İzzeddin Önder
Yaşamsal olduğu hemen hemen her çevre tarafından kabul edilmiş bir genel seçime giderken, bir yanda içinden geçtiğimiz derin krizden çıkış, diğer yanda da ülkeyi tek adam yönetim diktasından kurtarış yolları üzerinde görüşler geliştirilmektedir. Sorunlar ekonomi, siyaset ve yönetim alanlarında yaşanmakta olmakla beraber, gündemin üst sıralarını tek-adam yönetiminden kurtulma çabaları etrafında şekillenen stratejik çalışmalar işgal etmektedir. Ekonominin savrulmasının temel sebebinin tek adam yönetiminin kurmuş olduğu kuralsız, güvenilmez ve adaletten uzak yönetim biçimi olduğu yönündeki güçlü kanaat, ekonomik sorunların ikinci plana atılarak, dikkatlerin siyaset-yönetim alanında yoğunlaşmasına yol açmaktadır.
Ekonomi ile siyasal sorunlar genetik dokunun yapısına benzer şekilde sarmal görüntüde gelişir ve birbirinden ayrılamaz. Aynı şekilde, Türkiye ekonomisi de dünya ekonomisiyle etkileşim içinde olduğundan, çevreden soyutlanarak analiz edilemez. Türkiye ekonomisi, bir yandan küresel ve iç ekonomik koşullarda şekillenirken, diğer yandan da içte siyasetin oluşturduğu koşullardan etkilenmekte ve iç siyaset üzerinden emperyalizmin etkisi altında sürüklenmektedir. Bu bağlamda, AKP iktidarının fevkalade sadakatle uyguladığı 2000 IMF-Derviş programı tam da küresel ekonomik koşulların siyasiler üzerinden Türkiye’ye dayattığı uygulama reçetesi olarak görülmelidir. Türkiye ekonomisinin 1950’lerden beri izlemiş olduğu politikalara göz attığımızda, küresel koşullara uyumlu olarak her dönemde farklı emperyalist etki altında potansiyel büyüme haddi ile fiili büyüme haddi arasındaki fark merkez emperyalistlere transfer edilirken, mutlak büyümeye eşlik eden göreli gerileme yaşanmıştır. Hal böyle olunca, kapitalist sistem içinde seyreden Türkiye ekonomisi üzerinde fikir oluştururken geçmişin hikâyesini ve deneyimlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Diğer bir deyişle, standart kapitalist gelişme ya da büyüme modellerinin Türkiye’ye koşulsuz uygulanması söz konusu olamaz kanaatindeyim. Zira Türkiye gibi ağır borçlu ve çevresel ekonomi konumundaki bir ülkede küresel etki altında gelişen siyasetin iç ekonomiye yansıması öngörülemez olumsuzluklara gebe olabilir. Siyasetin küresel etkileşimlerden soyutlanmasının kapitalist sistem içinde olanaklı olmaması, analizin bu koşullar çerçevesinde yapılmasını gerekli kılar.
Siyasetin küresel koşullardan soyutlanamamasının ekonomi üzerindeki etkilerinin asgariye indirgenmesinin koşulları geniş bir tayf içinde çok yönlüdür. Birinci olarak, dış güçlerin siyasi ve ekonomik kanallardan yaptığı dayatmaların zayıflatılması ya da etkisizleştirilmesi ancak derin bir siyasi-yönetsel kanaldan geçirilmesi ile olanaklı olabilir. İkinci olarak da, kararların yaygın bir kamu ve akademik denetime tabi tutularak hassas eleştiri süzgecinden geçirilmesi gerekir. Diğer bir deyişle, emperyalizmin siyasi erk aracılığı ile ya da onun üzerinden ekonomiye hâkim olma çabasının engellenmesi siyasi ve yönetsel örgütlenmenin derinleştirilmesini gerektirir. Emperyalistlerin çevresel ekonomilere tek adam yönetimlerini önermesi ve desteklemesinin nedeni, amaçlarının söz konusu derin inceleme ve eleştiri kanallarına takılmadan gerçekleştirilmesinin sağlanmasıdır. Ekonomik işleyişi olabildiğince emperyalist müdahalelerden soyutlayabilecek derin kanal yönetim sisteminin yaratılma koşullarından birincisi toplumu geniş temsile yetkili parlamento oluşumu, ikincisi ise, bunu tamamlayacak şekilde kamu kurumlarının, yargı ve üniversitelerin tam bağımsız ve özerk kılınmalarıdır. Kısacası, sorumsuz başkanlık sistemi gibi kabile yönetimi sürdüğü sürece hiçbir ekonomik araç ve/veya politika uygulanamayacağı gibi, tam tersi, tüm kurumlar lider görüntüsündeki siyasi despotun araçları konumuna indirgenir ve amacından farklı sonuçlara yol açar. Siyaset teorisi açısından başkanlık sistemi de makul bir siyasi yönetim