Cengiz Kılçer
Bu yazı, Murray Bookchin’in (1921–2006) sosyal ekolojisi ve komünalizmi ile Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm teorisini birlikte değerlendiriyor. Her iki yaklaşımı da sadece birer alternatif model olarak değil Marksizm’den kopuşun teorik örnekleri olarak inceliyor.
Bookchin, erken dönemindeki Stalinist ve Troçkist eğilimlerinden zamanla sıyrılarak Marksizm’in işçi sınıfı merkezli sosyalist devrim anlayışını terk etmiştir. Üstelik bu terk edişin tarihi 1940’ların sonunda gerçekleşmiştir.
Ekoloji mi Yoksa Felaket mi? Murray Bookchin’in Hayatı adlı kitapta Janet Biehl’in yazdıklarını okuyalım: “1948’deki General Motors ile Birleşik Otomobil İşçileri arasında yapılan anlaşma Bookchin’e endüstriyel proletaryanın devrimci olmadığını kesin olarak gösterdi. Endüstriyel işçiler bazen sınıf bilincine sahip ve hatta militan olabilirlerdi, ancak bu, mevcut sistemi değiştirmek için değil, sadece mevcut sistemdeki durumlarını iyileştirmek için bir çabaydı. Artık işçiler sendika rozetlerini çıkarıp banliyölerdeki evlere göz dikerken, sınıflarıyla değil, emeklerini sömüren şirketle özdeşleşiyorlardı. Bookchin, bu değişimin çığır açıcı boyutlarda olduğunu düşünüyordu: proletarya “kapitalizmle suç ortaklığı”na sürükleniyordu. Dokuz yaşından beri Marksist olan Bookchin, bu gerçeğin farkına varınca şok oldu. Çünkü proletarya devrimci değilse, proletarya sosyalizmi bir yanılsamaydı ve Marksizm bir yanılgıya dayanıyordu.” [1]
Yukarıdaki alıntıdan anlaşılacağı gibi Bookchin’in sürekli değişen, oradan oraya savrulan teorik serüveni, kaleme aldığı Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm [2] kitabıyla birlikte son sınırına ulaşmış ve en nihayetinde komünalizm sentezinde karar kılmıştır. Bu model ona göre hem kapitalizme hem de otoriter sosyalizme karşı özgürlükçü ve demokratik bir seçenek sunar. Bookchin, adı geçen kitabında, komünalizm kavramının sadece bir isim tercihi olmadığını, aksine toplumsal ekolojinin diyalektik doğalcılık ve özgürlükçü yerel yönetim gibi temel kolonlarını birleştiren en kapsamlı siyasal çerçeve olduğunu savunuyor. Ona göre bu “ideoloji”, Marksizm ve anarşizmin birikimlerinden süzülen bir sentezdir: “Komünalizm bir ideoloji olarak ne anarşizmin sıkça açığa vurduğu rasyonalizm karşıtlığı ve bireysellik ile lekelenmiştir ne de Marksizm’in Bolşevizm’de vücut bulan otoriteciliğinin tarihsel yükünü taşımaktadır.” [3] Bookchin, komünalizmin Marksist gelenekten toplumun rasyonel ve bütünlüklü analizini yapma yetisini ve teorik-pratik birliğini aldığını; anarşist gelenekten ise devlet karşıtlığı, konfederalizm ve hiyerarşi meselesine odaklanan özgürlükçü yaklaşımı miras aldığını belirtir. Yazara göre bu kavram, sosyalizmin 21. yüzyıldaki felsefi ve örgütsel gereksinimlerini karşılamak üzere bilinçli bir şekilde seçilmiştir.
