Yetmez Ama Evet’te ikinci perde: Ulusalcılar

Dergi Gündem Sayı 22 (Aralık 2022)

Behiç Oktay 

Yetmez ama evet (YAE), yalnızca 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği referandumuna özgü bir politik tutum değildir. YAE genel olarak AKP’nin karşı devrim sürecine o veya bu şekilde destek olmanın, AKP’nin demokrasi veya Türkiye’nin çıkarları için doğru adımlar attığını ya da atabileceğini düşünmenin ve bu çerçevede AKP’ye destek olmanın genel adı haline gelmiştir.

2010 yılında AKP ile birlikte hareket eden liberaller, bugün görüntüde AKP’nin karşısında konumlanırken, aynı yıllarda AKP’nin karşısında yer alan ulusalcılar bugün AKP ile yan yana gelmiştir. Bu durum tuhaf gibi görünse de aslında Türkiye’deki ve dünyadaki birtakım değişiklikler bu durumu tetiklemektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu durum yalnızca birkaç ulusalcının bir anda saf değiştirmeye karar vermesiyle veya seçimlerin yaklaşmasıyla ilgili değildir.

NEOLİBERALİZMİN GERİLEYİŞİ VE ÇOK KUTUPLU DÜNYANIN YANSIMALARI [i] 

2008 yılındaki ekonomik krizden bu yana kapitalizmin bir türlü rayına oturamadığı ve kendisini ekonomik ve siyasi krizden çıkaracak araçları bulmakta zorlandığını görebiliyoruz. Bu durum 1990’dan bu yana devam etmekte olan ABD’nin tek kutuplu dünyasının da sarsılmasına neden oluyor.

Bu sarsılmanın iki temel yansıması olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, neoliberal modelin, özellikle Covid-19 pandemisi sonrasında daha da belirginleşen bir biçimde, ömrünün sonuna geldiğidir. Kapitalizmin artık neoliberalizmi taşıyacak gücü kalmamıştır. Çeşitli sermaye grupları arasında çeşitli görüşler öne çıkmayı sürdürmektedir. Bunun sonucunda düzen içi siyasette yeni arayışlar olduğunu da söyleyebilmemiz mümkündür. 

Örneğin büyük sermaye grupları başta serbest ticaret olmak üzere küreselleşme dinamiklerinin devam etmesini savunurken, daha yerel veya bölgesel boyutta iş yapan sermaye çevreleri ise daha korumacı ve ulusal sınırların yeniden belirginleştiği bir model talep etmektedir. Bu durum şimdilik özellikle ABD ve Avrupa’da siyaset sahnesine yansımaktadır. ABD’de Donald Trump’ta cisimleşen ulusalcı eğilimler, Avrupa’da ise faşist partilerin güç kazanması ve hatta iktidara gelmesi gibi durumlar ortaya çıkmaya başlamıştır. 

İkincisi ise dünya siyasetinde çok kutuplu dünyaya doğru bir gidişatın artık genel kabul gören bir olgu haline gelmesidir. Baştan şunu söyleyelim, evet çok kutuplu dünyaya doğru bir gidiş vardır, ancak bu gidiş bir yere varacak mı sorusuna bugünden yanıt verebilmek oldukça güçtür.

Dünyanın çok kutuplu olduğu tespitinin yapılabilmesi için ikiden fazla kutbun olması gerekiyor. Bugünkü duruma bakarsak ABD-Çin ya da ABD/AB-Çin/Rusya gibi bir ayrım olduğu söylenebilir. Yani ortada henüz çok kutup yok, hatta iki kutup olduğu bile tartışmalıdır. Ancak bu durum çok kutupluluğa doğru bir eğilim olduğu ve çeşitli aktörlerin bu yönde adımlar attığı gerçeğini değiştirmiyor.

Özellikle Trump’ın ABD Başkanı seçildiği 2016 yılındaki tartışmalarda ayrım, dünyada küreselci-korumacı ekonomi modeli ayrımı olduğu şeklinde ifade ediliyordu. Yani neoliberal küreselleşme modelinin yerine ulusal veya bölgesel ekonomilerin önem kazanmasına dair tartışmalar öne çıkıyordu. İşte bu durum aslında farklı sermaye çevrelerinin farklı eğilimlerini temsil etmekteydi. 