sistemi olabilir, ancak sorumsuz despot kişinin atılımlarını denetleyecek denge mekanizmalarının (check-and-balance) etkili şekilde kurulmuş olması koşulu ile. Diğer bir deyişle, kapitalist sistem içinde yürütülecek ekonomik performansın siyasi amaçlarla müdahalelerden uzak olması gerekli koşuldur. Kapitalist sistem içinde kalındığı sürece iç siyasetten uzaklaştırılmış olan ekonomi, çok farklı reel ve/veya finansal etkileşimler yoluyla da dünya kapitalist sisteminin hegemonik etkisi altında kalacaktır. Bu bağlamda Türkiye ekonomisine baktığımızda, her dönem siyasi yapılanmaları farklı olmakla beraber, yukarıda sözü edildiği üzere, tüm dönemlerde emperyalist etki altında kalınmıştır, hatta ilginçtir ki, bu sürükleniş ekonomi krize girdiğinde çare olarak küresel politikalara yönelişin sonucu olarak gerçekleşmiştir.
İç siyasetten soyutlanabilmiş ekonominin, kısıtlı olarak da olsa, dış ekonomik etkileşimlerden uzak kalabilmesi amacıyla, kapitalist işleyişler çerçevesinde bazı önlemlerin alınması gerekir. Ancak bu tür önlemlere rağmen, Türkiye ekonomisi gibi finansal işlemler hacmi sığ olan ve sanayi alt-yapısı verimli olmayan çevresel ekonomilerin krizden uzak durması kolay değildir. Çünkü bir defa, krizler kapitalist işleyişin doğal sonucu olarak devreye girer; saniyen, çevresel konumlu ekonomiler finansal şoklara karşı merkez ekonomilere göre daha dayanıksızdır. Türkiye’nin içinden geçtiği krizin birinci sebebi, Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık bir asra yakın zaman geçmiş olmasına rağmen, geçmiş dönemlerin de hatalarının sonucu olarak, hâlâ güçlü ve verimli bir ekonomi-sanayi alt-yapısı kuramamış olmasıdır. Zayıf yapılanma gerek beşeri gerek maddi sermaye birikimini büyük çapta aksatmıştır. Sanayi ve ticari yapılanmanın başta Marmara Bölgesi ve İstanbul olmak üzere ülkenin batı bölgesinde yoğunlaşması, Anadolu’nun servet yapısının tedricen rant olarak bu bölgelere kaydırılmasına yol açarak ekonomik yapının homojen oluşumunu engellemiştir. Son yirmi yılın muhasebesi ise geçmiş yıllardan çok daha farklı gelişmiştir. Soğuk Savaş döneminin sonlanması ve neoliberal dönemin tüm şiddeti ile yerküreye yayılması, Türkiye gibi görece zayıf çevresel ekonomilerde ulusal devlet yapılarını zayıflatarak, gerek beşeri sermaye akımları gerek uluslararası reel ve finansal yatırımların kâr transferi kanallarıyla çevresel ekonomilerin merkez ekonomiler lehine kanamasına neden olmuştur. Özellikle yönetişim modelleri çerçevesinde uluslararası sigorta sistemine (MIGA) bağlı geri ödeme garantili sözleşmelerle yürütülen yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklıkları gibi özellikle alt-yapı yatırımlarına yönelik girişimlerin oluşturduğu borç taahhüdü ülke rezervlerinin hızla erimesine yol açmıştır. 2000 IMF-Derviş politikasını sadakatle uygulayan AKP’nin rolü ise, ulusal çıkara yönelik politikalar geliştirmek olmayıp, bizzat söz konusu politikanın örtülü amacı olan krizdeki batı sermayesine piyasa hizmeti sunmak olarak tarihe geçecektir. Merkez Bankası’nın hızla eksi rezerve geçmesi ve çevre ekonomilerden swap ya da başka yollardan döviz sağlanma yoluna gidilmesi hesapsız şekilde ekonominin geri ödeme potansiyelinin çok üzerinde yatırımlara girilmiş ve garantili ödemelere zorlanmış olmanın sonucudur. Doğal olarak pandemi sürecinin de bu yıkımda önemli rolü olmuştur. Siyasetin bu denli hesapsız ve pervasız davranışının altında yatan sebepler siyasi içerikleriyle de çeşitlidir. Bunlardan birincisi, AB ile görüşmelerin kesilmesinde de önemli rol oynamış olan, siyasetin finansman yolu olarak usulsüz ihale sisteminin kullanılmasıdır. İkincisi ise, bol kaynakların yerli ve yabancı sermaye ile ortaklıklar halinde inşaata yönlendirilerek hem kısa yoldan siyasete sermayedar taban oluşturulması, hem de yaygın faaliyet ve istihdam alanı yaratılarak yüksek işsizliğe kısa sürede kısmî (fakat geçici) çare üretilmesidir.
