Emperyalizm kendini diretirken

Öne Çıkanlar Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

İkinci Dünya Savaşının arkasından yeni bir emperyalizm görüyoruz. Kolektif emperyalizm demeyi öneriyorum bu döneme. Aynı döneme farklı isimleri koyanlar da var tabii. Bir de kolektif emperyalizm terimini kullanıp ona başka anlamlar yükleyenler var. Bu yazıda anlaşıldığı haliyle kolektif emperyalizm döneminde artık ulus “devletler arasında silahlı rekabet” ilkesiyle işleyen bir sistem görmüyoruz. Yani Amerika’ya bir yere gidip, bayrak dikip “buraya İngilizler, Fransızlar vs. giremez” demiyor. 

Prof. Dr. Ali Murat Özdemir

Emperyalizm her zaman etkindir ancak her zaman güncel siyasi ya da akademik tartışmaların merkezine oturmaz. Burjuva hegemonyasının güçlü olduğu dönemlerde ya sermaye faaliyetinin diğer yıkıcı biçimleriyle birlikte gözden kaybolur ya da ilgisizliğe mahkûm bırakılır. Hatta “emperyalizm diyen milliyetçilik der” gibi veciz sözlerin baskısı altında istenmeyen konu ilan edilir. 

Okumakta olduğunuz çalışma emperyalizm kuramları üzerine bir çalışma değildir; daha ziyade çevremizi ve ülkemizi yakan emperyalist faaliyetin ne olup olmadığı hakkında bir denemedir. Çalışma öncelikle emperyalizmi en üst soyutlama düzeyinde tanımlamayı hedeflemektedir. İkinci olarak kapitalist birikimin dönemleri ve uluslararası işbölümünün mekanları içerisinde emperyalizmin aldığı biçim ve onun en son formu olan kolektif emperyalizmin krizi ele alınacaktır. 

 

I. Emperyalizm nedir

Emperyalizm kapitalist üretim tarzının egemen olduğu dönemde karşılaştığımız bir el koyma biçimidir. Kapitalist el koyma biçimlerinden birisidir. Onu diğer kapitalist el koyma biçimlerinden ayıran şey kapitalist devlet iktidarının kullanım pratiklerinde ortaya çıkar. Öyleyse emperyalizm her durumda kapitalizmin ve kapitalist devletin ürünüdür. Kapitalizmin en son aşaması değildir, kapitalizmin bütün aşamalarında mevcuttur. Bu kapsamda bir üretim tarzı olarak kapitalizmin İngiltere’de egemen olup -olduğu anda da İngiliz sömürgeciliğinin imkanlarını kullanarak küreselleşmeye başlamasıyla- var olmaya başlamıştır. 

Tekrar edelim: Emperyalizm, kapitalist sermaye birikim sürecinin farklı dönemlerinde farklı biçimler ve yordamlar alan, kapitalist üretim ve iktidar ilişkilerinin yapısından kaynaklanan, küresel ölçekli bir el koyma biçimidir. Söz konusu el koyma edimi en son tahlilde şiddetle desteklenen (ya da şiddet kullanma imkanını her daim barındıran) hukuki, siyasi ideolojik yordamlar içerir, yani kapitalist birikim sürecinde gerçekleştiği haliyle emperyalizm belli bir dönemin pratiklerine ve hukuki-siyasi biçimlerine mahkûm değildir; pek çok durumda cinayet, alçaklık ve korkaklık içeren şiddet biçimlerine başvursa da verili bir anda kullandığı müdahale araçları ve pratikleriyle tanımlanamaz. 