Komünalizm Sentezi ve Devrimci Öznenin Tasfiyesi
Marksizm için tarihin motoru “sınıf savaşı” iken, Bookchin bunu “hiyerarşiyle mücadele”ye dönüştürür. Bu durum, proletaryanın devrimci özne olma vasfını elinden alıp meseleyi daha etik ve kültürel bir düzleme çeker. Anarşizm cephesinde ise, “bireysel otonomi”yi meclis yapılarına (belediyeciliğe) feda eder ve her iki akımın da “makul” bir siyaset zeminine çekme girişimidir.
Bookchin’in savına göre: “Marksizm’in iktisadi öngörüleri büyük ölçüde fabrika kapitalizminin ortaya çıkmaya başladığı on dokuzuncu yüzyıl dönemine aitti. Sosyalizmin maddi önkoşullarına ilişkin bir teori olarak göz alıcı olsa da ekolojik, kentsel ve öznel güçlere ya da insanlığı devrimci bir toplumsal değişim hareketi içinde yer almaya itecek etkin sebeplere değinmemekteydi. Tam tersine, Marksizm yaklaşık bir yüzyıl boyunca kuramsal açıdan bir durgunluk yaşamıştır.” [4] Bookchin, Marksizm’in temel iktisadi analizlerini (artı-değer, sınıf mücadelesi, kapitalizmin iç çelişkileri vb.) büyük ölçüde 19. yüzyılın sanayi kapitalizmi koşullarına (dumanlı fabrikalar, erken proletarya) ait olduğunu söylüyor. Ona göre Marksizm, 20. yüzyılın ekolojik krizleri, kentsel sorunları, tüketim toplumu, dijital ekonomi gibi yeni gerçeklikleri yeterince öngöremediği için “teorik durgunluk” yaşamıştır ve günümüzde geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.
Teknolojinin veya toplumsal biçimlerin değişmesi (fabrika yerine plaza, fabrikaların dumanlı bacaları yerine dijital platform, fiziksel emek yerine hizmet sektörü) kapitalizmin özünü (değer yasası, sömürü, sermaye birikimi, sınıf karşıtlığı) ortadan kaldırmaz. Tıpkı internetin var olması bir kitabın (örneğin Kapital’in) temel tezlerini geçersiz kılmıyorsa, aynı şekilde kapitalizmin biçimsel dönüşümü de Marksizm’in temel analizlerini geçersiz kılmaz.
Marksizm’in bir yüzyıl boyunca teorik olarak durduğunu iddia etmek için bilinçli bir körlük yaşamak gerekir. José Saramago’nun Körlük romanında dediği gibi: “körlük insanların ne mesleğine ne de işgal ettiği makama bakar”.
Bookchin, kitleleri devrime itecek gücü “soyut bir ahlak” arayışında bulmaya çalışırken, Marksizm bu gücü sınıfsal konumun somut çelişkilerinde arar, “eksik” dediği şey, aslında Marksizm’in “romantik fantezilere” yüz vermeyişidir. Bookchin’in “teorik durgunluk” dediği dönemde dünyayı sarsan devrimler, antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşları ve sömürge karşıtı mücadeleler yaşanırken; kendisinin “canlı” çözüm önerilerinin neden sadece akademik kürsülerde ve dar mahallede karşılık bulduğu ise ayrı bir merak konusudur.
Mesele Marx’ı, Marx’a karşı ya da onun ötesinde değil, bizzat Marx ile birlikte okuyabilmektir. Biz böyle okuyoruz.
Öcalan’ın 2000’li yılların başında Bookchin külliyatını kıraat etmiş, metinlerden yaptığı doğrudan iktibaslarla teorik formasyonunu yeniden şekillendirmiştir. Öcalan, Bookchin’in özgürlükçü belediyecilik kuramını yaratıcı bir şekilde değiştirmekten ziyade onun radikal ve yerelci söylemlerini alır. Bu söylemleri “demokratik konfederalizm” adı altında daha esnek ve eklektik bir yapıya büründürmüştür. Neticede, Bookchin ve Öcalan’ın önerdiği çizgi, “sosyalizmi özgürleştiren” bir yenilenme değil, onun devrimci içeriğinden sistematik bir geri çekiliştir. İktidar hedefinden vazgeçen, sınıf mücadelesini etik temennilere feda eden ve devleti sınıfsal içeriğinden kopararak soyut bir kötülüğe indirgeyen bu yaklaşım, hareketi yerel yönetimlere hapsederek mevcut düzenle uyumlu ve “zararsız” bir konuma mahkûm eder.