Son kertede inatla savunulan düşük faiz politikasına gelince, bu hain politikanın fazla ucuz geçiştirilmeden, AKP’nin yönetemediği ekonominin düzlüğe çıkarılma nafile çabalarının yoğun emek sömürüsü ve sermaye desteği politikası üzerine oturtulma gayretleri olarak biraz derin analize tabi tutulması gerekir. Şöyle ki, bir yandan yüksek vergi avantajları ve önceden tasarlandığı açık olan kur garantili mevduat sistemi ile belirli kesimlere sermaye aktarımı yoluyla sermaye birikimi desteklenmeye çalışılmıştır. Küreselleşme döneminde gelişmiş ekonomilerin de şiddetli dış rekabet karşısından çeşitli desteklerle uluslararası alanda firmaları güçlü kılmaya çalıştıkları gözlenmiştir. Ancak bu politika ekonomiyi tümüyle ayağa kaldıramayıp ancak bazı eksikliklerin giderilmesinde destek işlevi görebilir. Diğer yandan, desteğin yükünün olabildiğince toplumsal adalet duygusunu sarsmayacak şekilde dağıtılmasına çalışılması gerekirken, AKP tam tersini yapmıştır. AKP politikasının emeğe yönelik amacında da görüldüğü üzere, politika tam da bu mantık üzerine kurulmuştu. Amaç, baskılı faiz ve enflasyon yoluyla gelir etkisi yaratıp emeği ucuzlatarak ihracat sanayiine destek sağlamak idi. Kurgulanmış olduğu savlanabilen bu projenin amacının emperyalistin ve iç sermayenin tüm yükünü halka ve emekçilere yıkmak olduğu açıktır. Bu politikanın salt iç emek-sermaye farklılaştırılması açısından analizi ile yetinmek küresel kapitalizmin işleyişini yansıtamaz. Bu açıdan meseleye şöyle bakmak gerekir; Batı dünyasına karşı Türkiye görece ucuzlatılarak, ekonomik işlemlerdeki sömürülme oranı yükseltilmiş olmaktadır. Siyasiler için de yaşamsal nitelikte bir seçime gidilirken böyle bir politikanın bu denli bariz şekilde topluma dayatılması, siyasilerin basiretsiz yönetimlerinin şaşkınlığı yanında, halkımızı ve emekçileri yanlış bilince saptırmaya muktedir medyanın yoğun siyasi baskı ve denetimde olduğunun göstergesi ve sonucudur. İnandırıcı olmamakla beraber, projenin Çin modelini uygulama çabalarından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Türkiye’yi Çin modeline benzer şekilde Avrupa’nın ucuz emek ambarı olarak tasarlamak hayalden öte ciddi olarak düşünülmüş ise, salt bu yaklaşım bile Türkiye üzerinde yirmi yıldır hâkimiyet kurmuş olan bir kadronun ne denli felsefeden uzak, basiretsiz cahil ve kısır görüş sahibi olduğunun açık delilidir. Zira yeni çağın devi olarak yükselen Çin, uzun dönem Mao Kültür Devrimi ve uygulanan dönüşüm politikalarıyla kazanmış olduğu disiplin ve deneyimleriyle dünya ligine oynamaktadır. Disiplinli halkı, emekçi ordusu ve yılmaz gayretleri ile teknoloji üretiminde epey yol kat etmiş olan Çin ile Türkiye’yi aynı kefeye koymak ancak derin cehalet göstergesidir. Bu durumda, AKP’nin seçimlere kadar doları baskılayarak ve gece yarısı operasyonu ile aldığı 200 milyar lirayı da seçim ödemelerinde kullanarak işleri götürmeye çalışacağı gözüküyor. Bu para ile ücretler ya da maaşlara zam yapılsa da, yaşanacak enflasyonla ilk andaki dar ve orta gelirli halkın kazançları törpülenecektir. Üretimde gerçek artış yaşanmadan ve faktör piyasalarında hakça dağıtım yönünde düzenleme yapılmadan düşük gelirlilere yapılan ödemeler bizzat onlardan enflasyon olarak geri alınır.
