Seyhun Sarıtaş
Dünyada ekonomik görünümün giderek “kötüleştiği” bir dönemin içerisindeyiz. Küresel enflasyonist ortam, merkez bankalarının kararlarını değiştirmekte ve sıkı para politikaları uygulamaya itmekte. Bu durumun ortaya çıkış parametreleri için emperyalizmin yeni döneminin irdelenmesi, sermaye hareketlerinin ortaya konması gerekmektedir. Fakat lafı çok uzatmadan Türkiye’de son sürece nasıl gelindiğini ve sürecin son durumunu, AKP iktidarının yaşanan ekonomik sorunlara dair uygulamaya geçirdiği politikaların etkilerini ve uzun vadede bizi nelerin beklediğini değerlendirelim. Kuşkusuz AKP iktidarı, seçimler üzerinden geleceğe dair planlar yapmaktadır. Bu planlar; kazanmak, kaybetmek veya zorlamak çerçevesinde değerlendirildiğinde AKP açısından farklı refleksleri doğurmaktadır. Kaybetmek ise “gidiyoruz” anlayışıyla emekçi sınıfların sırtına büyük yükler bindirip büyük bir soygunu ortaya koyabilir. Türkiye’de son dönemde ekonomi adına atılan adımların irrasyonelliğini buradan okumak bir anlamıyla baskın bir karaktere sahiptir.
ENFLASYON, ZAMLAR, KUR KRİZİ… NASIL BUGÜNLERE GELDİK?
15 Temmuz 2016’dan itibaren Türkiye’ye yapılan yabancı yatırımlarda politik riskler çerçevesinde bir azalış yaşanmaktadır. Daha sonraki süreçte başkanlık sistemi ile gelinen durum sermaye açısından riskler barındırsa da yabancı yatırımlar kimi ölçülerde artmıştır. 2017-2018 yıllarında başkanlık sistemine geçişe paralel olarak emperyalizmin “yönelimi” ile birlikte özellikle finansal sermaye çıkışları gerçekleşmiştir. Finansal sermaye hareketlerini okurken politik risklerin iki ayağını ortaya koymak gerekmektedir. Bunlardan birincisini siyasi istikrar, ikincisini ise emperyalizmin politikalarına uyum sağlayan siyasi oluşumların ön planda yer alması olarak değerlendirelim. Politik risk artışı yaşansa bile “siyasi istikrar” zayıf halkalarda sağlandığı sürece sermaye akışı, kâr getireceği için gerçekleşmektedir.
AKP’nin 2002 yılından itibaren inşaat ve turizm gibi sektörleri ekonominin motoru olarak görme politikasıyla ekonomimizin yabancı paraya bağımlılığı artmış ve dolar kurundaki yukarı yönlü her hareket enflasyonist ortamı doğurur hale gelmiştir. Yap-işlet-devret gibi tam anlamıyla halkın kaynakları ile yapılan yatırımların özel şirketlere ihaleler yoluyla verilmesi, kamunun varlıklarının özelleştirilmesi gibi piyasacı ve üretken olmayan politikaların yanı sıra dış ticaret yönetimindeki vasatlığın ve ülkenin üretim gücünün gerilemesinin bugünlere gelişte önemli bir payı vardır.
2020 yılında başlayan pandeminin dış ticareti daraltıcı, riskleri arttırıcı etkisi ve yine bu dönemde hükümetlerin uyguladığı yardım politikalarının etkileri, daha sonrasında ise Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ekonomiye etkileri büyük önem taşımaktadır.
Yalnızca Türkiye değil birçok ekonomi bu yaşananlardan etkilenirken hükümetlerin uyguladığı politikalar Türkiye’den farklılıklar taşımaktadır. 2021 yılında görece toparlanma eğilimi gösteren ekonomik göstergeler, Erdoğan’ın 2021 yılının son çeyreğine girerken “faiz sebep, enflasyon sonuç” çerçevesinde şekillenen irrasyonel tutumuyla birlikte çöküşe doğru itilmiştir.
Diğer ülkelerin ekonomileri toparlanma eğilimi gösterirken Türkiye’de yaşanan krizin yapısal karakterinin ağırlığını da değerlendirdiğimizde kriz daha da şiddetlenmiş oluyor.
Tüm muhalif ekonomistler “faiz sebep, enflasyon sonuç” görüşüne karşı irrasyonellik, akıl dışılık ve ahmaklık gibi nitelendirmeler yapmış olsa bile yapılan değerlendirmelerde siyasi ve sınıfsal yanı geri plana atma tavrı burjuva bilimcilerinin yakalandığı ve kurtulamadığı büyük bir hastalıktır. Bu hastalığın teşhisi her ne kadar Marksistler açısından ezber haline gelmiş olsa bile Türkiye ekonomisi üzerine yapılan değerlendirmelerdeki tehlikesinin altını çizmemiz gerekmektedir.