Emperyalist faaliyetten esas olarak yararlanan merkez kapitalist ülkelerdir, küresel ölçekli değer aktarımının son durağı bu toplumlardır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yapısından kaynaklanan, küresel ölçekli bir el koyma biçimi olarak emperyalist pratikler merkez kapitalist ülkelere küresel ölçekte (kapitalist sömürü biçimleriyle elde edilen) -artı- değer aktarımına odaklanır. Ancak emperyalizmin piyasa ilişkileri yoluyla harekete geçirilen üretim araçlarının yordamından başkasına ihtiyaç duymayan bir sömürü/el koyma türü olduğu da düşünülmemelidir. Her şeyden önce emperyalist kapitalist toplumsal düzeneklerin yeniden üretimi piyasalarca koordine edilen sözleşme esaslı ilişkilerle sınırlı değildir. Örnek vermek gerekirse, en önce, sermaye grupları stratejilerini normlar üzerinden belirlemezler; rüşvetse rüşvet, iç savaş çıkarmak gerekirse o. Sonra, Uluslararası Para Fonu gibi örgütler, kredi ihtiyacı içindeki toplumsal formasyonların yatırım politikalarını merkez ülkelerin talepleri doğrultusunda biçimlendirirler, onları birbiriyle rekabet edecek şekilde kâr oranlarının düştüğü sektörlere iterler. Üçüncü bir örnek isterseniz emperyalist rantlar vardır, yani paranızın gücüyle değil savaş gemilerinizin sayısıyla, radar ve füzelerinizin gücüyle müdahale edebildiğiniz rantlar. Söylemeye gerek yok bu listeye daha pek çok kalem eklenebilir.

Öyleyse kapitalist üretim tarzının egemen olduğu dönemde karşılaştığımız bir el koyma biçimi olarak emperyalizm, emperyalist devletlerin iktidarının kullanılması yoluyla, hem piyasalara içkin güç eşitsizliklerini hem de piyasa-sözleşme ilişkisinin ötesindeki ilişki türlerini kullanarak merkez ülkelerde sermaye birikimini (kar oranlarının düşmesi eğilimsel yasasına karşı eğilimleri) destekleyen bütün ideolojik, siyasi ve iktisadi faaliyeti içerir. Söz konusu faaliyet açık savaş faaliyeti olabileceği gibi akademik casusluk, etki alanı yaratma, önceki operasyonlarda kullanılan işbirlikçileri başka yere kaçırma, kaçana kaçtığı ülkede ya da başkasında iş bulma, adli yardımda bulunma, emperyalist politikalarla uyumlu nefret nesneleri üretme, burs verme, yayın yapma olanağı sağlama, meclise millet vekili sokmaya yarayacak ittifakların imkanını sağlama, bilgi verme, özgürlük savaşçısı ilan etme, değerli bilim adamı ya da çok müthiş romancı yapma, iftira atma, gizli ilişkileri açığa çıkarma, zehirleme, övme gibi günlük hayatın içine sızan küçük dokunuşlar da içerebilir. Söz konusu faaliyet her zaman müdahale edilen ülkelerde sınıfsal pozisyon ya da başka şeyler gereği işbirliğine yakın kesimlerden adam devşirme, müttefik bulma gibi uzantılara sahiptir, bir başka deyişle emperyalistler emperyalist ülke yönetici sınıfının bir kısmıyla sınırlı değildir. 

 

II. Emperyalizmin yüzleri

Emperyalizmin ne olduğuna ilişkin birtakım saptamalar yaptık. Şimdi emperyalizmi sermaye birikiminin dinamikleri ve uluslararası işbölümünün yapısına dayanarak incelemeye çalışalım. Yaptığımız saptamalardan birisi emperyalizmin son aşama olmadığı, aksine kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucu olarak, söz konusu üretim tarzıyla, dolayısıyla ona ait birikim dönemlerinin özgün siyasal biçimleriyle birlikte var olduğuydu. Şu durumda “cinayet” ya da “ilgili toplumlar içerisinden müttefik edinme” pratiklerinde olduğu gibi emperyalizmin bütün zamanlarında ortak olan unsurlar bulmak mümkün olacağı gibi, her birikim döneminde, (“entegrasyon projeleri”, uluslararası kurumlar, “devletin uluslararasılaşması”, “insan hakları söylemi esaslı hukuk ideolojisi” gibi) o döneme özgün emperyalist faaliyet tarzları saptamak da mümkün olacaktır. 

