Sarp Kızılkaya
Güncel konjonktürde siyasal manzarayı belirleyen en güçlü dinamiklerden biri, kapitalizmin kendini şaşırtıcı bir biçimde hala “en iyi” toplumsal düzel olarak sunmasına rağmen, neoliberalizmin yarattığı derin eşitsizlikler ile sağ-popülist hareketlerin yükselişidir. Donald Trump’ın ABD’de yeniden kitleleri seferber etmesi, Nigel Farage ve Reform UK’in İngiltere’de hızla güç kazanması, Avrupa’nın pek çok ülkesinde aşırı sağın seçim başarıları, mevcut düzenin krizini çıplak biçimde ortaya koymaktadır. Bu kriz karşısında sol, uzun süredir ilk kez ciddi mobilizasyon örnekleri üretebilme kapasitesine kavuşmuştur. ABD’de Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez öncülüğünde gelişen Fighting Oligarchy Tour, on binlerce kişiyi bir araya getirerek Demokrat Parti’nin sınırlarını aşan bir halk hareketine dönüştü. Birleşik Krallık’ta ise Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana’nın yeni parti girişimi, İşçi Partisi’nin merkezileşmesine tepki duyan yüzbinlerce kişiyi kısa sürede mobilize etti. Ancak ileri sürdüğüm üzere bu sadece bir kapasitedir. Kapitalizmin içkin krizlerinin kitlelerde yarattığı memnuniyetsizliğin onları kendiliğinden hareketlere sürüklemesi tarihsel bir olgudur. Mesele bu kitlelerin yarattığı dönüşümcü kapasitesinin sol tarafından nasıl devrimci bir forma sokulacağıdır.
Bu iki örnek, kuşku yok ki, günümüz solunun yeniden görünür olmasını sağlamaları bakımından tarihsel bir önem taşımaktadır, ama neyin yapılmaması gerektiğini göstermesi açısından. Marksist bir perspektifle, biz, bu hareketlerin yalnızca önemine değil, aynı zamanda sınırlılıklarına da işaret etmek istiyoruz. Sanders ve Corbyn & Sultana hareketlerinin ortak yanı, kapitalist düzeni aşmaya değil, onun yeniden dağıtıcı mekanizmalarını güçlendirmeye yönelmeleridir. Evrensel sağlık hizmeti, kamu mülkiyeti, servet vergisi veya sosyal konut seferberliği gibi talepler radikal görünebilir; fakat üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını hedeflemezler. Bu, onları devrimci bir kopuştan çok reformcu bir çerçeveye hapsetmektedir.
Bu bağlamda belki de tarihe dönmek gerekmektedir: Stalin’in 1930’larda sosyal demokrasiyi faşizmin “ılımlı kanadı” olarak tarif etmesi, bu bağlamda günümüzde yeniden anlam kazanmaktadır. Stalin’in işaret ettiği nokta, sosyal demokrasinin sadece kapitalist devlet aygıtı içinde kalarak devrimci bir alternatif sunamaması değil, aynı zamanda kapitalizmin yeniden üretiminin önemli bir payandası olmasıydı; bu da faşizmin ya da gerici hareketlerin iktidar yolunu kolaylaştırıyordu. Bugün benzer bir durum, sağ-popülist hareketler karşısında yaşanmaktadır. Biden’ın Demokrat Partisi ya da Starmer’ın İşçi Partisi gibi merkezileşmiş sosyal demokrat yapılar, gerçek bir çıkış sunmak yerine statükoyu idare etmektedir. Bu durumda Sanders ve Corbyn & Sultana gibi girişimler kitlelerin memnuniyetsizliklerinin yarattığı enerjiden bir yönde ve derecede faydalanabilse de, kapitalizmin yapısal krizine devrimci bir yanıt üretemedikleri ölçüde, sağ-popülizmin yükselişini engelleyecek kalıcı bir bariyer inşa edemezler. Dahası, sağ-popülizmin yükselişine meşruiyet kazandıracak bir konuma sürüklenebilirler.