AKP’NİN ÇÖZÜM ARAYIŞLARI…
AKP “Yeni Ekonomi Planı” çerçevesinde başkanlık sisteminin başlangıcından itibaren ekonomi alanında adımlar atarken, atılan her adım “başarısızlık” ile sonuçlanmaktadır.
Berat Albayrak’ın bakanlığı döneminden itibaren değerlendirildiğinde başta bir plan olarak ortaya konan fakat dolar kurundaki yukarı yönlü hareket, dış ticaretteki beklentilerin üstündeki açıklar, merkez bankasının %5 enflasyon hedeflemesine rağmen yüksek enflasyon oranlarına ulaşılması, bankanın rezervlerinin negatif yönlü hareketi ve tüm bunları düzeltmek için hazinenin üzerine bindirilen yükler aslında yapılan planların başarısızlığı ile birlikte AKP kadrolarının ekonomi alanında anlık reflekslerinin sonuçlarını oluşturuyor.
Halkın nabzını düşürmek için ise görevden almalar ve yeni atamalar bir süre boyunca gerçekleştirildi.
TCMB’nin politika faizini pandemi döneminde yükseltmesi, sonra yukarıda değindiğimiz 2021 yılının son çeyreğinden itibaren faizi düşürmeye başlaması ile birlikte, dolar kurunun, enflasyonun, hazine faizlerinin, bankalarca açılan kredi ve mevduat faizlerinin artışını ortaya koymuş durumda.
Enflasyonun büyük bir kısmını dolar kurundaki artış sebebiyle maliyet yanı ağır gözükse bile, pandemi döneminde atılan adımlarında etkisi bulunmakta.
AKP’nin bu süreçteki iki politikası şu şekilde gerçekleşti;
1-Enflasyon artışına karşı ilk hamle, ücretlerin reel değerinin düşmesinin sermaye açısından bir avantaj olarak cezbedici yanını kullanmak, ihracatı artırmak, ithalatı azaltmak ve dış ticarette fazla vererek döviz kazancı elde edip oluşan enflasyonu düşürmek.
2-Dolar kuru artışına karşı ise KKM (Kur Korumalı Mevduat) sistemini devreye sokarak dolar karşısında TL mevduatlarındaki kaybın hazine tarafından garanti edilmesini sağlayarak dolar kurunun dengelenmesini “14-15 TL civarında dengeleyerek” sağladı.
Piyasa ekonomisinde hükümetlerin politikalarının etkinliği irdelendiğinde tam anlamıyla bir istikrarın, başarının, çözümün sağlanmasının zorluğu ortadayken muhalefet kanadı bugün yabancı sermaye ile uyum ekseninde bir çözüm politikası ortaya koyuyor.
AKP ise yukarıda bahsettiğimiz adımlar ile birlikte yaşanan sorunlara karşı ani politikalar üretiyor. Bir bina çöküyor, bunu sağdan soldan yamayarak zaman geçirmeye çalışıyorlar.
İhracat ile birlikte fazla verme politikası bugün 2022 Ocak-Şubat aylarındaki verilerin yayınlanması ile birlikte etkinsizliğini ortaya koydu.
Ocak-Şubat döneminde ihracat %21,4, ithalat %49,2 arttı. Ocak ayında 6 milyar 408 milyon dolardan, şubat ayında 18 milyar 153 milyon dolara yükseldi. Böylece %183,3 oranında bir dış ticaret açığı artışı gerçekleşti. 2021 yılının şubat ayında %82,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı 2022 şubat ayında %67,4 seviyesine geriledi.
AKP’nin attığı adımlar sadece imalat sanayinin dış ticarettekini payını büyük ölçüde arttırmış durumda.
1 numaralı politikanın hedefe ulaşamamasındaki sorun yine Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır. AKP ihracatı arttırmak için ucuz işgücü ve üretimi, ihracatı destekleyen politikalar ortaya koyarken artan üretim ve ihracatta kullanılan ara malların dolar kurunun yüksek olması sebebiyle fiyatının artması ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nın etkilerinin eklenmesi ile birlikte ithalatında büyük ölçüde artmasına sebep oldu. Böylece dış ticaret açığına 2 katlık bir artış eklenmiş oldu.