II.A. Klasik Emperyalizm

Emperyalizmin dönemleri kabaca ikiye ayrılabilir. Bunlardan ilki klasik emperyalizm dönemidir. Klasik çağında gördüğümüz haliyle emperyalizm “ulus devletler arasında silahlı rekabet” esasıyla işler. Kimilerine göre klasik emperyalist dönem 1870’lerde sermaye ihraç süreciyle başlamıştır. Ancak okumakta olduğunuz çalışma emperyalizmin sermaye ihracını esas almamaktadır. Çalışma esas olarak “emperyalist devlette hukuksal olarak kendi sistemini ihraç etme becerisinin ortaya çıkmasını” yani “emperyalist devletin kendi ülkesinde başlayan sermaye çevriminin yurt dışında da aynı (ya da benzer) kurallarla devam etmesini sağlayacak düzeneğin inşasını” başlangıç noktası olarak kabul etmektedir. Zira yukarıda da belirtildiği gibi emperyalizm hem piyasalara içkin güç eşitsizliklerini hem de piyasa-sözleşme ilişkisinin ötesindeki ilişki türlerini kullanarak merkez ülkelerde sermaye birikimini destekleyen bütün ideolojik, siyasi ve iktisadi faaliyeti içerir. Bu kapsamda klasik emperyalizmin ilk örneklerinden birisi, belki de ilki, bizde Balta Limanı ve arkasından gelen Tanzimat’la başlayan süreçtir. Arkasından gelen Nanking (1843), -kendi mallarını kalitesiz bulan, niteliksiz bulan Çinlilere afyon satarak gümüş açığını telafi etmeye çalışan- İngiliz idaresinin emperyalizm dediğimiz el koyma biçimiyle sonuçlanan bir başka edimidir. 

Yani klasik emperyalizm -daha erken başlamadıysa eğer- yaklaşık 1840’lardan başlayarak 1945’e kadar sürmüştür. Tekrar edelim: Bu dönemde uluslararası ilişkilerin belirleyici ilkesi savaştır. Klasik emperyalist dönemde dünya yüzeyi silahlı “ulus devlet imparatorlukları” arasında bir alan rekabetine dönüşmüştür. Söz konusu rekabet, işgücü, hammadde, piyasa, toprak gibi unsurların tümünü kapsamaktadır. Örneğin gidersin Zulu ülkesini kahredersin, bu toplumun kahraman çocuklarını rayları köleler tarafından sökülüp takılarak ilerleyen zırhlı trenin üzerindeki makinalı tüfeklerle katledersin, sonra oraya bayrağını dikersin. Bu insanların hayvanlarını tarlalarını dağıtırsın; babalarını öldürdüğün çocukları elmas madenlerinde köle gibi kullanırsın ve “beyaz adamın yükü” olarak kendi kiliselerini yazını ve hukukunu buraya tanıtırsın. Ve dersin ki “buraya Fransız şirketleri, Alman şirketleri vs. giremez”. Gayet basit. Dışarıda bıraktıkların da (Fransızlar, Hollandalılar, Almanlar, İtalyanlar vs.) aynısını yaparlar; gider başka bir yere bayrak dikerler, “buraya İngiliz şu-bu şirketleri giremez” derler.  

Buharin, klasik emperyalizmin -her şeyden önce sermayenin organik bileşiminden kaynaklı sorunlar nedeniyle- deneyimlediği çeşitli kapitalist çelişkileri uygun ve istikrarlı bir şekilde erteleyemeyeceğini 1915’te söylemişti. Lenin ve Buharin, -bu noktada Hilferding’e paralel bir şekilde- savaşı; merkezdeki sermayenin realizasyonu sürecinde, merkezî ekonomiler arasında (azalan kârlar yasası nedeniyle) artan rekabetin ifadesi olarak yorumladılar. Söz konusu rekabet mamul ürünlere derç edilmiş emeğin tüketilmek suretiyle toplumsallığının onay görmesi için çevresel toplumsal formasyonların zorunlu katılımının sağlanması esasında işleyen işgal dalgaları boyunca dünyaya yayılmaktaydı. Kısaca belirtilen bu düzenek iki tane dünya savaşına mal olmuş ancak rekabet halinde olan ülkeler arasında “uygun ve istikrarlı” bir sömürge paylaşımı ile sonuçlanmamıştır. 