Ancak yine de, yukarıda da ileri sürüldüğü gibi, bu hareketlerin kitleleri seferber etme kapasiteleri küçümsenemez. Sanders’ın mitinglerinde yükselen “We are the 99%” sloganı, ya da Corbyn & Sultana’nın birkaç gün içinde yüzbinlerce insanı harekete geçirmesi, halkın mevcut düzenden duyduğu hoşnutsuzluğun somut göstergeleridir. Ancak Marksist açıdan mesele, bu hoşnutsuzluğun nasıl örgütleneceğidir. Eğer bu enerji parlamenter reformlarla sınırlanırsa, kısa vadeli bir tatmin sağlar ama kapitalizmin çelişkilerini ortadan kaldırmaz. Luxemburg’un Reform ve Devrim’de uyardığı gibi, reformlar devrimci mücadelenin yan ürünü olmadıkça yozlaşır ve kapitalizmin ömrünü uzatır. (Luxemburg, 2004: 41-44)
Bu metin, Sanders hareketi ile Corbyn & Sultana partisini ayrıntılı biçimde inceleyerek hem önemlerini hem de sınırlarını ele almayı amaçlamaktadır. İlk bölümde Sanders’ın mitingleri, söylemi, örgütlenme stratejileri ve Demokrat Parti ile ilişkileri ele alınacak; ikinci bölümde Corbyn ve Sultana’nın yeni partisinin kuruluşu, programı, liderlik tartışmaları ve kamuoyu desteği incelenecektir. Üçüncü bölümde iki deneyim karşılaştırılacak, ardından Marksist bir eleştiri ile bu hareketlerin kapitalist düzen karşısındaki sınırlılıkları tartışılacaktır. Sonuç bölümünde ise günümüz solunun bu deneyimlerden çıkarabileceği dersler üzerinde durulacaktır.
1.Sander ve “Oligarşiye Karşı Savaş”
1.1. Mitinglerin Manzarası
Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC) öncülük ettiği “Fighting Oligarchy Tour”, 2025’in ilkbahar aylarında Amerikan siyasal gündeminin en dikkat çekici olaylarından biri haline gelmiştir. 21 Şubat’ta Nebraska’nın Omaha kentinde başlayan tur, kısa sürede batı eyaletlerine yayılmış ve Demokrat Parti’nin düzenlediği etkinliklerin çok ötesine geçen kalabalıklar toplamıştır. Mart ayında Denver’da yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı miting, kapitalizmin krizlerinin halk tabanında güçlü bir enerji yarattığını göstermiştir (Colorado Newsline, 21 Mart 2025). Los Angeles’ta ise “on binlerce” kişinin yer aldığı buluşma yalnızca bir siyasal etkinlik değil, aynı zamanda kültürel bir festival atmosferine bürünmüştür. Joan Baez ve Neil Young gibi isimlerin sahneye çıkmış olması, turu politik söylemin ötesine taşıyarak bir dayanışma şölenine dönüştürmüştür (SFGate, 12 Nisan 2025).
Mitinglerin en çarpıcı yanı, yalnızca büyük şehirlerde değil, görece “kırmızı eyalet” olarak bilinen bölgelerde de benzer coşkuya sahne olmasıydı. Utah’ın Salt Lake City kentinde düzenlenen etkinlikte binlerce kişi salonları doldurmuş; Montana’nın Missoula kentinde ise üniversite yerleşkesinde toplanan kalabalıklar, Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu bölgelerde dahi ciddi bir kitlesel memnuniyetsizliğin bulunduğunu ortaya koymuştur (KPAX, 13 Nisan 2025). Folsom’da üç mil uzunluğunda kuyrukların oluştuğu miting, bu enerjinin ne kadar somut ve kitlesel bir ifadeye büründüğünü göstermiştir (SFGate, 14 Nisan 2025).