Ana muhalefet partisi CHP’nin yayınladığı İkinci Yüzyıl Programı bilimsel ya da sistemsel çerçevede ele alınmadığından dolayı, bütünsellikten ve tutarlılıktan uzak olup, ancak bir tür iyi niyet temennisinden öte bir anlam taşımaz. Bir kere, ekonominin sanayi alt-yapısının takati dikkate alınmadan bazı temennilerin afaki şekilde ortaya atılması, önerilenlerin gerçekleştirilemeyeceğinin garantisi olarak görülebilir. İkinci olarak, programda Türkiye ile emperyalist çevre arasındaki ilişkiler dikkate alınmadığı gibi, söz konusu ilişkilerin koparılması ya da zayıflatılması yönünde de bir öneri geliştirilmemiştir. Böylesi temelsiz modelde ne bütçe denkliği ve onun mütemmim cüzü olarak makro finansal açıdan makro ihtiyati politikasının oluşturulması konuşulabilir, ne de Merkez Bankası bağımsızlığı ve fiyat politikası tartışılabilir. Çünkü ekonomik ve mali araçlar otonom olmayıp, ekonominin işleyişi ile organik ilişki içinde gelişir. Aynı şekilde vergi adaleti ve faktör gelirlerinde adaletin sağlanması konuları da organik süreç içinde oluşur, sanayide verimlilik, faktör piyasası ve ihracat olanakları denkleme alınmadan arzulanan sonuçların gerçekleşebileceğini tasarlamak da havada kalan ifadeler niteliğinin ötesinde görülemez. Örneğin, bütçe açığının siyasi bir sonuç olduğu kadar, geri planda ekonominin verimsizliğinin ve merdiven altı faaliyetlerin bütçe yoluyla sosyalize edilmesinin örtülü yolu olduğunu unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla söz konusu makro finansal ve mali dengelerin oluşturulması salt siyasi disiplin meselesi olmayıp, bir yandan sanayinin verimsizliğinin, diğer yandan da buna rağmen aşırı gelir dağılımı bozukluğunun doğal sonucudur. Beyanname meselesinde de yine hem teşkilatın yetersizliğine, hem de sanayinin verimsizliğine gelip çatıyoruz. Bu durumun yarattığı “vahşi kapitalizm” (düzgün kapitalizm ne demek se!) var olan ekonomik yapılanma ve işleyişin o denli organik sonucudur ki, ancak ekonomik ilerlemelerle, o da Gunder Frank ve Samir Amin tezleri çürütülürcesine, Batı ekonomiler düzeyine gelinebilir. Lütfen hatırlayalım, Batı ekonomileri bugünkü emperyalist aşamaya sömürgecilikten geçerek gelmemiş midir? Dünya Kupası final maçına çıkan Fransız ulusal takımını şöyle bir hatırlayalım, lütfen! Bu ekonomiler bugünkü refah düzeyini sürdürebilmek için de günümüzde çevresel ekonomileri küreselleşme ve finansallaşma boyunduruğu altında tutarak, benzer politikalarını hâlâ sürdürmektedir, kapitalizm gereği sürdürmeye de mahkûmdurlar. Geçmiş dönemlerde toprak ve insan gücü sömürgeciliğe yol açıyordu, günümüzde ise, merkeze kaynak aktarımı finansal ve ticari işlemlerle yapıldığından küreselleşme ve finansallaşma öne çıkıyor. Ekonomi bağlamında ülkeyi orta gelir tuzağından kurtarma da fevkalade önemli bir hedeftir, ancak bu hedefe, ulusal geliri hızla yükseltilemeyen fakat gelir dağılımı hızla bozulan Türkiye’de her geçen gün katlanarak yükselen miktarda maddi ve beşeri sermaye yatırıma ihtiyaç vardır. Ülkeye yabancı yatırım gelebilir, getirilebilir, ancak denetimsiz gelen her yatırım ülkeye teknolojik katkı yapmadan getirdiğinden kat kat fazlasını kâr transferiyle yurt dışına taşır. Böylece ekonomide mutlak varsıllaşma yaşanırken göreli geri kalış toplumun algısı dışında kalır. Projedeki teknolojik atılım niyeti olumludur, fakat bunun için de gerekli kaynak ve mülkiyet ilişkisi ortaya koyulmamıştır. Yapay zekâ gibi teknolojik yenilikler olumlu görülmekle beraber, bu proje bir yandan emeği üretim dışına atma eğilimi taşıdığından, diğer yandan da gelir dağılımını bozucu yönde etki yaratacağından, konunun mülkiyet ilişkisi bağlamında ele alınıp tartışılması gerekirken, bu konuda hiçbir fikir beyan edilmemiştir.
