Değişim ihtiyacı ve emperyalist saldırı tehdidi arasında İran

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

İran yoz bir elitin yoğun baskı ve şiddet kullanarak sürdürdüğü bir şeriat rejimiyle yönetildiği için değil, kaynaklarını ABD merkezli emperyalist blokla paylaşıma açmadığı ve bölgedeki İsrail karşıtı gruplara silah desteği sağladığı için hedef tahtasına yerleştiriliyor ve sadece İran’ı değil, çok geniş bir bölgeyi uzun süreli bir çatışmaya sürükleyecek bir saldırı olasılığı gerçek bir tehlike olarak duruyor.

Selim Sezer

İran’da on yıldan uzun süredir dönemsel olarak kitlesel gösteri ve başkaldırı dalgaları yaşanıyor. Bunlardan bazıları (2019 yılında benzin fiyatlarındaki artıştan kaynaklı gösterilerde olduğu gibi) iktisadi sebeplerin ürünüyken, bazıları da (2022 yılında Mahsa Emini’nin gözaltında ölümünden sonra yaşanan gösterilerde olduğu gibi) siyasi sebeplerin ürünü. Ancak çıkış noktası ne olursa olsun her toplumsal altüst oluş süreci, mevcut İran rejimiyle temelden kavgalı olan tüm kesimlerin sokaklara dökülmesine sahne oluyor. 

1979 yılında “İslam Cumhuriyeti”nin ilan edilmesinden bu yana geçen süre zarfında ülkede pek çok muhalefet dinamiği birikti. O tarihte Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin devrilmesiyle sonuçlanan siyasi süreç, aralarında Marksist solun da olduğu pek çok farklı çizginin katılımıyla gerçekleşmiş olsa da, 1980’lerin ilk yıllarına kadar devam eden tasfiye süreçleri sonucunda İslamcı gruplar iktidar üzerinde tekel oluşturmuş, pek çok çevre hapis, sürgün, hatta idamla karşı karşıya kalmıştı. Aynı dönemde, devrim sürecinde ortaya çıkmış olan işçi konseyleri de lağvedilmişti. Aynı zamanda kamusal alanın katı dini zorunluluklara maruz bırakılması toplumun kayda değer bir kısmının daimî rahatsızlıklarına yol açmıştı. 

Yeni rejim, Şah dönemine kıyasla daha fazla formel “demokratik” uygulamayı hayata geçirmiş olsa bile, ülkede siyasi aktörlerin yalnızca rejimin kırmızı çizgilerinin izin verdiği sınırlar içinde siyaset yapabilmesi, milletvekili seçimlerinde Anayasayı Korucular Konseyi gibi yapıların veto yetkisini kullanmasıyla siyasi katılımın önemli ölçüde kısıtlanması ve nihayet cumhurbaşkanının da üzerinde yer alan dini liderin (veliyy-i fakih) en üst karar mercii olması, ülkenin otoriter bir rejimle yönetilmesinin başlıca kaynakları oldu. 

Sistemin Karakteristik Özellikleri

İran’la ilgili analizlerde en az değinilen hususlardan biri, mevcut sistemin halk sınıfları üzerinde doğurduğu iktisadi sonuçlardır. Yeni rejimin kurulduğu ilk dönemlerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve pek çok başka Batı ülkesinin getirdiği yaptırımların ülkenin daimî bir iktisadi buhran içinde kalmasında birinci derecede rol oynadığı doğrudur. Ancak ihmal edilmemesi gereken bir gerçeklik, “mustazaflar” (ezilenler) lehine üretilen hâkim retoriklerin vurguları ne olursa olsun, İran’da kapitalist bir ekonominin bulunduğudur. 

İran’da yaşanan son altüst oluşun çıkış noktası da aslında İran kapitalizminin doğrudan ürünü gibi görünmektedir ve aynı zamanda sistemdeki derin yozlaşmayı ve halk sınıfları lehine olmayan bir toplumsal bölüşümü gün yüzüne çıkarmıştır. 

Yaptırımlara rağmen günde bir buçuk milyon varil petrol satışı yapan İran, elde edilen gelirleri kamu harcamalarına ve sübvansiyonlara ayırmak yerine gölge bütçe olarak adlandırılan, rejim elitleri kontrolündeki alanlara yönlendirmektedir. Bu kaynakların esas olarak İran’ın savunma harcamalarına ve bölgedeki direniş unsurlarının desteklenmesine harcandığı söylense de, rejim elitlerinin yüksek düzeylerde şahsi kazanç da sağladığı pek çok analizde altı vurgulanan hususlar arasındadır. 

Eş zamanlı olarak kamu emekçilerinin reel kazançlarında yıllardır büyük ölçekli düşüşler yaşanmış, İran riyali önlenemez bir çöküş yaşamıştır. Son sekiz yıl içinde İranlıların alım gücü yüzde 90 oranında düşmüş, pirinç gibi temel gıda maddelerinin fiyatı üç yıl içinde dolar cinsinden on kattan fazla artış kaydetmiştir. Bugün itibariyle İran’da asgari ücret, yoksulluk sınırının dörtte biri seviyesindedir. 

