantı”nı alan, piyasa ilişkilerinin yerini algoritmik derebeyliklere bıraktığı bir tekno-feodal düzene geçildiğini öne sürer. Bu sistemde sınıf çelişkisi, üretken emek-sermaye çelişkisinden ziyade, bulutalist lordlar ile onlara dijital topraklarında yaşama izni karşılığında veri ve dikkat sunan bulut serfleri arasındadır. Devlet ise bu yeni feodal yapıya boyun eğmiş bir vassal konumuna indirgenir.

Buna karşılık Schiller ve geleneksel Marksist eleştiri, dijital dönüşümü kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliği ve radikalleşmesi olarak yorumlar. Bu perspektiften dijitalleşme, kapitalizmi “mutlak” hale getirerek, kar mantığını (rantı da bu birikim sürecinin bir türevi olarak) küresel ölçekte yaygınlaştırır. Tekelleşmiş piyasa yapıları, sömürünün yeni biçimlerini (prosumer’ın üretken emeğinin metalaşması gibi) geliştirirken, asli sınıf çelişkisi sermaye ile üretken, bilişsel ve hizmet emeği arasında varlığını sürdürür. Devlet, sermaye birikiminin aktif bir düzenleyicisi ve tekelci sermayenin küresel emperyalist çıkarlarının hamisi rolünü oynamaya devam eder. Dolayısıyla, iki teori arasındaki bu ayrım, yalnızca tanımsal bir farklılık değil, mevcut sömürü mekanizmalarının niteliği ve buna karşı mücadelenin stratejisine dair derin bir politik ayrışmayı temsil eder.

Rant ve Artı-Değerin Diyalektiği

Varoufakis’in en temel teorik hatası, rantı kapitalizm dışında ve karın antitezi olarak konumlandırmasıdır. Oysa Marx’ta rant, feodal bir kalıntı değil, kapitalist üretim tarzının içsel ve zorunlu bir bileşenidir. Kapital’in üçüncü cildinde açıklandığı gibi, rant, faiz ve ticari kâr, tümü aynı kaynaktan, işçi sınıfının yarattığı toplam artı değerden, beslenir; toprak sahibi (ya da günümüzde platform sahibi), mülkiyet tekelini elinde tutarak, üretim sürecine doğrudan katılmasa dahi bu artı değer havuzundan pay alır. 

Dolayısıyla Varoufakis’in, tüm tespitlerini doğru kabul etsek bile, “karın yerini rantın alması” tezi, kapitalizmin sona erdiğini değil, artı değerin sanayi sermayesinden platform/rantiye sermayesine doğru yeniden dağıldığını gösterir. Eğer kapitalizm gerçekten öldüyse ve üretimde artı değer yaratılmıyorsa, “bulutalistlerin” el koyduğu devasa rantların kaynağı nedir? El konulan donmuş emek yoktan mı var olmuştur, sadece platformlarda gezen insanların izleyici emeğinden mi ibarettir, yoksa klasik üretimin getirdiği sonucun paylaşımımı mıdır? Bu gelirlerin kökeni, nihai tahlilde, “vassal kapitalistlerin” fabrikalarında, madenlerinde ve lojistik ağlarında üretilen artı değerdir. Bu basit gerçek, sistemin özünde kapitalist üretim ilişkilerinin sürdüğünü kanıtlar. Teknoloji tekellerinin aşırı kârlarını Marx’ın “diferansiyel rant” kavramıyla açıklanabilmektedir: teknolojik üstünlük, ağ etkileri ve fikri mülkiyet tekelleri sayesinde rakiplerine karşı göreli bir verimlilik avantajı elde eden bu şirketler, söz konusu aşırı kârları bir tür “teknolojik rant” olarak tahsil eder. Ancak bu mekanizma, feodal bir haracın değil, kapitalist rekabet ve tekelleşme dinamiğinin doğrudan bir ürünüdür. Özellikle fikri mülkiyet hakları, giriş maliyetinin yüksekliği ve ölçek sorunu ile Varoufakis’in “Bulutalist” diye adlandırdığı alanda tekelci bir piyasa oluştuğu nettir.

Serflik, İzleyici Emeği, Üretken Emek ve Artı Ürünün Dağılımı

Tarihsel serflik, toprağa bağlılık, hareket kısıtlaması ve ayni rant ödemesiyle tanımlanır. Oysa sosyal medya kullanıcıları biçimsel olarak “özgür”dür. Bu nedenle, Christian Fuchs gibi eleştirmenler bu ilişkiyi açıklamak için Dallas Smythe’in “izleyici metası” kavramına başvurur. Bu analize göre, kullanıcılar serf değil, üretken işçilerdir (prosumers).