Sosyal alanda da aile destekleri sigortası adı altında her eve ekonomik güvence, fırsat eşitliği gibi güçlü sosyal devlet tabiatıyla olumlu niyetlerdir. Toplumunun refah düzeyinin yükseltilmesi kısa sürede gerçekleştirilebilecek sonuç olmayıp, orta ya da uzun vadede ekonomik kalkınmanın sonucu olarak görülmesi gereken bir hedeftir. Yaygın sosyo-ekonomik sorun olarak çevre meselesi salt Türkiye’nin sorunu olmayıp, uluslararası sorun olmakla beraber, konunun ele alınması olumludur. Bu tartışmaların da ileri ülkelerin kirli sanayilerini gelişmekte olan ekonomilere kaydırma politikalarıyla birlikte ele alınması gerekirdi. Sanırım, ileri ülkelerden gelen uzmanların ileri ülkelerin geri ülkelere yönelik bazı örtülü politikalarına değinmemede bir hassasiyeti oluyor! Fosil yakıttan yenilenebilir yakıt sistemine geçiş vb gibi proje hedefleri de olumludur. Ancak tüm bu işlemler büyük resimde fazla değişiklik yapma kapasitesi olmadan, ana soruna ancak kısmî çare olabilecek politikalardır. Kısacası, günümüzde görülen ve yaşanılan bazı yanlışlıklar büyük çapta geri ekonomik yapılanma ve yoksulluğun sonucudur. Bu durum ise, kapitalist sistemde giderek ivme kazanan savrulma dinamiğinin kaçınılmaz sonucudur.
Siyaset-yönetim alanında Merkez Bankasının bağımsızlığı, eğitim sisteminin modernizasyonu ve düzeyinin yükseltilmesi tabiatıyla olumludur. Ancak politik endişelerle İmam Hatip meselesine değinilmemiş olması gençlerimizin skolastik eğitimden eleştirel düşünceyi geliştiren eğitime geçirilmesinin hedeflenmediği anlaşılmaktadır ya da bunlar iktidar sonrasına bırakılmış ya da toplumsal bilincin uyanması konusunda biraz hassas davranılıyor gibi düşünülebilir.
Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik durum salt bir kriz olmayıp, uzun yıllar birikimli ekonomik zayıf yapılanmanın neoliberal küresel ortamda aşırı savrulmasının yarattığı çöküştür. Bugün yaşanan hazin tablo, uzun süre dış etmenler ve hedefsiz iç siyaset altında güçsüzleşerek, günümüze yüksek enflasyon, yüksek faiz, yüksek borç stoku, yüksek cari açık ve bütçe açığı, yüksek oranda işsizlik ve yoksulluğun yaygınlaşması gibi göstergelere yansıyan kırılgan yapısıyla ulaşan ekonominin, hiçbir iyileştirici önlem geliştirilmeden 2000 IMF-Derviş politikaları ile dünya piyasalarına açılması ve küreselleşme-finansallaşma eğilimine maruz bırakılmasının acı sonucudur. Tek adam yönetiminin yarattığı kuralsız ve güvensiz ortam da yaşanan çöküşü hızlandırmıştır. Fark edilenler dışında, fark edilemeyen iki konu da toplumumuzu gelecekte günümüzden çok daha derinlerde seyredecek karanlıklara sürüklemektedir. Birincisi, eğitimin çöküşü ve beşeri sermaye üretiminin giderek zayıflamasıdır. Bu sürece en büyük olumsuz katkıyı imam hatipleşme süreci yapmıştır. Kaliteli eğitim alan gençlerin var olan sosyal koşullarda yaşamlarını kaliteli sürdüremeyeceklerini anlamaları beyin ihracına yol açmıştır. Diğer olumsuz tabloyu ise, yoksulluğu yol açtığı yetersiz beslenmenin sonucu gelecekte oluşacak görece düşük beyin kapasitesi oluşturma eğilimi oluşturmaktadır. Ülkenin potansiyel eleştirel eğitimden geçmiş beyin kapasitesinin ülkenin fiziki nüfusuna oranı beyinsel kalite kapasitesi olarak ileri dönemlerde ekonominin ve siyasetin gelişmesinin temel belirleyicisi işlevini yüklenecektir.
Cumhuriyet’in kuruluşunda Osmanlı’dan devralınan mirası andırırcasına, Türkiye’nin İkinci Yüzyılına ayak basarken birinci yüzyıldan devraldığı miras da fazla olumlu gözükmemektedir. Ekonominin yapılanması ve düşük maddi potansiyeli yanında, kapasitesi yüksek fakat geliştirilmeye muhtaç niteliği ile beşeri sermayesi çok ciddi planlama ve uzun vadeli, ısrarlı çalışmayı gerektirmektedir. Ülkenin söz konusu olumlu ve olumsuz yanlarının derin krizden geçen küresel kapitalizmin havuzu içinde düşünmek ve planlamak olanaksızdır. Yol seçeneği bu noktada önem arz eder. Şöyle ki, kriz içinde seyreden gelişmiş kapitalist dünya, neoliberalizm cehenneminde çevresel ekonomileri küresel piyasa olarak işleme alarak, potansiyel kaynaklarını ve beşeri sermaye dokusunu merkez lehine daha hızlı sömürüye yönelir. Bu itibarla, gelişmekte olan çevresel konumlu ekonomilerin kendilerini bu cehennemde koruyabilmeleri ancak sistem değişikliği ile olanaklıdır. Fakat bir yandan görece ufak ekonomilerin henüz olgunlaşmamış ekonomik aşamada kendilerini soyutlamaları siyasi olarak olduğu kadar, başarı şansı itibariyle de hayali güçtür. Diğer yandan da günümüzde küresel yaygınlaşan tedarik ağları ekonomileri birbirine bağlamış olarak, geçmişin “zincirin tek halkası” söylemini büyük çapta işlevsiz kılmıştır. Hal böyle olunca, girilecek yol sermaye gücüne karşı başat bir ulusal siyasi sistem, yani devlet sistemi oluşturmaktır. Diğer bir deyişle, hiçbir koşulda sermayenin genel etki ve kararlara müdahale gücü devletin gücünün üzerinde olmamalıdır. Bu aşamanın başarı şansı da devlet gücünün halk denetiminde olmasına bağlıdır. Devlet aygıtının halk lehine çalıştırılması halkın ülkesel katma değerin kullanım biçimi üzerinde her aşamada söz sahibi olması ile olasıdır. Bunun yegâne yolu da sanayi, finans ve dış ticaret alanlarında halk kararları hâkimiyetindeki yerel halk meclisleri ya da karar aşamaları üzerinde kolektif devlet-halk mülkiyetinin kurulmasıdır. Böylece, sanayi alanında maddi planlama yapan; finans alanında sadece üretime katkı yapan finansal kazanca alan açan ve dış finans şoklarına karşı ekonomiyi koruyan; dış ticaret alanında da yaratılan katma değerin ülkede kalarak halk meclisleri kararı ile planlanan alanlara yönlendirilmesi söz konusu olabilir. Üretimde, gerek üretime katılım gerek katma değerin paylaşımı bakımından tabiata ve insana saygılı gerçek anlamda sosyal devlet, üretim dışında kalarak, salt bölüşüm piyasasına hâkim olmaya çalışan devlet politikalarıyla değil, bizzat üretime girerek, halkın kararları doğrultusunda karar alan güçlü halk devleti olması ile olasıdır. Böyle bir kapsamlı çözüme yönelmeden ne Elinor Ostrom tipi projelerle doğa korunabilir, ne Erhard’ın Alman mucizesi yaratılabilir, ne de Meiji’nin Japon dönüşümü gerçekleştirilebilir. Gerçek dönüşümler dışında geliştirilen ve parlatılan yeşil-ekonomi vb gibi tüm projeler ya da düzgün kapitalizm benzeri anlamsız söylemler gerçek çözüm olmadan, bilinci köreltmek ve sermayeye piyasa açmadan öte bir işleve sahip olamaz. Tüm benzeri politikalar sermayeye hizmet eden ve bazı sıkıntıları anlık baskılayarak topluma çözüm olarak yansıyan yapay uygulamalardır.