23 Aralık 2025 tarihinde yeni yıl bütçesinin Mecliste oylanması sırasında “muhafazakâr” milletvekillerinin kamu harcamaları politikasında herhangi bir değişime izin vermeyecekleri yönünde tutum belirtmesi ise protestoların çıkış noktasını teşkil etmiş, giderek daha fazla boğulan esnafların başlattığı gösteriler kısa süre içinde ülke genelinde rejim karşıtı bir ayaklanmanın ortaya çıkmasında katalizör rolü oynamıştır. 

Sokağın Belirsiz Rengi

Yukarıda belirttiğimiz gibi çıkış noktasının ne olduğundan bağımsız olarak İran’da yaşanan her türlü toplumsal altüst oluş süreci, mevcut sistemle kavgalı olan tüm kesimlerin sahneye çıkmasına yol açmaktadır. Bu, bir yandan oldukça geniş bir toplumsal muhalefet dinamiğinin var olduğu anlamına gelmektedir, ancak diğer yandan da, halkın geniş kesimlerinin lehine olmayan bir siyasal programa sahip çevreler de altüst oluş süreçlerini kendi kontrolleri altına almaya çalışmaktadır. 

İran’da Aralık ayı sonlarında başlayan isyan sürecinde elit merkezli İran kapitalizminin boğduğu işçi ve emekçi kesimleri ve laiklik yanlısı çevreler kadar, ayrılıkçı gruplar, ABD ve İsrail yanlısı ve Pehlevi hanedanını geri getirmek isteyen çevreler de devrede olmuştur. Rejimin kolluk kuvvetleri pek çok yerde sivil göstericilerin üzerine ateş açarken, pek çok başka yerde de sivil olmayan isyancılar kolluk kuvvetlerine saldırılar düzenlemiştir. Bu haliyle Aralık 2025-Ocak 2026’daki İran tablosu, 2011’deki Suriye tablosuyla bazı paralellikler göstermektedir. 

Şiddetin giderek baskın hale gelmesine ilave olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkça rejim karşıtı çevrelere destek vermesi ve “yardımın yolda” olduğunu söylemesi ise sürecin rengini iyiden iyiye değiştirmiş, bir yandan yoğun devlet şiddeti sokakta geri çekilmeye yol açarken diğer yandan pek çok kişi dış güdümlü hale getirilmek istenen bir hareket içinde yer almaktan imtina etmiş ve tüm bu faktörlerin sonucu olarak hareket, 2019 ve 2022’de olduğu gibi sönümlenmiştir. 

Bu süre zarfında İran’a dönme ve ülkenin başına geçme hayalleri kuran, devrik şah Muhammed Rıza’nın oğlu “veliaht” Rıza Pehlevi ise Trump tarafından bile ciddiye alınmamıştır. 

ABD’nin İran’la Kavgasının Sebepleri ve Boyutları

Trump, isyanın devam ettiği süreçte, göstericilere ateş açılmaya devam edilmesi veya tutuklanan göstericilerin idam edilmesi halinde İran’a askeri saldırı düzenleme tehdidinde bulunmuş, daha sonra da 800 kişinin idam edilmesini kendisinin engellediğini iddia etmişti. Altüst oluş sürecinin son bulmuş görünmesiyle birlikte olağan koşullarda beklenen şey saldırı tehdidinin de en azından rafa kaldırılması olurdu. Ancak bu yazının kaleme alındığı Ocak ayının son günleri itibariyle ABD Körfez bölgesindeki askeri yığınağını eşi görülmemiş seviyelere çıkarmış durumdaydı ve ABD emperyalizminin alışılagelmiş söylemlerinden biriyle, “bütün seçenekler masada” idi. 

Herhalde ABD’nin İran halkını önemsediğine ve onları “despot bir yönetimin elinden kurtarmak istediğine” gerçekten inanacak kimse yoktur. İran, rejimin içerideki tüm kusurlarına rağmen Ortadoğu bölgesinde ABD ve İsrail çıkarlarına gerçek anlamda direnç gösteren ve sınırlama getiren tek ülkedir ve yıllardır hedefte olmasının tek sebebi de budur. 

Önemli petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olan İran, yirminci yüzyılın başlarından beri emperyalist merkezlerin göz diktiği ülkelerden biri oldu. Daha ileride British Petroleum (BP) adını alacak olan Anglo-İranian Oil Company, yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ülkede faaliyet yürütürken İran petrollerinin de önemli bir bölümüne el koyuyordu. 1951 yılında İran Başbakanı seçilen Muhammed Musaddık’ın İngiltere’nin bu ayrıcalıklarına son vererek İran petrolünü millileştirdiğini ilan etmesi, İngiliz istihbarat kuruluşu MI-6 ve Amerikan istihbarat kuruluşu CIA eliyle gerçekleşen bir darbeye yol açmış, 1953’te Musaddık’tan kurtularak ülkede otokratik bir yönetim tesis edebilen Şah Muhammed Rıza hem İngiltere’yle hem de genel olarak Batı dünyasıyla işbirlikçilik derecesinde uyumlu bir yönetim sergilemişti. 1979’da gerçekleşen “İslam Devrimi” emperyalist ülkeleri bu kaynaklardan alıkoyduğu gibi, İran’ın başta Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki İslami Cihad örgütleri olmak üzere, ABD-İsrail hegemonyasına kafa tutan yerel örgütlere verdiği açık ve güçlü destek bu ülkeyi emperyalizm açısından Ortadoğu’daki bir numaralı hedef haline getirdi. 