Marksist Tarih Kavrayışı ve “Ekonomizm” Eleştirisinin Eleştirisi
Özgürlüğün Ekolojisi’nde [5] Marksizm’e yöneltilen eleştiriler son derece net. Bu araa Bookchin, kitabın önsözünde teorik soy kütüğünde yer alan isimleri gizlemiyor: Max Weber, Max Horkheimer, Theodor Adorno ve Karl Polanyi… Bookchin tahakküm fenomenini, aklın krizini, bilim ve tekniğin yarattığı açmazları öngören bu düşünürlerin analizlerini ‘parlak’ buluyor. Ancak iş bu krizleri aşmaya gelince, çözüm stratejilerini 19. yüzyılın anarşist geleneği üzerine kuruyor. Özellikle Peter Kropotkin’in o meşhur doğal ve toplumsal mutualizm (karşılıklı yardımlaşma) anlayışını arayışının tam merkezine yerleştiriyor.
Kitapta yer alan “Çokbiçimli tarih”, “etik özgürlük”, “âdem-i merkeziyetçilik” gibi kavramlar, insancıl ve çoğulcu bir çerçeve hissi yaratıyor. Fakat metnin içinde biraz oyalanınca, bu dilin ne işe yaradığı açığa çıkıyor. Amaç, Leninist devrim fikrini gayrimeşru ilan etmek; eski ve epey tanıdık bir devrim karşıtı anlatıyı, güncel bir söz torbasına tıkıştırıp tıkıştırıp yeniden dolaşıma sokmak.
Bookchin’in Marksizm okuması Louis Althusser’in deyimiyle asla “masum” değildir; aksine, son derece hesaplı ve dışlayıcı bir müdahaledir. Marksist külliyatın zenginliğini ve diyalektik bütünlüğünü görmezden gelen Bookchin, metinleri bağlamından kopararak onları kendi teorik geri çekilişine uygun birer kenar süsü haline getirir. Burada karşımıza çıkan şey, Bookchin’in dikkatsiz bir okur olması değil; Leninist devrim fikrini gayrimeşru ilan etmek amacıyla verileri bilinçli biçimde büken bir ideolog olmasıdır. Yaptığı şey, bir analiz değil; politik bir hesaplaşmanın aracı olarak kurgulanmış müdahaleci bir yeniden yazımdır. Bookchin, Engels’ten Plekhanov’a, oradan Lenin’e uzanan teorik hattı hedef tahtasına koyuyor. Marksizm’i 19. yüzyılın “ekonomist” bir aşamasına hapsederek onu mekanik bir monizme indirgemeye çalışır. “Çokbiçimlilik” diye sunduğu şey, aslında Marksizmin zaten sahip olduğu çok katmanlı ve diyalektik çözümlemelerin yeni bir isimle pazarlanmasıdır.