Hızlıca yapılan bu saptamaların ışığında kısa ve orta vadeli program taslağı olarak şu noktalar ileri sürülebilir:
- Uzun süre yıpranmış ve neoliberal politikalarla derin çöküşe sürüklenmiş olan bir ekonomi için kısa süreli çıkış politikaları söz konusu olamaz. Bu durumda, kapitalizm içinde, kapsamlı bir maddi planlama yapılıp, yıllara göre programlanıp uygulanarak, orta ya da uzun dönemde belirli bir aşama kaydedilebilir. Bu bağlamda Çin Komünist Parti programı ve uygulamaları örnek alınabilir. Program uygulanırken halklara seminerler ve çeşitli çalışmalarla kapitalizm ve sosyalizm hakkında gerekli bilgiler verilir ve politik bilinçlenme sağlanmaya çalışılır. En iyi bilinçlenme, kapitalizmin baskı ve sömürüsüne karşı sönmeyen mücadele ruhunu ayakta tutarak ve kriz dönemlerinde gerçekleştirilen toplumsal kalkışlarla sağlanır.
- Kısa vadede yapılacak işlem sadece halen çok sıkışık insanların gıda, sağlık vb çok temel gereksinimlerinin karşılanabilmesi için aynî ve nakdî desteklerin sağlanması olabilir.
- Kısa vadeli yapılacak diğer işlemler olarak da, kur garantili mevduat hesapları kapatılır ve şimdiye kadar bu alandaki kazançlar gelir vergisi tarifesinde en üst oranda vergilendirilir. Uygun propaganda koşulu altında ve aleyhte propagandaya olanak verilmeyecek şekilde bir kerelik servet vergisi uygulaması yapılabilir.
- Orta ve uzun dönemli işler uygun devlet ve anayasa sistemi kurulduktan sonra tedricen devreye sokulur. Kapitalist sömürünün ve iç sermayenin toplumsal kaynaklar üzerindeki tahakkümünü önlemenin yegâne yolu sistem değişimi olduğu açıktır. Ancak, gerek ekonominin içinde bulunduğu koşullar, gerek küresel manzara ve küresel tedarik zincirleri mekanizması kısa dönemde radikal dönüşümü güçleştirmektedir. Bu durumda, yukarıda kısaca açıklandığı gibi, halk denetiminde oluşturulacak devlet fiilen üretim alanına girerek, tedricen sermayeye karşı devletin üstünlüğü sağlanmalıdır. Bu amaçla devlet, sadece dağıtımda rol alma işleviyle yetinmeyip, KİT vs tipi işletmelerle bizzat üretime girmelidir.
- Ağır sanayi ve önemli sanayi üretim kolları, finansal işlemler, bankacılık ve sigorta işlemleri, dış ticaret devlet denetimine alınmalıdır.
- Emek piyasası düzenlenerek, emek meclisleri oluşturularak mülkiyet dağılımında ve kâr dağıtım süreçlerinde sermayenin tasallutundan kurtarılacak şekilde yetkili kılınmalıdır.
- Beşeri sermaye oluşumu alanında sağlık ve eğitim hizmetleri ağırlıklı olarak kamu denetiminde ve herkese eşit ve bedava sunulmalıdır. Teknoloji üretiminde aşama kaydetmek için, temel bilimler alanında eğitime ağırlık verilerek, yetişen elemanların devlet kurumlarında ve özel araştırma laboratuvarlarında istihdamı sağlanmalıdır. Bu ve benzeri yollarla beyin göçünün önünün alınması gerekmektedir.