 

II.B. Kolektif emperyalizm

İkinci Dünya Savaşının arkasından yeni bir emperyalizm görüyoruz. Kolektif emperyalizm demeyi öneriyorum bu döneme. Aynı döneme farklı isimleri koyanlar da var tabii. Bir de kolektif emperyalizm terimini kullanıp ona başka anlamlar yükleyenler var. Bu yazıda anlaşıldığı haliyle kolektif emperyalizm döneminde artık ulus “devletler arasında silahlı rekabet” ilkesiyle işleyen bir sistem görmüyoruz. Yani Amerika’ya bir yere gidip, bayrak dikip “buraya İngilizler, Fransızlar vs. giremez” demiyor. Aksine, “bir ülkenin birden çok uluslararası şirkete dükkânın kapısını açtığı; bir çok uluslu şirketin de sermaye birikimi için, kendi emperyalist ülkesi ve onun sömürgeleriyle sınırlı kalmayıp, dünyanın her tarafında kendi ülkesindeymiş gibi, kendi ülkesiyle benzer hukuk düzenekleri (ideolojileri) içerisinde, kendi ülkesine benzer hukuk sistemleri önünde, kendi ülkesiyle benzer devlet yapılarının sağladığı imkanlarla faaliyet göstermesi” esasında işleyen yeni bir düzen var. Aynı anda iki ayrı uluslararasılaşma süreci devrede: Bir yanda sermayenin yeni bir formda, hızda, ölçekte uluslararasılaşması; diğer yanda devlet biçiminin (yani makbul devlet formlarının) uluslararasılaşması! 

Bu kolektif emperyalist düzende başat (hegemon) devletin önce adı sonra da rolü değişiyor. Yeni hegemon devlet kim? Amerika Birleşik Devletleri. Klasik emperyalist düzenin -bir önceki sistemin- hegemon devleti İngiltere. Daha önce dediğimiz gibi klasik emperyalist düzenin, İngiltere döneminin, temel ilkesi savaş: Emperyalist devletler arası silahlı rekabet. Oysaki kolektif emperyalist düzenekte sömürü, birden çok “çok uluslu şirketin” faaliyetiyle, büyük ölçekli entegrasyon projeleri ve/veya serbest ticaret düzenekleriyle, büyük bir alanda gerçekleşiyor. Büyük şirketler için değerlenme (artı-değer temellük etme) süreçleri aynı anda birden çok merkez-kapitalist ülkeden başlayıp -pek çok durumda- çevre ülkelerde yatırıma dönüşüp ABD-Avrupa-Japonya ekseninde realize olma durumuyla sonuçlanıyor.  

 

Fordist Dönemde Kolektif Emperyalizm

Gelin kolektif emperyalist dönemi alt bölümlere ayıralım. Birincisi Avrupa ve Amerika’nın toplumsal verimliliğin ve üretkenliğin dünyanın geri kalanından daha fazla olduğu ve kar oranlarında artışın gözlemlendiği dönem. Birinci dönemde Avrupalı işçiler iyi ücreti alsalar bile yüksek verimlilik nedeniyle merkez kapitalist ülkelerin rekabet gücü düşmüyor. Ondan ötürü bu dönem merkez kapitalist ülkelerde hem çalışan insanların hem de kar peşinde koşan şirketlerin iyi hatırladığı bir dönem: Altın çağ da diyorlar söz konusu zaman dilimine. 

1970’lerin başında sona erdiği kabul edilen Altın çağdan sonra on-on iki senelik bir yapısal kriz çağı var emperyalist ülkeler için. Söz konusu buhranlı dönemde sistem önce kendi krizini elindeki imkanlarla atlatmaya çalışıyor. Bir başka deyişle “altın çağın” sosyal uzlaşıya dayalı fordist sistemi ve onun grev, sosyal haklar, kitlesel pazarlık gibi kurumları yerinde duruyor. Derken sistem elindeki araçlarla karlılığın bitmesinden kaynaklanan yapısal sorunlarını çözemediğini kanıtlıyor. 

 

Neo-liberal birikim döneminde kolektif emperyalizm

Yine aynı buhran döneminde sermaye kaçışı dediğimiz bir başka süreç devreye giriyor: Sanayideki üretkenlik ve verimlilik artışı, sosyal haklarla donanmış merkez ülke emekçilerinin sosyal mücadelesinin gerçekleştirdiği ücret artışının ardında kaldıkça, merkez ülkelerde mukim sermaye öbekleri, emek sömürüsünün çok daha kolay olduğu ülkelere doğru hareket ediyor. “Kaçan” sermaye grupları için karlılıktaki düşüş tersine dönüyor. Kalanlar da (gidenle kalan organik olarak aynı sınıfsal ilişkinin bir parçası aslında, sermayedar sınıfı demek daha doğru) daha sonra neo-liberalizm olarak adlandıracağımız piyasa eksenli sertlik politikaları için hükümetlerini harekete geçirmenin yollarını buluyor. Fordist uzlaşı çöküyor ve 1980’lerden sonra (1970’ler boyunca az-gelişmekte olan ülkelerde denenmekte olan) neo-liberal sınıf politikaları merkez ülkelerde esas belirleyen haline dönüşüyor. 