İhracatın ve turizmin desteklenmesi için ise TCMB tarafından %9 faiz ile 150 milyar TL’lik bir bütçe ayrıldı. TÜİK verilerine göre TÜFE’nin %61,14, ÜFE’nin %114,97 düzeyinde olduğu ve enflasyon artışının beklendiği, ki bu rakam bağımsız araştırmacılara göre %140’lara kadar çıkıyor, bir tabloda %9 faizli kredinin bedava olduğu ortadadır. Piyasanın bu şekilde fonlanması ve ihracat, turizm ile birlikte döviz kazancı sağlanmaması durumunda da para arzı artışı enflasyonun üzerinde yük bindirebilir. İhracat desteklenirken buradan elde edilecek döviz gelirinin %40’ının TCMB’ye satılması zorunlu kılındı. Bu oran genelge yürürlüğe girmeden önce %25 düzeyindeydi. Fakat yukarıda değindiğimiz gibi ihracat artarken ara mallardaki dolar artışı sebebiyle maliyetindeki artış, ithalatı arttırarak dış ticaret açığına yük bindirir durumda.
Yatırımlar ve ihracat desteklenmeye çalışılsa bile enflasyon sebebiyle KKM ve gayrimenkul yatırımları dışında piyasa içerisinde yatırımlar artmıyor. Artan gayrimenkul talebi ise konut fiyatlarında ve kiralarda inanılmaz artışları beraberinde getiriyor.
2 numaralı politika ise döviz kurunu dengelemek adı altında halktan alınan vergilerin ve kamu kaynaklarının “faize” dönüştürülüp mevduat sahiplerine aktarılmasını sağlıyor. Açık bir şekilde servet aktarımı sağlayan bu politikada hazinenin açıklar vermesine sebep oluyor. Dolar artışını engellemek isteyen AKP bunu kamu kaynaklarını yağmalayarak yapıyor. Doların dengelenmesi her ne kadar artışları durdurmuş olsa bile doların artması ile aynı etkilere sahip olabilecek nitelik taşıyor. Dolar kuru artışı enflasyonu şiddetlendirecek iken, KKM ile birlikte hazinede oluşan açıklarla ve diğer yandan dış ticaret politikası da enflasyona yük bindirecek gibi duruyor.
İmkânsız üçlüyü dengeleme çabasına giren hükümet aynı zamanda dünya genelinde hâkim olan sıkı para politikalarından farklı bir yol izliyor. Bütçenin şubat ayında fazla vermesinde TCMB karlarının aktarılmasının önemi büyük iken, maliye politikaları düşük gelirli kesimden yüksek gelirli kesime servet aktarımının önünü açıyor. ABD’nin faiz artırdığı bu dönemde, Türkiye’nin genişlemeci politikaları enflasyonu yine şiddetlendirecektir.
Hazine’nin nakit gerçekleşmeleri mart ayında, gelir-gider hesabı -40.61 milyar TL açık şeklinde gerçekleşti. Faiz dışı denge ise -17 milyar TL olarak gerçekleşti.
KKM hesabındaki artış hala devam ediyor. Aşağıdaki grafikten de görüleceği üzere 756,6 milyar TL’yi bulan toplam KKM var. Bunun yaklaşık maliyeti 30 milyar TL’nin üzerinde olduğunu düşünülüyor. KKM hesabı sahibi 1 milyon 249 bin kişi bulunuyor. 8 Nisan 2022 tarihine kadar vadesi dolanlara dair yapılan ödemenin 13,2 milyar TL’si Hazine tarafından, 1,6 milyar TL’si Merkez Bankası tarafından ödendi. Bu durum ise nisan ayı bütçeleri açıklandığında hazine tarafındaki açıkların artacağını işaret ediyor.
Tüm bunların yanı sıra TCMB’nin rezervlerindeki düşüş devam ediyor. KKM sonrası biraz toparlanma eğilimi gösterse de Mart 2022’den itibaren net rezervler azalmaya devam etti. TCMB’nin net döviz pozisyonu -50 milyar doların üzerine çıkmış durumda.
TBMM’den geçen son vergi ve ekonomi paketinde ise eğitim alanındaki ihalelerde, belirtilmese de yüksek enflasyon sebebiyle, yapılan anlaşmaların fiyatlarında değişiklikler söz konusu. 2B arazilerin satışı ve kiralanmasının da önü açılmış durumda. Hükümetin attığı adımlar hazinenin gelir elde etmesi için her yolun açılması şeklinde özetlenebilir. Hazine geliri ise KKM hesaplarının ödenmesinde kullanıldığında servet aktarımının önünün açıldığını gözlemlemek zor değil.