Şöyle yazıyor: “Çokbiçimli” bir tarih kuramı; Friedrich Engels, George Plekhanov, V.l. Lenin ve diğerleri gibi mekanik Marksistlerin arasında hakim olan ve Marks’ı kendi kuramsal gelişim döngüsünün ekonomist orta aşamasına sıkıştıran dar görüşlü tekçilik anlayışını (monizm) tabiri caizse yerinden eder.”[6] Engels’in “mekanikliği” ya da Marx’ın “ekonomizmi” gibi iddialar, bu anlatıda sadece ikincil birer ayrıntıdan ibarettir. Asıl düğüm noktası doğrudan iktidar meselesinde yatar. Bookchin’in toplumsal ekoloji yaklaşımı, temelde Marksizm-Leninizm’e yönelttiği eleştiriler üzerinden yükselse de bu eleştiriler alışılagelmiş çarpıtmaları usandırıcı bir biçimde tekrarlamanın ötesine geçemez. Tarihsel materyalizmin sistemli bir şekilde devre dışı bırakıldığı bu yaklaşımda; sınıf mücadelesinin gerçek dinamikleri ve emperyalizm çağının somut gerçeklikleri geri plana itilir. Bu kuramsal boşluk ise yerini soyut etik normlara, soyut ideallere ve iyi niyet temennilerine bırakıyor. Marksizm, hiç de tarihi hiçbir zaman katı bir ekonomik determinizme sıkıştırmamış; sınıf mücadelesini, altyapı–üstyapı ilişkilerini ve siyasal-ideolojik süreçleri her zaman birlikte ele almıştır. Nitekim Engels, materyalist tarih anlayışının mekanik bir indirgemeciliğe dönüştürülmesinden duyduğu rahatsızlığı, Joseph Bloch’a 21-22 Eylül 1890 tarihli mektubunda açıkça ifade ediyor: “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan daha çoğunu hiçbir zaman ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur.”[7] Bookchin’in “çokbiçimlilik” diye sunduğu şey, Marksizm’in zaten sahip olduğu çok katmanlı çözümlemelerin yeniden adlandırılmasından öteye geçmez. Marx’ın düşüncesini tek bir “aşama”ya sıkıştırmak ise, erken dönem metinlerinden olgun kapitalizm eleştirisine uzanan teorik gelişimi görünmez kılan ideolojik bir manevradır.
Liderlik ve İktidar Sorunu: Siyasetin Ahlakileştirilmesi
Liderlik meselesinde de benzer bir tablo ortaya çıkıyor; Bookchin’e göre tarih boyunca liderler, partiler ve öncüler büyük felaketlerin kaynağıdır. Büyük İskender’den Lenin’e uzanan bir çizgi çeker ve asla bir araya gelmeyecek iki ismi, doğaya verilen zarara benzer bir toplumsal yıkımın sorumluları olarak resmeder: “Nitekim İskender’den Lenin’e kadar “dünya önderleri” insanlığa her zaman iyi hizmet etmediler. Sıradan insanların kibri doğal çevreye ne ölçüde yıkıcı bir zarar verdiyse, bu liderler de toplumsal çevreye aynı ölçüde yıkıcı bir zarar veren inatçı bir kibir sergilediler.”[8] Bookchin’in liderlik meselesini Büyük İskender’den Lenin’e uzanan bir “kibir” sorununa indirgemesi, siyaseti maddi ve sınıfsal temellerinden kopararak apolitik bir sahaya çeker. Sınıf mücadelesini ve devrimci örgütlenme zorunluluğunu “liderlik saplantısı” ile açıklamak, teorik bir analiz değil, maddi gerçeklikten kaçarak siyaseti soyut etik normlara hapsetmektir. Lenin’in rolü, geri kalmış bir ülkede proletaryanın bilinçli ve örgütlü bir güç haline gelmesini sağlamaktı. Bu, kişisel bir ihtirasın sonucu değil; tarihsel materyalizmin pratikteki karşılığıydı. Bookchin’in liderlik paranoyası; siyaseti maddi ve sınıfsal zemininden kopararak, onu yalnızca ahlaki bir tercih meselesine indirgemektedir.