Kabaca söylersek, neo-liberal dönemde Avrupalı kapitalistler artık ücret talepleri kendileri için sorun olan işçilere dönüp “bu koşullar altında biz sizi sömürmeyeceğiz, üçüncü dünyanın başka yerdeki işçilerini sömüreceğiz. Çünkü sizi sömürmek, istediğiniz fazla ücretler nedeniyle anlamsız hale geldi” diyeceklerdir. Aynı dönemde üretken sermayenin önemli bir bölümü daha ucuz küresel emek kaynaklarına yönelecektir. Bu yolla bir dönem sermayenin organik bileşiminin son derece düşük olduğu bir takım Asya ülkelerinde yeni sanayileşen ülkeler dalgası ortaya çıkacaktır. İlk önce Güney Kore, Singapur, daha sonra Malezya, ondan sonra Endonezya, nihayetinde 1994’ten sonra Çin. 

 

Neo-liberal birikim rejiminin krizi ve kolektif emperyalizm

Kolektif emperyalist faaliyet neo-liberal dönemde artık bir dönem üçüncü dünyaya ait olan yerlerin korumasız emek gücüne yerli kapitalist sınıfı taşeronlaştırarak yönelmiş durumda. Ancak 2008’den sonra sermaye için bu mutlu dönemde bitiyor. “Neden” diye sorabiliriz. Üçüncü dünyanın savunmasız emek gücü potansiyellerini işletmenin bir bedeli var çünkü. Her kaçış yeni yerel piyasalar, yerel markalar yaratarak bir dönem ucuz olan emek gücü havzalarında emekçilerin örgütlenme kapasitesini artırıyor. Taşeron “yerli ortaklar” kendi markaları olan işletmelere dönüşüyor. Yani bağımlı kapitalist gelişim şişede durduğu gibi durmuyor. Şunu da akılda tutmak lazım, sermaye gruplarının birbirleri için girdi ürettikleri işbölümü rekabeti dışlamaz hiçbir şekilde. Bu durumda emperyalist ülkelerin şirketleri yeni bir ucuz emek göç bölgesine kaçıyor. Bu sürecin (yeni sanayileşen ülkeleri doğuran kaçış sürecinin) birinci, ikinci, üçüncü kuşakları var. Dördüncü kuşağı da Çin. 

Her bir kuşakta ne oluyor? Yatırıma gittiğiniz ülkede emek maliyetleri zaman içerisinde artıyor, emek örgütlenmeye başlıyor. O ülkenin kendi ulusal pazarları ve markaları çıkıyor. Size o ülkenin kapitalistlerin aktardığı sömürü miktarı düşüyor. Aktarılan sömürü miktarı düşünce de “olmaz” diyorsun başka bir yere gidiyorsun, o ülke ikinci kuşak ya da üçüncü kuşak oluyor. Ondan sonra “burası da olmadı” diyorsun başka bir yere gidiyorsun, o da dördüncü kuşak oluyor. Kar oranlarındaki ya da el konulan emeğin miktarındaki her düşüşte hareket yeniden başlıyor. Yatırımların gittiği her yeni bölge bir önceki bölgeden daha yoğun nüfus (artı-değer) ve kaynak barındırmak durumunda, yoksa “kaçma” faaliyetinin anlamı kalmayacak. Kısacası sermaye her konduğu yerde ölçeği büyütmek durumunda. Birinci kuşak yeni sanayileşen ülkelerin nüfusu dünya nüfusunun yüzde ikisi. İki, üç ve dördüncü kuşaklara gittiğinizde ölçek geometrik olarak artıyor. İçinde bulunduğumuz anda kapitalizm adına çok büyük bir sorun var, yapısal bir sorun bu: Çin’den sonra Çin’den daha yüksek bir kapasite taşıyan hiçbir ülke ya da bölge yok. Kısacası, Çin’den öteye köy yok. 