Facebook veya Google’da geçirdikleri zaman (“playbour” ya da “play labour”: oyun ve emeğin kaynaşması), platformlar tarafından ham veriye dönüştürülür ve reklam verenlere satılan bir metaya işlenir. Dolayısıyla burada üretilen, feodal bir haraç değil, kapitalist bir metadır (veri ve dikkat). Kullanıcılar, gerçekleştirdikleri ücretsiz emek ile platform sahipleri için doğrudan artı değer yaratır. Bu ilişki, feodal bir bağımlılıktan ziyade, sömürünün boş zamanı ve gündelik yaşamı kuşatan bir kapitalizm genişlemesini temsil eder.

Marksist değer teorisinin temelinde, değerin soyut insan emeği tarafından yaratıldığı gerçeği yatar. Varoufakis’in “serf” analojisi, tam da bu noktada sorunludur; zira dijital ekonominin maddi altyapısını inşa eden ve işleten devasa işçi sınıfını, biz yazılımcıları, veri merkezi teknisyenlerini, lojistik ve depo emekçilerini görünmez kılar. Örneğin bir Amazon depo işçisi veya bir Uber sürücüsü, feodal bir serf değil, emeğini satmak zorunda kalan, algoritmik denetim altında çalışan ve doğrudan artı değer üreten bir proleterdir. Dolayısıyla, tekno-feodalizm tezi, dijital kapitalizmin bu somut ve yaygın sömürü ilişkilerini, tarihsel açıdan yanıltıcı bir feodal metaforun ardına gizleme tehlikesini de diğer tüm eleştirilerle beraber, taşır.

Ayrıca feodalizm, teknolojik durgunluk ve artı ürünün lüks tüketim veya savaşa harcanmasıyla karakterize edilir; feodal lordlar, birikimi verimli yatırımlara dönüştürmek yerine şatolara veya ordulara aktarırdı. Oysa bugünün teknoloji devleri (“Bulutalistler”) tarihin en yüksek sermaye yatırımlarını gerçekleştirmektedir. Yapay zeka altyapıları, kuantum hesaplama, otonom sistemler ve robotik için harcanan yüz milyarlarca dolar, feodal bir rehavetin değil, şiddetli bir kapitalist yarışın göstergesidir. Google, Microsoft ve Amazon gibi şirketler, birbirlerinin piyasasını ele geçirme tehdidi altında sürekli olarak “sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine” yatırım yapmak zorundadır. Marx’ın “birikim için birikim, üretim için üretim” ilkesi, burada her zamankinden daha belirgin biçimde işlemektedir.

Tekno-Feodalizm Tezinin Görmedikleri

Varoufakis’in “Bulut” metaforu, dijital ekonominin maddi temelini ve coğrafi gerçekliğini perdeleyerek tehlikeli bir soyutlamaya yol açar. İnternet, havada asılı bir soyutlama değil; okyanus tabanındaki kablolar, devasa enerji tüketen veri merkezleri ve uydulardan oluşan somut bir fiziksel makinedir.

Bu makinenin işleyişi ise kaçınılmaz olarak Küresel Güney’in kaynaklarına ve emeğine bağımlıdır. Akıllı telefonlar ve sunucular gibi dijital altyapının hayati bileşenleri için gerekli olan kobalt, lityum ve nadir toprak elementleri, Kongo ve Bolivya gibi bölgelerde vahşi koşullarda çıkarılmakta; bu süreç, “serflik” değil, açık bir kolonyal yağma ve modern kölelik biçimini temsil etmektedir. Geçtiğimiz günlerde Musk’ın Bolivya için söyledikleri hakkında da bunu tekrar hatırlayabiliriz.

Schiller’in de altını çizdiği gibi, ABD merkezli teknoloji tekelleri, Küresel Güney’in ucuz emeğini ve kaynaklarını sömürerek dijital rantlarını maksimize ederler. Dolayısıyla Varoufakis’in feodalizm tezi, dijital kapitalizmin bu emperyalist hiyerarşisini ve Güney’den Kuzey’e akan değer transferini kavramakta yetersiz kalır.

Varoufakis, devletlerin gücünü yitirerek Bulutalistlere boyun eğdiği tezini savunur. Ancak gerçekte, özellikle ABD başta olmak üzere devletler, teknolojik inovasyonun stratejik mimarı ve finansörü olarak merkezi bir rol oynamaktadır. İnternet, GPS, dokunmatik ekran ve yapay zekâ algoritmaları gibi temel teknolojiler, büyük ölçüde DARPA gibi kamu kurumlarının fon ve hedef odaklı araştırmalarıyla geliştirilmiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın, yapay zeka için bahsettiği yarım trilyon dolarlara varan altyapı yatırımı sözleri ve Intel’in batmaktan kurtarılması da devletin nasıl da bir finansör ve mimar olarak yer aldığını bize gösteriyor. 