Bookchin, söz konusu kitabındaki bir dipnotta söyleneni ya da yazılanı çarpıtma konusunda sınırları bir hayli zorlar: “Lenin’in “sosyalizmin insanların lehine işleyen bir devlet kapitalizmi olduğu” yönündeki iddiası, toplumun eski akıl dışı niteliklerini düşünceden yoksun bir biçimde “yeni” toplumda da devam ettirerek mevcut toplumu ele geçirmeyi hedefleyen sosyalist projenin iflasını” kanıtladığını öne sürer. [9]
Ama Lenin, “bu satırların Kerenski döneminde yazıldığına, o dönemde ne proletarya diktatörlüğünün ne de sosyalist bir devletin değil ama ‘devrimci demokratik’ bir devletin söz konusu olduğuna dikkat edin”[10] diye uyarır. Lenin’in bu paragrafı, savaşın yarattığı tekelci devlet kapitalizmini sosyalist devrim için bir “nihai hedef” değil, maddi bir sıçrama zemini olarak ele alan son derece bilinçli bir analizdir. Bookchin’in “Lenin sosyalizmi devlet kapitalizmi olarak tanımladı” iddiası, bu bağlamda tamamen çöker. Devlet tartışmasında yapılan temel hata, yine sınıfsal içeriğin bilinçli biçimde dışarıda bırakılmasıdır. Devletin kimin elinde olduğu, hangi maddi güçlere dayandığı ve ne amaçla kullanıldığı soruları sorulmaz; bunun yerine soyut bir “devletsizlik” ideali yüceltilir.
Devletin Sınıfsal Kökeni ve Sönümlenmesi
Yeri gelmişken Marx ve Engels’in devlet teorisini şekillendiren “temel-üstyapı” ve “egemen sınıfın aracı olarak devlet” kavramları, Marx’ın 1859 tarihli eserinde toplumsal ve politik yapıların ancak maddi yaşam koşullarıyla açıklanabileceği tezini hatırlatalım. Her şeyden önce, Marx ve Engels’in ele aldığı iki nokta, devletle ilgili sonraki teorik tartışmaları önemli ölçüde şekillendirdi: birincisi, “temel” ve “üstyapı” ifadeleri, ikincisi ise devletin egemen sınıfın bir aracı olarak kavranması. 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde Marx [11] toplumla ilgili genel görüşünü yaklaşık bir buçuk sayfada özetler. Marx, toplumun ekonomik yapısını “yasal ve politik üst yapının üzerinde yükseldiği gerçek temel” olarak tanımlar ve “ne yasal ilişkilerin ne de politik biçimlerin tek başına ya da insan zihninin sözde genel gelişimi temelinde anlaşılabileceğini, aksine bunların yaşamın maddi koşullarından kaynaklandığını” vurgular.
“Temel” ve “üstyapı” terimlerinin ekonomik yorumlanması, esas olarak Engels’in ortaya attığı devlet tanımına çok uygundu. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserinin sonunda Engels, devletle ilgili birkaç genel gözlemde bulunur. Devletin tüm insan toplumlarında var olmadığını vurgular. Ancak, karşıt çıkarları olan sosyal sınıfların ortaya çıkmasıyla, bu karşıt çıkarların toplumu parçalamakla tehdit ettiği durumlarda, “toplumun üzerinde duran bir güç” gerekli hale gelir. Toplumdan ortaya çıkan, ancak giderek kendi başına bir yaşam sürmeye başlayan bu güç, devlettir. Ancak devlet görünüşte sadece sınıfların üzerinde durmaktadır. Aslında devlet: “Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.”[12]