Mitinglerin atmosferini belirleyen temel unsur, “oligarşi karşıtı söylem” olmuştur. Sanders ve AOC, konuşmalarında yalnızca Donald Trump’ın kişisel tehdit oluşturduğunu değil, onun temsil ettiği milyarderler düzeninin Amerikan demokrasisini işlevsiz hale getirdiğini vurgulamaktadırlar. Elon Musk’tan Jeff Bezos’a kadar farklı örneklerle “milyarderlerin hükûmeti satın aldığı” tezi öne çıkarılmaktadır. Guardian’ın haberine göre (4 Haziran 2025), Sanders bu mitinglerde “Trump tehlikelidir demek yetmez; Demokratlar cesur bir ekonomik program ortaya koymalıdır” diyerek kitleleri harekete çağırmıştır . Kalabalığın sıkça tekrarladığı “We are the 99% – Biz %99’uz” ve “Tax the rich – Zenginleri vergilendirin” sloganları, 2011’deki Occupy Wall Street mirasının canlılığını koruduğunu göstermektedir. Ancak bu kez mesele yalnızca tepki değil, aynı zamanda örgütlenme çağrısıydı: Sanders, gençleri ve emekçileri yalnızca protesto etmeye değil, aday olmaya davet etmekteydi.
Gerçekten de mitingler, yalnızca birer gösteri değil, örgütlenme alanı olarak kurgulanmıştır. Etkinlikler sırasında “Run for Something – Bir şey için koş” isimli girişimle işbirliği duyurulmuş ve binlerce genç, “ben de aday olmak istiyorum” diyerek kayıt yaptırmıştır. Washington Post’un haberine göre (31 Mayıs 2025) kısa sürede yedi binden fazla kişi potansiyel adaylık için başvuruda bulunmuştur. Bu, Sanders hareketinin yalnızca retorik değil, kurumsal düzeyde yeni bir kadro yetiştirme stratejisi geliştirdiğini ortaya koyduğuna işaret etmektedir.
Mitinglerin kitleselliği, Demokrat Parti’nin merkezileşmiş çizgisiyle keskin bir tezat oluşturmaktadır. Parti elitleri görece küçük ve kapalı etkinliklerle sınırlı kalırken, Sanders ve AOC’nin yüz binleri aşan birikimsel mobilizasyonu, halkın siyasete duyduğu özlemi görünür kılmıştır (AP News, 22 Mart 2025). Bu tablo, Amerikan siyasal sahnesinde “sol popülizm”in hâlâ güçlü bir karşılık bulabileceğini ve doğru örgütlenebilirse geniş kitlelere ulaşabileceğini göstermektedir. Ancak kitlelerin memnuniyetsizliğini temsil etme kapasitesine kavuşabilmek, bu memnuniyetsizliği devrimci dönüşüm için gerekli olan siyasal bir forma sokmak anlamına gelmemektedir.
1.2. Oligarşi Söylemi ve Politik Çerçeve
Sanders ve Ocasio-Cortez’in yürüttüğü mitinglerin en ayırt edici özelliği, tüm siyasi çerçevenin “oligarşi karşıtı” bir dille kurulmasıdır. Sanders, Guardian’a verdiği bir röportajda (4 Haziran 2025) “Trump’ın tehlikeli olduğunu söylemek yeterli değil; Demokratların cesur bir ekonomik program ortaya koyması gerekiyor” diyerek, yalnızca kişisel bir figür olarak Trump’a değil, onun temsil ettiği bütün toplumsal düzene işaret etti. Bu söylemde “oligarşi”, sadece bireysel milyarderlerin varlığı değil, aynı zamanda bu milyarderlerin Amerikan siyasetinin kurumsal mekanizmalarını belirlemesi anlamına geliyordu.
Miting konuşmalarında en çok hedef alınan isimler arasında Elon Musk, Jeff Bezos ve Donald Trump’ın kendisi öne çıktı. Sanders, “Milyarderler hükûmeti satın alıyor” diyerek bu figürleri birer sembol haline getirdi (AP News, 22 Mart 2025). AOC ise Arizona’daki bir konuşmasında “Bu yalnızca Trump meselesi değil; bu, ülkenin milyarderler tarafından yönetilmesi meselesidir” diyerek mitinglerin kitlesel duygusunu pekiştirdi (The Guardian, 21 Mart 2025). Bu bağlamda “oligarşi” kavramı, ABD’deki servet yoğunlaşması ile siyasal temsil krizini birleştiren güçlü bir retorik işlevi gördü. Ancak bu söylemlerin bu haliyle milyarderler üreten yapıya dokunmadığını da ifade etmeden geçmemek gerekmektedir. Milyarderin varlığı eşitsizliğin somut göstergesi olarak elbette önemlidir ancak milyarderler üreterek eşitsizliğin kendisini üreten ya da daha doğru bir ifadeyle kendisi eşitsizliğin kurumsallaşmış toplumsal bir yapısı olarak kapitalizm de bu eleştirilerden pay almalıdır. Şimdilik Sanders ve AOC’nin kapitalizmi devrimci dönüşümün doğrudan düşmanı olarak görmediğini ve eleştirmediğini belirtmekle yetinelim.