Bu farklılığın ortaya çıkmasındaki bir diğer sebep de emperyalizmin basamaklı yapısından kaynaklanıyor. Alt basamaklardaki emperyalist veya emperyalistleşme eğilimi bulunan ülkelerin kendi ulusal veya bölgesel ekonomilerinin güçlenmesi, üst basamaklardaki emperyalist devletlerin de neoliberal veya tek kutuplu dönemdeki iş birliği ortamını korumak yerine daha ulusal veya bölgesel politikalar izlemelerine neden oluyor. Bugün ABD, AB, Rusya, Çin özelinde görülen gerilimlerin ana noktasının bu geçiş süreci olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bu süreçte Türkiye’nin de bu geçiş sürecinden azade olmadığını ve siyasi aktörler bu yeni duruma göre pozisyon aldıklarını da söyleyebiliriz. 

TÜRKİYE’YE YANSIMALAR VE BAZI SORULAR

Dünya siyasetindeki çok kutupluluğun Türkiye sermaye sınıfı ve siyasetine de yansıdığını söyleyebilmek mümkündür. Belirli gündemlerde ve belirli konularda bu ayrımı anlayabiliyoruz.

Türkiye’de ulusalcıların ve liberallerin AKP’ye bakışında bir pozisyon değişikliği mi oldu? Ne oldu da AKP destekçisi liberaller muhalif, AKP muhalifi ulusalcılar AKP destekçisi oldular? Eğer altyapı üstyapıyı belirler diyorsak, burada bir sınıfsal değişim söz konusu olmalıdır. Peki bu değişiklik nedir? İşte bu sorunun cevabı, yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığım yeni eğilimler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilmekte saklı.

AKP artık büyük sermayenin partisi değil mi? AKP artık bir küçük ve orta ölçekli patronlara mı dayanıyor?

Bir diğer soru, Cumhur ve Millet ittifakları Türkiye’nin yekpare bir burjuva sınıfının temsilciliğine mi oynuyorlar yoksa burjuvazinin farklı kesimlerinin temsilciliğini yapmayı hedefliyorlar?

Bu sorulardan bazılarını yanıtlayabilmek için henüz erken olduğu düşünülebilir. Ancak Türkiye siyasetinde liberaller ve ulusalcılar gibi farklı düzen aktörlerinin farklı pozisyonlar almaya başlamasının nedenlerini düşünürken bu sorular üzerinden kafa yorulması gerekiyor.

ULUSALCILARIN SAVRULMASI

2007 yılında başlayan Ergenekon, Balyoz ve OdaTV davaları sürecinde AKP, Gülen cemaati ve liberallerden oluşan bir ittifak söz konusuydu. Bu süreçte ulusalcılar devletten, ordudan, iktidardan ve muhalefetten tasfiye edildiler. Yerlerine ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar Amerikancı ve Fethullahçı unsurlar yerleştirildi. Bu dönem aynı zamanda neoliberalizmin ve küreselleşmenin genel kabul gördüğü yıllardı.

Ulusalcıların AKP karşıtlığından AKP destekçiliğine saf değiştirmesinde çözüm sürecinin sona ermesi ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP ile Gülen cemaati arasındaki mücadelenin keskinleşmesi kritik öneme sahiptir. Bunun nedeni AKP’nin bu iki hamlesinin ulusalcılara göre AKP’nin değişmesi anlamına gelmesidir. Liberallere göre ise AKP bu kararları ulusalcılara uyarak almıştı. O nedenle AKP onlar için de -en azından son 5 yılda- değişmişti.

Ulusalcılar, karşı devrim sürecinde AKP’nin devletten Kemalizmi tasfiye etmesini kabullenmiş, içselleştirmiş ve bu nedenle artık AKP’yi gönül rahatlığıyla yan yana durabilecekleri bir parti olarak görmeye başlamışlardır. Ulusalcılar yıllarca hayali bir emperyalizm kurgusuna sarılmış, toplum gözünde emperyalizmin bir komplo teorisi olarak algılanmasına neden olmuştur. Bugün de kendi hayal dünyalarında kurdukları yanlış emperyalizm tasviri nedeniyle AKP’yi emperyalizm ve onun aparatları ile mücadele eden bir hükümet olarak görmeye başlamışlardır. İşte bu da günümüzde çok kutuplu dünyaya doğru ve küreselleşmenin yerine ulusal sınırların yeniden belirginleşmeye başladığı yılların içinde gerçekleşiyor.