O her şeyi çözmüş, pırıl pırıl beyin hemen pusudan çıkıp soracaktır: “E peki, bu devlet ne zaman ortadan kalkacak?” Devlet, -Engels’in vurguladığı gibi- ezelden beri var olan bir kurum değildir. Tarihte, işlerini devlet olmaksızın yürüten, devlet ya da devlet iktidarı fikrini hiç tanımayan toplumlar da olmuştur. Devlet, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlantılı olan belirli bir ekonomik gelişme aşamasında ortaya çıkmış ve bu bölünme onu bir zorunluluk haline getirmiştir. Ancak günümüzde, üretim sürecinde bu sınıfların varlığının artık yalnızca zorunlu olmakla kalmayıp, bizzat üretimin önünde ciddi bir engel haline geldiği yeni bir aşamaya hızla yaklaşılmaktadır. Bu sınıflar, geçmişte ne kadar kaçınılmaz biçimde ortaya çıkmışlarsa, aynı kaçınılmazlıkla ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte devlet de zorunlu olarak yok olacaktır. Üretimi, üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden düzenleyecek olan toplum, devlet aygıtının tamamını artık kendine uygun olan yere, yani bir kenara bırakacak; onu, çıkrık ve tunç baltayla birlikte bir asar-ı atika müzesine gönderecektir. [13]
Teorik Kurgunun Somut Gerçeklikle İmtihanı
Tam da bu noktada Abdullah Öcalan’ın Bookchin’e yönelişi önem kazanır. Bu yöneliş, basit bir teorik etkilenme değil, Marksist-Leninist bir çizgiden bilinçli bir kopuştur. Öcalan’ın hapishane sürecinde Bookchin’in âdem-i merkeziyetçilik ve toplumsal ekoloji tezleri benimsemesi, PKK’nin ideolojik dönüşümünün teorik ayağını oluşturur. “Demokratik konfederalizm” adı verilen bu yönelim, sınıf mücadelesini düzenli biçimde geri plana iterken, iktidar sorununu özellikle muğlak bırakır. Sosyalizm, maddi üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi hedefi olmaktan çıkar; etik, kültürel ve yönetsel bir söyleme indirgenir.
Öcalan’ın yaklaşımında Bookchin’den devralınan temel sorun açıktır: iktidar kavramı en baştan şüpheli, hatta tehlikeli olarak konumlandırılır. Devlet, sınıfsal bir araç olarak değil, başlı başına bir kötülük gibi ele alınır. Bu yaklaşım, emperyalizm koşullarında yürütülen bir siyasal mücadelenin keskinliğini köreltir; sınıf ekseni silikleşir ve yerine özerklik ve kimlik söylemleri ikame edilir.
Bu çizgi, Marksist-Leninist bir sınıf mücadelesi perspektifinden bakıldığında iktidar hedefinden bilinçli biçimde uzaklaştırır. İktidarın ele geçirilmesini dışlayan bir siyaset, kaçınılmaz olarak mevcut düzenle ve siyasetiyle uzlaşmaya açık hale gelir. Nitekim Tarih, anarşist ya da yarı-anarşist ütopyaların, sert sınıf mücadeleleri karşısında nasıl dağıldığını defalarca göstermiştir.
Değinmeden geçmek olmaz: Öcalan “Barış ve Demokratik Toplum İnşasıyla Sosyalizmi Yeniden Kazanalım” başlıklı metninde, ütopik sosyalistlerin ve Marksistlerin 19. yüzyıldan bu yana kapitalist hegemonik sistemi kapsamlı biçimde eleştirmiş olmalarına rağmen, sonuç alıcı bir siyasal çizgi ortaya koyamadıklarını ileri sürüyor. Bu iddia Engels’in tarihsel ve teorik değerlendirmeleriyle açık bir karşıtlık içindedir. Engels’e göre, Alman teorik sosyalizmi, doktrinlerindeki tüm fantezi ve ütopyacı sınırlılıklarına karşın, doğrulukları bugün bilimsel olarak temellendirilebilen pek çok düşünceyi öngörmüş ve düşünce tarihinin en büyük isimleri arasında yer alan Saint-Simon, Fourier ve Owen’ın entelektüel mirası üzerinde yükselmiştir.[14] Dahası Engels, Alman sosyalizminin yalnızca bu ütopik sosyalistlerden değil, Kant, Fichte ve Hegel’in temsil ettiği klasik Alman felsefesinden de beslendiğini özellikle vurgular.[15] Engels’in yaklaşımı, ütopik sosyalizmi ve Marksizmi tarihsel olarak sonuçsuz girişimler olarak mahkûm etmek yerine, onları bilimsel sosyalizmin zorunlu kuramsal ve tarihsel önkoşulları olarak konumlandırır.