Sanders’ın programatik önerileri de yukarıdaki söylemi destekleyecek şekilde şekillendi. Guardian’daki aynı röportajda, evrensel sağlık hizmeti ihtiyacı, sendikal hakların genişletilmesi, ücretsiz yükseköğrenim ve zenginlerden alınacak artan vergi gibi klasik sosyal demokrat talepleri yeniden gündeme taşıdı (Guardian, 4 Haziran 2025). Böylece oligarşi eleştirisi, yalnızca soyut bir retorik değil, somut bir ekonomik programla desteklendi. Washington Post’un haberine göre (31 Mayıs 2025), bu programın hayata geçebilmesi için Sanders, Demokrat Parti içinde değil, halk tabanında güçlü bir örgütlenme gerektiğini vurguladı. Bu yüzden “Run for Something” girişimiyle kurulan ortaklık, yalnızca gençleri siyasete katmak değil, aynı zamanda oligarşiye karşı kurumsal bir alternatif yaratma çabası olarak da görüldü. Ama kapitalizmin yeniden üretiminin bu taleplerle çeliştiğini ve bu taleplerin tamamen gerçekleştirilmesinin yegâne koşulunun kapitalizmin devrimci dönüşümünü gerektirdiğini ifade etmedi ya da edemedi.
Söylemin bir diğer boyutu, Amerikan demokrasisinin işleyişine dönük eleştirilerde ortaya çıktı. Sanders, New York Post’un aktardığı bir açıklamasında (19 Mart 2025), Demokrat Parti’nin “vizyonsuzluğunu” hedef alarak, “sorunumuz yalnızca Cumhuriyetçiler değil, çalışan sınıftan kopmuş bir Demokrat Parti’dir” dedi. Bu yaklaşım, Demokrat Parti’nin taban ile kurumsal elit arasındaki uçurumu derinleştirdiğini öne sürüyordu. Dolayısıyla “oligarşi” karşıtı çerçeve, yalnızca Trump ve Cumhuriyetçilerle değil, Demokrat Parti’nin merkezileşmiş yapısıyla da mücadeleyi içeriyordu.
Siyaset bilimi literatürü açısından bu söylem, sol popülizmin klasik bir örneği olarak okunabilir: “halk” ile “oligarşi” arasında keskin bir karşıtlık kurarak, siyasal özneyi yeniden tanımlamak. Ancak burada fark, Sanders’ın bu dili tek başına retorik olarak değil, örgütlenme ve kadro siyasetiyle desteklemesinde yatıyor. Mitinglerde yükselen “Tax the rich” sloganı, Piketty’nin servet eşitsizliği verileriyle örtüşen somut bir toplumsal soruna işaret ediyordu. Dolayısıyla “oligarşi” söylemi, bir kitle duygusu üretmekle kalmadı, aynı zamanda ekonomik-demokratik dönüşüm için bir çerçeve sundu. Ama bu söylemin sınırı da tam olarak budur. Örneğin “servet eşitsizliği” kavramının anlamsal matrisini kabul etmektir.
Sonuç olarak Sanders’ın politik yaklaşımı, Trump karşıtlığını aşan, Amerikan siyasal sisteminin köklü eşitsizliklerini hedef alan ve demokratik katılımı artırmaya yönelik bir strateji üzerine kuruludur. Ancak kapitalizmin sınırları içinde kalmaya da eğilimlidir. Yine de bu strateji, mitinglerdeki coşkulu atmosferin ardında işleyen memnuniyetsizlikten türeyecek daha derin bir siyasal tahayyülün işaretini verebilir: ABD’de gerçek bir “işçi sınıfı siyaseti” inşa etmek.