ABD ve/veya İsrail’in İran’da rejim değişikliğiyle sonuçlanacak bir askeri saldırı düzenlemesi ihtimali en az yirmi yıldır gündemdedir. Böyle bir savaşa en çok yaklaştığımız dönem, İran ve İsrail arasında 12 gün boyunca füzelerin fırlatıldığı, ABD’nin de İran’ın üç nükleer tesisine saldırı düzenleyerek savaşa dahil olduğu 2025 yılının Haziran ayıydı. Bu süreç aynı zamanda İran’ın askeri kapasitesinin test edilmesi anlamına geliyordu ve İsrail’in hava savunma sistemlerinin beklenenin çok altında bir performans sergilemesi, ABD ve İsrail’i fazla uzatmadan bu savaşı sonlandırmaya yönelten belki de bir numaralı sebep oldu. 

Önümüzdeki süreçte ABD’nin yeni bir saldırı düzenlemesi halinde İran, askeri kapasitesiyle uyumlu bir düzeyde karşılık verecektir ve aylardır böyle bir senaryoya hazırlık yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak İran’ın doğrudan ABD’ye misilleme yapabilme olasılığı oldukça düşük olduğundan, bu karşılık temelde iki hedefe yönelik olacaktır: civar ülkelerdeki ABD üsleri ve İsrail. İlkinin gerçekleşmesi durumunda en kuvvetli ihtimal, İran’a görece yakın bir yönetime sahip olan ve bu sebeple İran füzelerine hava sahasını kapatmayabilecek olan Irak’taki üslerin vurulmasıdır. İkincinin gerçekleşmesi durumunda ise bölgenin uzun vadeli bir çatışmaya sürüklenmesi kuvvetle muhtemeldir. Haziran ayındaki 12 günlük savaş bir anlamda yenişmezlikle sonuçlandığından yeni çatışmanın bu ilk çatışmanın daha kapsamlı ikinci aşaması haline dönmesi beklenmelidir ve başta Hizbullah olmak üzere İran’a yakın çeşitli milis gruplarının da savaşa dahil olması ihtimal dahilindedir.  

Öte yandan İran’daki yönetim karşıtı gösteriler sönümlenmiş göründüğünden ve Haziran ayındaki ABD saldırısından farklı olarak bir ABD müttefiki İran’la fiili savaş halinde de bulunmadığından, gerçekte bir ABD saldırısının zemini yoktur. Ancak Trump yönetimi bu yönde nihai karar alması halinde herhangi bir zemin aramayacaktır. Yakın zamanda hiçbir somut sebep olmadan ve uluslararası hukukun hiçbir teamülü gözetilmeden tam bir korsanlık eylemi biçiminde Venezuela’nın başkenti Karakas’a operasyon düzenlenmesi ve Başkan Nicolas Maduro’nun kaçırılması, ABD emperyalizminin tarihinde yeni ve son derece tehlikeli bir safhaya girildiğinin göstergesi olmuştur ve İran’a saldırı konusunda herhangi bir hukuki sınır ya da teamülün gözetilmeyeceğinin ve herhangi bir “meşruiyet” arayışına ihtiyaç da duyulmayacağının güçlü bir göstergesi olmuştur.  

Sonuç

Sonuç olarak karşımızda, birbiriyle doğrudan bağlantısı olmadığı ileri sürülebilecek iki ayrı gerçeklikten oluşan bir denklem bulunuyor. Bir yandan İran, köklü bir değişime ihtiyaç duyuyor ve halkın önemli bir bölümünün böyle bir değişime şu ya da bu düzeyde taraftar olduğu somut bir şekilde görülebiliyor. Diğer yandan ise ülke, yoz bir elitin yoğun baskı ve şiddet kullanarak sürdürdüğü bir şeriat rejimiyle yönetildiği için değil, kaynaklarını ABD merkezli emperyalist blokla paylaşıma açmadığı ve bölgedeki İsrail karşıtı gruplara silah desteği sağladığı için hedef tahtasına yerleştiriliyor ve sadece İran’ı değil, çok geniş bir bölgeyi uzun süreli bir çatışmaya sürükleyecek bir saldırı olasılığı gerçek bir tehlike olarak duruyor. 

Temennimiz, emperyalist merkezlerin müdahale ve manipülasyonlarından tamamen azade bir şekilde, emekçi halk eliyle ve emekçi halk lehine barışçıl bir değişimin gerçekleşmesidir. 

 

Related Posts