 

Sonuç yerine

Kolektif emperyalizmin ikinci döneminde esas çelişkinin ikincil bölüşüm alanına kaydığını görüyoruz. İkincil bölüşümden kasıt kapitalistler arasındaki bölüşümdür. Emperyalist ülkelerin kapitalist şirketleriyle bu şirketlere “yer hizmeti vererek” işe başlayan yerel kapitalistler arasındaki ilişkiden bahsediyoruz. Söz konusu ilişki emekçilerden edinilen değerin sermayedarlar arasındaki paylaşımının, süreç içerisinde ortaya çıkan yeni belirleyenlerle sürekli değişen bir yapıya sahip olduğunu ve meta üretimindeki işbirliğinin rekabeti ortadan kaldırmadığını açıkça ortaya koyuyor. Artı-değer oranlarının çok yüksek ve sermayenin organik bileşiminin ise çok düşük olduğu başlangıç evresinde yabancı ortaklarına pek çok konuda ödün veren yerel şirketler süreç içinde artı-değerden daha fazlasını istiyorlar ya da sermayenin değişen kompozisyonu bu sonucu doğuruyor. 

Gelinen noktada Çin’den başka da bir köy olmadığı için kolektif emperyalist sistem çok derin bir yapısal krizle karşı karşıya. Tıpkı 1970’lerde fordizmin krizinde olduğu gibi, sistem elindeki araçlarla kendi (karlılık) krizini çözemeyeceğini göstermiş durumda. Neoliberalizmin doğduğu dönemden farklı olarak yeni bir sömürü cennetine kaçma imkânı da yok.

Çinli kapitalistlerin el koyduğu artı değer miktarı sürekli artıyor.  Ama unutmayalım Çin kendi işçi sınıfının sömürüsünden oluşan değer dağlarını yurt dışına yollamak durumunda olan ve bu yolla birikimini sürdüren bir ülke, ne kadar gelişirse gelişsin Çin’i ya da Rusya’yı emperyalist bloğa işlemek söz konusu nedenden ötürü mümkün değil. Yine de ikincil bölüşümde Çin’in ülke içinde tutmaya çalıştığı toplam değer miktarı sürekli artıyor. Öyle ki bu Avrupa’daki tüketime dayalı piyasa ilişkilerinin, ona dayalı kredi ilişkilerinin özel yapılanmanın yeniden üretilmesini engelleyecek kadar fazla şey talep edebiliyorlar Çinli kapitalistler. 

Karlılıktaki düşüş hızlanarak sürüyor. Bu yüzden belki, emperyalizmin kolektif formu Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Filistin’de, Sudan’da, Kazakistan’da, Ukrayna’da büyük yenilgiler aldı, alıyor.  Emperyalist “bilme” ve “yapma” becerileri işe yaramamaya başladı. Hâlâ çeşitli zümrelerle ittifaklar kurabilme, ilgili toplumların insanlarını birbirlerine düşürebilme kapasitesine sahipler ama azalıyor sanki güçleri. Küresel iletişim araçları ellerinde, kültürel düzenin yeniden üretiminin en önemli düğüm noktaları bunlara ait şirketler, anlaşmalar, örgütler tarafından denetleniyor ama Amerika Birleşik Devletleri hegemon devlet işlevini (yani, kendi üretim ve tüketim normlarını, iş yapma biçimlerini küresel ölçekte bütün dünyaya dayatma işini) neredeyse bırakmak üzere. Ukrayna’da ve Filistin’de işler emperyalistlerin istediği gibi gitmiyor.