Ayrıca, güncel jeopolitik dinamikler devletlerin teknoloji şirketlerini stratejik birer araç olarak kullandığını ortaya koyar. ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü “çip savaşları”, Huawei yasakları, TikTok’a yönelik baskılar, DeepSeek kısıtlamaları devlet ile tekelci sermaye arasındaki ilişkinin feodal bir kopukluk değil, organik ve diyalektik bir bütünlük olduğunu gösterir. Devlet, teknoloji tekellerinin aynı anda hamisi, düzenleyicisi ve başlıca müşterisi konumundadır; Amazon ve Microsoft’un Pentagon ile yaptığı milyar dolarlık bulut sözleşmeleri bu simbiyotik ilişkinin somut örneklerinden yalnızca biridir.

Tekno-feodalizm tartışmalarında sıklıkla göz ardı edilen bir diğer boyut, dijital kapitalizmin ekolojik maliyetidir. “Bulut” kavramı, temiz ve ağırlıksız bir çağrışım yapsa da, dijital altyapı küresel elektrik tüketiminin önemli bir kısmından sorumludur. Bitcoin madenciliği, yapay zeka modellerinin eğitimi (LLM’ler) ve veri merkezlerinin soğutulması, devasa su ve enerji tüketimi gerektirir. Kapitalist büyüme mantığı (sonsuz veri birikimi), gezegenin fiziksel sınırlarıyla çatışmaktadır. Varoufakis’in analizi, bu maddi çelişkiyi yeterince vurgulamaz.

Varoufakis’in “serf” benzetmesi yalnızca teorik bir hata değil, aynı zamanda politik açıdan yanıltıcı ve zayıflatıcı bir çerçeve sunar. İşçi sınıfını “serf” olarak tanımlamak, onun kapitalist üretimdeki asıl gücünü –üretimi durdurma kapasitesini– teoride görünmez kılar. Tarihsel serflerin efendilerine karşı başvurabileceği temel eylem isyanken, işçi sınıfının kolektif gücü, üretim sürecindeki merkezi konumundan kaynaklanır. Varoufakis’in önerdiği “Bulut İsyanı” veya tüketici boykotları gibi yaklaşımlar, sistemsel bir sorunu bireysel tüketim tercihlerine indirgeme eğilimindedir. Oysa Marksist perspektif, gerçek dönüşümün “kullanıcı” değil, “üretici” kimliğiyle, yani işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle mümkün olduğunu savunur. Nitekim Amazon depolarındaki sendikalaşma hareketleri veya Google’da çalışanların örgütlenme çabaları, mücadelenin halen sermaye-emek çelişkisi ekseninde yürüdüğünü ve “serf” pasifliğinin aksine, işçi sınıfının aktif dönüştürücü potansiyelini ortaya koymaktadır.

Tez; Analitik, Politik, Tarihsel Olarak…

Yanis Varoufakis’in tekno-feodalizm hipotezi, dijital tekellerin yarattığı distopik kapitalizmin, iktidarın aşırı yoğunlaşmasını ve bireyin algoritmik tahakküm karşısındaki çaresizliğini betimlemek için etkileyici bir metaforik çerçeve sunar. Bu çerçevenin önemli bir bileşeni olan “bulut sermayesi” kavramı, üretim araçlarının artık yalnızca metaları değil, aynı zamanda insanın kendisini ve davranışlarını da üreten bir iktidar teknolojisine dönüştüğünü ortaya koyması bakımından değerli bir açıklama çabasıdır

Varoufakis’in “kapitalizmin öldüğü” iddiasının Marksist bir perspektiften bakıldığında sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Bu iddia, öncelikle analitik olarak temelsizdir; zira rant, kârın zıddı değil, artı değerin bir türevi olup teknoloji devlerinin zenginliği kapitalist sömürünün ortadan kalktığını değil, aşırı yoğunlaştığını kanıtlar. Tarihsel açıdan da feodalizmle kurulan analoji çöker; feodalizm askeri zor ve teknolojik durgunluğa dayanırken, dijital ekonomi piyasaya bağımlılık (“ekonomik zor”) ve sürekli teknolojik devrim üzerinde yükselmektedir. Dahası, tezin politik olarak tehlikeli bir sonucu vardır: işçi sınıfını “serf” olarak yeniden tanımlamak, sınıf mücadelesinin odağını üretimden tüketime kaydırarak anti-kapitalist mücadelenin stratejik hedeflerini bulanıklaştırır. Bu nedenle, mevcut dönüşümü anlamak için Dan Schiller’in “Dijital Kapitalizm” teorisi ve ilgili eleştirel katkılar daha sağlam bir zemin sunar. Karşı karşıya olduğumuz şey feodalizme dönüş değil, sermayenin yalnızca fabrika emeğini değil, boş zamanı, iletişimi, duyguları, bilişsel kapasiteyi ve hatta biyolojik yaşamı kuşattığı “Mutlak” veya “Saf” bir kapitalizm evresidir..

 

Related Posts