1.3. Örgütsel Strateji
Sanders hareketinin en ayırt edici yönlerinden biri, mitinglerin tek başına birer gösteri olarak kurgulanmaması, aynı zamanda örgütlenme ve kadro inşası işlevi görmesidir. Bu strateji üç temel sütun üzerine oturmaktadır: Our Revolution, Run for Something ortaklığı ve Working Families Party ile sahadaki işbirlikleri.
Öncelikle, Sanders’ın 2016 başkanlık kampanyası sonrasında kurulan Our Revolution, uzun yıllardır onun kitlesel örgütlenmesinin kurumsal omurgası olarak var olmuştur. Bu yapı, hem tabanda küçük bağışçılara dayalı finansal sürdürülebilirliği sağlamış hem de yerel düzeyde adayları desteklemiştir. 2025 yılı itibarıyla Our Revolution’ın ağı 50 eyalete yayılmış ve yüzlerce yerel temsilciyle Demokrat Parti içindeki progresif adaylara destek vermektedir (Our Revolution, 2025). Mitinglerde dağıtılan materyaller ve kayıt formları doğrudan bu örgütle bağlantılıdır; böylece kalabalıkların enerjisi somut bir örgütsel kapasiteye dönüştürülmektedir.
İkinci ayak, gençleri siyasete çekmeyi amaçlayan Run for Something girişimiyle kurulan işbirliğidir. Washington Post’un haberine göre (31 Mayıs 2025), Sanders ve AOC’nin çağrısına yalnızca birkaç hafta içinde 7 binden fazla kişi yanıt vererek potansiyel adaylık için başvuru yaptı. Bu, hareketin yalnızca eleştiriyle değil, kadro üretimiyle de ilgilendiğini gösterdi. Run for Something daha önce Demokrat Parti içindeki genç adaylara destek vermekle bilinse de, Sanders hareketiyle kurduğu bu ortaklık onu daha geniş, “oligarşiye karşı halk adayları” seferberliğine dönüştürdü. Böylece mitinglerde yükselen sloganlar, doğrudan yerel seçimlerde aday olacak gençler aracılığıyla siyasal zemine taşındı. Tüm bu çabalar sosyal amaçlar edinen bir hareketin kitleselleşmesi açısından önem taşısa da kapitalizmi “kasabadaki tek oyun” olarak gören perspektifi aşmadığı için popülizm ile omuz omuza hareket etme durumundan kurulamamaktadır. Dolayısıyla popülizme yaratma potansiyeli barındırdığı sapmalardan da kaçınamama riskini taşımaktadır.
Üçüncü unsur ise Working Families Party (WFP) ile sahadaki işbirliğidir. Özellikle New York ve Kaliforniya’da güçlü bir yerel tabanı bulunan WFP, Sanders hareketinin mitinglerini destekleyerek kitlelere lojistik, mekân ve gönüllü ağları sağladı (Politico, 25 Mart 2025). Bu işbirliği, Demokrat Parti dışında ama ona paralel olarak işleyen alternatif bir sol kurumsallığın oluşabileceğinin sinyalini verdi. WFP’nin sendikal bağları ve yerel yönetimlerdeki deneyimi, Sanders’ın “işçi sınıfı siyaseti” söylemine pratik bir ayak ekledi. Bu ittifakların yarattığı coşkulu ambiyansa rağmen sendikal yapıların, gönüllü toplulukların ve yerel deneyimlerin ağırlığı Sanders ve hareketinin siyasi dönüştürme kapasitesini önemli ölçüde azaltma riskini de taşımaktadır. Çünkü bu hareketin karşısında bulduğu esasında oldukça merkezi, disiplinli ve örgütlü bir yapıdır. Biz bu yapıya kapitalist devlet diyoruz.