Dolayısıyla Öcalan’ın genelleştirici reddiyesi, tarihsel sürekliliği göz ardı eden indirgemeci bir değerlendirme olmaktan öteye geçmemektedir. Öcalan’ın Bookchin’den uyarlayıp devraldığı yönelim, Kürt hareketini sınıfsal bir devrim perspektifinden kopararak onu yönetsel reformlar ve yerel özerklik talepleriyle sınırlar. Bu, yalnızca teorik bir tercih değildir; nesnel olarak emperyalist güçlerle uyumlu bir siyasal daralmaya işaret eder. Devrimci iktidar hedefi terk edildiğinde, geriye kalan şey çoğu zaman sistem içi bir konumlanmadır.
Vardığımız yer şurasıdır: Bookchin ve Öcalan çizgisi “özgürlükçü bir yenilenme” değil, Marksist devrim teorisinden bilinçli bir geri çekiliştir. İktidarın ele geçirilmesini dışlayan, sınıf mücadelesini soyut etik normlara feda eden ve devleti sınıfsal içeriğinden kopararak “başlı başına bir kötülük” gibi ele alan bu yaklaşım, siyaseti yerel özerklik taleplerine hapseder. Neticede bu teorik kesişim, iktidarın ana merkezlerini sarsmaktan uzak, mevcut düzenle uyumlu ve tarihsel olarak etkisiz bir siyasal konuma mahkûmdur.
Son olarak Öcalan, kendisiyle yapılan bir görüşmede, “iki yüz yıllık sosyalizmi çökertenin kendi sosyalizm anlayışları olduğunu” ve “komün kavramının kökeninin Kürtçe olduğunu” söylemektedir. Ne ki bu tür iddiaların tarihsel ya da dilbilimsel herhangi bir karşılığı yok. Komün kavramının kökeni bellidir: 1250–1300 yıllarından itibaren Orta İngilizce com(m)unen ve Orta Fransızca com(m)uner / com(m)uniier olarak kayda geçmiştir ve Latince communis köküne dayanır. Buna rağmen böyle bir iddia ileri sürmek, basit bir hatadan çok tarihsel verileri kanırtıp bükerek yeni bir hikâye kurma çabasını yansıtır. Ortada ciddiye alınabilecek bir teorik tartışma değil, çoktan açıklığa kavuşmuş bir meseleyi yeniden dolaşıma sokma girişimi vardır; dolayısıyla yapılması gereken, bu iddiaları tartışmak değil, hükümsüz olduklarını açıkça belirterek bitirelim.
Kaynaklar:
[1]- Janet Biehl, Ecology or Catastrophe: The Life of Murray Bookchin (Oxford University Press, 2015).
[2]- Murray Bookchin, Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm, çev. Fuat Dara Elhüseyni (Sümer Yayıncılık, 2013).
[3]- Bookchin, Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm.
[4]- Bookchin, Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm.
[5]- Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, çev. Mustafa Kemal Coşkun (Sümer Yayıncılık, 2015).
[6]- Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü.
[7]- Karl Marx ve Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar 2 [1870-1895], çev. Yurdakul Fincancı (Sol Yayınları, 1996).
[8]- Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü.
[9]- Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü.
[10]- V.İ Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, çev. Kenan Somer (Sol Yayınları, 1999).
[11]- Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli (Sol Yayınları, 1976).
[12]- Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer (Sol Yayınları, 1990).
[13]- Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.
[14]- Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, çev. Kenan Somer (Sol Yayınları, 1990).
[15]- Friedrich Engels, Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi, çev. İsmail Yarkın ve M.A İnci (İnter Yayınları, 1999).