Artık uluslararası işbölümünde değişme emareleri var. Yüksek katma değer yaratan ve Asya’ya yerleşmiş üretim alanlarında el konulan emeğin markalar ve çokuluslu şirketler üzerinden sorunsuzca Batılı kapitalistlerin eline geçtiği dönemin sonuna geliyoruz sanki. Emperyalist rantların Batı’ya akış hızı da aynı şekilde yavaşlıyor. Asya milletleri mücadelelerinde başarılı olursa/olunca, emperyalistlerin ABD ve Avrupa Birliği piyasaları üzerinden yaptırım uygulama imkânları daha da azalacak. Finansal sistemin sözde “terbiye” edici düzeneği de sarsıldı. Özellikle Rusya’nın direnişinden sonra ABD parasının dolaşımdaki işlevinin esaslı olarak zayıfladığını görüyoruz, stok işlevi de zayıflıyor, hem de beklenenden hızlı bir şekilde. Enerji piyasalarının küreselleşmesi süreci de Batılı emperyalistlerin istedikleri gibi gitmiyor, görüyorsunuz, bu eğilim hızlanarak sürecek. Körfez ülkelerini ve sonra da Kuzey Afrika’yı izleyin. Asya’da el konulan emek ve doğal kaynaklar -kapitalist bir düzenek içinde olsa da- giderek artan oranlarda Asya’da kalacak.

Uluslararası iş bölümünde büyük değişiklikler çoğunlukla, büyük savaşlarla gelir. O yüzden evet, kolektif emperyalist düzenekler yapısal kriz içinde olsa da çok tehlikeli bir dönemdeyiz. Kapitalist sistem elindeki imkanlarla mevcut çelişkileri mevcut sınıf ilişkilerini altüst etmeden erteleyemiyor. Amerika yeniden bir ulus-devlet-imparatorluğu olmak için gerekli dönüşümleri başlattı. Sürdürebilecek mi orası bilinmiyor. ABD kolektif emperyalist sistemin hegemon devleti olmaktan kaynaklanan avantajları bu sistemin yeniden üretimi sırasında gereken enerjinin altına düşmeye başladığı için küresel sistemi eskisi gibi yürütmek istemiyor. Diğer yandan kendi sınırlarına çekilmek de o kadar kolay değil. Bu iş her şeyden önce inanılmaz ölçüde sermaye yatırımı gerektiriyor. O kaynak nerede, belirsiz. Grönland’ı Venezüella’yı yutmak ne kadar çözüm olur bilemiyoruz. Toprak önemli madenler önemli ama onların kendiliğinden değer kaynağı haline gelmesini beklemek yanlış. Yatırım gerekecek. Yani Trump iPhone’u söküp Amerika’ya götürse iPhone’un maliyeti öyle bir artacak ki normal koşullar altında söz konusu taşıma işlemi anlamsız hale gelecek. Toprağı işgal etmek de öyle. İşgal maliyetini karşılayıp üretim faktörlerini belirli bir standardın üstündeki toplumsal verimlilikle işletebilmeniz gerekli. Belki bu girişimlerin maliyeti bizim şimdi bilmediğimiz imkanlarla telafi edilecek, o da ABD içindeki ve dışındaki sınıf dengeleri üzerinde esaslı baskı oluşturacak. 

Anlatılmak istenilen şey şudur: Sermaye dokunulabilir, tutulabilir bir şey değil, sermaye bir ilişki. Öyle olunca da basitçe “ben bunları geri getiriyorum”, “gümrük duvarlarını yükseltiyorum”, “burayı işgal ettim, başkanını da hapsettim” diyerek bir çözüme ulaşmak mümkün değil. Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekleştirmeye çalıştığı yapısal dönüşüm o kadar büyük ki hedefine varsa da varmasa da artık hiçbir şey emperyalistler için eskisi gibi olmayacak. 

Peki ne olacak? Yapısal bir değişimin içindeyiz, önemli değişiklikler beklemeliyiz. Bu cumhuriyetçi taleplerin önünün açık olduğu bir aşama. Türk Devrimi hala etkin. Cumhuriyetini savunan, ülkesini savunan emekçi insanların yani yurttaşların talepleri kendi temsil imkanlarını mutlaka yaratacak. Hayatlarımız bir yandan daha katlanılmaz hale gelirken, bir yandan da dayanışmacı ve kolektif çözümlere açık hale gelecek. İktidarlar kendilerini nasıl tanımlarsa tanımlasınlar, belirli sıkıntılara o anda hemen çözüm üretmek zorunda kalırlar. Ve minik minik yüzlerce çözümün toplam etkisi kimsenin baştan hesaplayamayacağı sonuçlar doğurur. Lenin “tarihin bizim ona atfettiğimizden daha derin bir hayal gücü olduğunu” söylerken yerden göğe haklıydı, hala da haklı!

 

 

Related Posts