Tüm bu stratejik adımlar, Sanders’ın sık sık vurguladığı gibi, yeni bir parti kurma arayışından ziyade mevcut yapılar içinde veya bağımsız kanallarda geniş tabanlı bir hareket yaratmaya dönüktür. NBC’nin “Meet the Press” programında yaptığı açıklamada, kendisi ve AOC’nin üçüncü bir parti başlatmadığını açıkça belirtmiş, asıl meselenin halkın kendi adaylarını çıkarabileceği bir zemini örgütlemek olduğunu vurgulamıştır (NBC News, 27 Nisan 2025).
Bu çerçevede Sanders hareketi, hem Demokrat Parti’nin merkezileşmiş çizgisine meydan okuyan, hem de bağımsız ve yarı-bağımsız yapılarla ittifaklar kuran hibrit bir örgütlenme modeli sunmaktadır. Mitinglerdeki coşkunun kısa vadeli bir heyecana dönüşmemesi için bu strateji hayati öneme sahiptir. Gerçekten de Sanders’ın başarısı, kitlesel enerjiyi kalıcı kurumsal kapasiteye dönüştürme yeteneğine bağlıdır. Our Revolution, Run for Something ve WFP üçlüsü, bu dönüşümün sacayağını oluşturmaktadır. Ancak Sanders ve hareketinin en büyük gücünün aynı zamanda onun en büyük zayıflığı olduğunu da vurgulamak gerekmektedir. Sosyo-politik memnuniyetsizliğin bu akışkan yapısı her yere ve herkese yayılan bir yapıdadır ve alanını genişletmektedir ancak kapitalist devlete doğrultulmuş bir silah biçimde katılaşan bir form alamazsa; bu enerjinin kapitalist sistem ve kapitalist devlet tarafından buharlaştırılma riskini de taşıdığını ekleme mecburiyetimiz vardır.
1.4. Demokrat Parti ile Gerilim
Bernie Sanders’ın politik hattını anlamak için Demokrat Parti ile yaşadığı gerilimi merkeze almak gerekir. Sanders, 2016 ve 2020’deki başkanlık ön seçimlerinden beri Demokrat Parti içinde kalmayı tercih etmiş, ancak partinin merkezci çizgisine yönelik eleştirilerini hiç gizlememiştir. 2025’e gelindiğinde bu eleştiriler daha sert bir tona bürünmüştür. Guardian’a verdiği bir röportajda (4 Haziran 2025), “Trump’ın tehlikeli olduğunu söylemek yetmez; Demokrat Parti’nin gerçekten çalışan sınıfın taleplerini savunması gerekiyor” diyerek, partinin mevcut stratejisinin yetersizliğini dile getirmiştir. Ona göre Demokrat Parti, Trump’a karşı “demokrasiyi koruma” retoriğine sıkışmış, ancak eşitsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunlara cesur bir yanıt verememiştir.
New York Post’un aktardığı bir açıklamasında (19 Mart 2025), Sanders Demokrat Parti’nin vizyonsuzluğunu daha açık bir dille ifade etmiştir: “Bizim sorunumuz sadece Cumhuriyetçiler değil; çalışan sınıftan kopmuş, büyük bağışçılara bağımlı bir Demokrat Parti’dir.” Bu ifade esasen, Demokrat Parti’nin finansman kaynakları ile politik yönelimi arasındaki bağı ifşa eden tipik bir Sanders eleştirisidir. Ona göre partinin büyük bağışçılara olan bağımlılığı, çalışan sınıfın çıkarlarını savunmayı neredeyse imkânsız hale getirmektedir.
Bu gerilim, yalnızca söylemsel değil, örgütsel düzeyde de kendini göstermektedir. Sanders’ın mitingleri, Demokrat Parti’nin resmî etkinliklerinin gölgesini aşan kalabalıklar toplamış, özellikle gençler ve emekçiler arasında büyük bir enerji yaratmıştır. AP News’in aktardığı üzere (22 Mart 2025), Sanders’ın “anti-Trump direnişinin liderliğine adım attığı” izlenimi, Demokrat Parti içinde rahatsızlık uyandırmıştır. Parti elitleri, bu tür kitlesel mobilizasyonların kontrol edilemez bir taban hareketine dönüşmesinden kaygı duymaktadır.