Ulusalcıların AKP ile ilgili düşündüklerinin durumun bugün için hiçbir gerçekliği yoktur. AKP hala ABD’nin ve NATO’nun gözünün içine bakmaktadır. Erdoğan hala her uluslararası toplantıda Biden ile görüşmenin bin bir yolunu aramaktadır. Bugün AKP’nin elini rahatlatan tek şey, ABD ile pazarlık konusunda elindeki kozların artmış olmasıdır. Örneğin bugün AKP’nin Suriye’ye yönelik sınır harekâtı konuşulurken bunu ABD’ye rağmen veya ABD’ye karşı yapabilmesi imkân dahilinde değildir. Bu operasyon ancak ABD ile yapılan belirli pazarlıklar sonucu gerçekleştirilebilir.

AKP’NİN YANINDA DURAMAYANLAR

AKP yıllardır tek başına iktidarmış gibi görünse de aslında en başından beri bir koalisyon iktidarıdır. İktidarının yaklaşık ilk 10 yılında Gülen cemaati, liberaller ve merkez sağ ile ittifak içinde olan AKP, özellikle son 5 yılda ise milliyetçiler ile ittifak halindedir. Bugün bu ittifakın içine ulusalcılar da dahil olmuştur.

AKP’nin kurduğu ittifaklar mutlak değildir, sürekli esneme payı ve ihtimali vardır. Bu esneme durumlarının karşılığı ise genellikle Kürt siyasi hareketi ile olan ilişkilerine yansır. Gerek iktidarının ilk 10 yılında gerekse 2019 yerel seçimleri ve bugün için bunu görebilmemiz mümkündür. Bu durumun tek taraflı olmadığı, Kürt siyasi hareketi açısından da benzer bir esneklik olabildiğini her fırsatta gözlemleyebiliyoruz. Bir yandan PKK’ye yönelik operasyonlar devam ederken diğer yanda Demirtaş’a hiç beklenmedik bir jest görülebiliyor. Ya da örneğin CHP’yi PKK ile iş tutmakla suçlarken Osman Öcalan’ın mektubu devlet televizyonunda okunabiliyor.

20 yıllık AKP iktidarında AKP ile ittifak kurmayan, politikalarına ortak olmayan, yan yana gelmeyen, aynı masaya oturmayan tek güç komünistlerdir. Bugün Türkiye’de çeşitli siyasi görüşlerden ve figürlerden kişilerin öyle ya da böyle çeşitli bahanelerle AKP ile yan yana geldiğini, destek olduğunu gördük. 

20 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi bugünkü noktaya getireceğini, AKP’nin karşı devrimci bir proje partisi olduğunu, AKP’nin ülkeye karanlığı getirecek gerici ve piyasacı bir siyasi hareket olduğunu en başından beri dile getiren ve bu duruşundan ödün vermeyen tek güç komünistlerdir. Bu duruşun önemi önümüzdeki seçim döneminde ve sonrasında daha da net olarak ortaya çıkacaktır.

 

[i] Neoliberalizm ve sonrası hakkında daha geniş ama erken bir değerlendirme için Yeni Ülke Dergisi’nin 9. sayısındaki “Yeni Bir Dönem” başlıklı yazıya tekrar bakabilirsiniz. Ek olarak 5. sayımızdaki “Kapitalizmin Çıkmazı” başlıklı dosya yazılarından Irmak Ildır’ın “Salgın sonrası Kapitalizm 2.0’a doğru mu?”, Avrupa Solu’nu işlediğimiz 7. sayımızda Erkin Öztok’un Demokratik Sosyalizm: Sosyal Demokrasinin Güncel Varyantı” yazılarını bir kez daha okumanızı özellikle öneriyorum.

Related Posts