Demokrat Parti içindeki bazı isimler, Sanders ve AOC’nin hareketini “partiyi bölme” riski taşıyan bir girişim olarak görmektedir. Nisan 2025’te NBC’nin Meet the Press programında Sanders, bu iddiaları açıkça reddetmiş ve kendisinin üçüncü bir parti kurma niyetinde olmadığını belirtmiştir (NBC News, 27 Nisan 2025). Ona göre mesele, Demokrat Parti’den ayrılmak değil, partinin içinden ya da çevresinden çalışan sınıf siyasetine alan açmaktır. Yine de bu açıklama, Demokrat Parti içindeki kuşkuları gidermeye yetmemiştir.
Politico’nun değerlendirmesine göre (25 Mart 2025), Sanders’ın hareketi Demokrat Parti içindeki ilerici kanadı güçlendirirken, partinin merkezci stratejilerini zora sokmuştur. Biden yönetimi ve Senato liderliği, Trump karşısında “ılımlı” bir blok kurmaya çalışmışken, Sanders bu çizgiyi “milyarderlerin partisi” söylemiyle hedef almıştır. Bu durum, partinin kendi içinde stratejik bir bölünmeye yol açmıştır: Trump karşıtlığına dayalı savunmacı bir çizgi ile oligarşi karşıtlığına dayalı saldırgan bir çizgi.
Bu çelişkiyi derinleştiren bir başka unsur da 2026 ara seçimlerine dair hazırlıklardır. Washington Post’un haberine göre (31 Mayıs 2025), Sanders hareketi üç aşamalı bir plan üzerinde çalışmaktadır: Cumhuriyetçilerin gündemine bariyer oluşturmak, Temsilciler Meclisi’nde sandalye kazanmak ve büyük bağışçıların etkisini azaltmak. Bu plan, Demokrat Parti’nin geleneksel seçim stratejilerinden daha radikal ve taban odaklıdır. Ancak aynı zamanda Demokrat Parti’nin merkezci yönelimiyle doğrudan çelişmektedir.
Dolayısıyla Sanders ile Demokrat Parti arasındaki gerilim iki yönlüdür: bir yanda yapısal eleştiriler (bağışçılar, vizyonsuzluk, çalışan sınıftan kopuş), diğer yanda ise stratejik farklılıklar (Trump karşıtlığını yeterli görmeyip ekonomik eşitsizliğe odaklanmak). Bu gerilim, 2025 yılı itibarıyla Demokrat Parti’nin içindeki en önemli fay hatlarından biri haline gelmiştir.
Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, bu durum “parti içi hegemonya mücadelesi” olarak okunabilir. Sanders hareketi, partinin içinden bir kopuş yaratmadan, ama partinin merkezileşmiş yapısını zorlayarak yeni bir hegemonik blok inşa etmeye çalışmaktadır. Bu strateji, kısa vadede Demokrat Parti içinde sürtüşmelere yol açsa da uzun vadede partinin yönelimini belirleyecek temel tartışmalardan biri olacaktır.
Bu mücadele Demokrat Parti merkeze alınarak okunduğunda önemli olabilir. Ancak ABD kapitalizmini merkeze alıp yapılan bir çözümlemede müesses nizam olarka tarif edebileceğimiz olguya güçlü bir darbe vurmaktan uzaktır. Tam aksine, uzun vadede ABD kapitalizmini meşrulaştırma riskini de beraberinde getirmektedir. Sanders’in Demokrat Parti içinde hegemonyasını kurduğu ve sağlamlaştırdığı bir gelecek vizyonunda toplumun geniş kesimlerinin yönetimde pay sahibi olduğuna dair yaşayabilecekleri yanılsama daha güçlü ve daha ciddi bir siyasi talep ve müdahale imkânı ve arzusunu törpüleyebilir. Böylece Sanders ve hareketinin yarattıkları coşku ABD kapitalizminin yeniden üretimine hizmet eden unsurlara dönüşebilir. Bu riskten kaçınmanın yolu belki de Sanders’in kaçındığı şeye koşmasıdır. ABD müesses nizamını temelinden sarsmayı hedefleyen, insanların düzenden duydukları memnuniyetsizlikleri sağlam bir politik idare haline getiren üçüncü bir parti.