Bu politikalar uzun vadede bir çözüm üretmeyeceği, Türkiye’nin yapısal sorunlarını kısa vadede çözülmeyeceği için, aşikâr. Fakat AKP’nin politikalarındaki anlamsızlığı okurken, zenginleşen kesimlerin kim olduğu irdelenmeli. Yıllar sonra baktığımızda belki bir soygunun analizini yaptığımızın farkına varacağız.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere AKP’nin attığı her adım savaştığı sorunları şiddetlendirebilecek bir nitelik kazanıyor. Hazine ve Maliye Bakanı ocak ayında yaptığı konuşmada nisan-mayıs aylarında enflasyonun düşeceğini söylerken bugün yıl sonunda düşeceğini söylüyor. Bu politikalar ile uzun vadede düşmesi mümkün değil. Bugünlerde 500 TL’lik banknotların ve 5 TL madeni paraların piyasa sürülmesi iddiaları yer alıyor. Dünyada en yüksek enflasyonu yaşayan ülkeler arasına girerken aynı zamanda ekonomiye dair küçülme beklentileri artıyor. Ekonomimiz büyük bir krize doğru sürükleniyor. Enflasyon düşse bile görece yüksek oranlı seyretmesi bekleniyor. Enflasyondaki düşüş ise sadece baz etkisiyle olacaktır. Yalan makinesi görevine devam edip propagandasını sürdürecektir elbette.
Tüm bunlarla birlikte emekçilerin yaşam koşulları kötüleşiyor. BİSAM raporuna göre şubat ayında açlık sınırı 4330 TL, yoksulluk sınırı ise 14.978 TL olarak hesaplandı. 4 kişilik bir ailenin asgari beslenme maliyeti üzerinden hesaplanan açlık sınırı, asgari ücretin üzerinde kaldı. Türk-İş’in raporuna göre ise 2022 Nisan ayında açlık sınırı 5.323 TL, yoksulluk sınırı ise 17.340 TL olarak hesaplandı. Emekçilerin yaşam koşulları gerilerken, asgari ücret 2022 yılının ilk 2 ayının sonuna gelindiğinde açlık sınırının altında kalmışken, ekonomi alanında atılan adımlar hazine ve TCMB aracılığıyla zenginlerin mevduat hesaplarına milyarlar aktarıyor, düşük faizli krediler veriyor.
MUHALEFETİN ÖNERİLERİ VE ÇÖZÜM…
Dünya Bankası raporları Küresel Değer Zincirlerine (KDZ) Türkiye’nin katılımının öneminden bahseden raporlar yayınlıyor. Yayınlanan raporlarda ihracat konusuna dair Türkiyeli patronların ortalama bir işverene göre 4 kat fazla çalışana sahip olduğunun altı çiziliyor. Dünya bankasının raporu referans gösterilerek ihracat konusunda adımlar atılmaya çalışıyor.
Muhalefet kanadının ve muhalif iktisatçıların önerileri ise “yapısal reformlar” çerçevesinde şekilleniyor. Sermayenin merkezleriyle uyum olarak pazarlanan politikaların merkezinde faiz oranının yükseltilmesi, yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekecek adımların atılması yer alıyor. Hatta 1 yıl içerisinde enflasyonu büyük ölçüde düşürmek gibi iddialar yer alıyor.
Sorun enflasyon mu? Dolar kuru mu? Yoksa insanca yaşamak mı?
Bugün yerli patronların en çok şikayetçi olduğu durum Türkiye’deki risklerin yüksek olması sebebiyle (kredi geri ödenme riskinin yüksekliği, kredi notlarının düşüklüğü gibi) kredi alamamalarıdır. Sıcak para girişlerine bağımlı hale gelen ekonomiyi tekrardan sıcak para girişleri ile düzeltmek istiyorlar.
Muhalefet bunu başarabilir mi? Bugün mümkün gözükmekle birlikte emperyalizmin yönelimlerinin buna ne ölçüde izin vereceği soru işaretleri oluşturuyor. ABD Hazine Bakanı Yellen nisan ayında düzenlediği basın toplantısında “IMF ve Dünya Bankası küresel krizlerle başa çıkmak için tasarlanmadı” şeklinde, her ne kadar merkezi farklı olsa da, bir yorumda bulunuyor. Buna paralel olarak IMF pandemi etkilerini azaltmak, iklim değişikliği ve gelecekte çıkabilecek sorunlara dair gelişmekte olan ülkelere 50 milyar dolarlık bir kredi sunacağını duyuruyor. Fakat Türkiye, Arjantin gibi ülkelerin bu krediyi tüketmemesi için bu sefer 1.4 milyar dolarlık bir sınırlandırma koyuyor.
Bugün faizler artırıldığında dolar düşecektir, enflasyon azalacaktır. Sermayenin merkezleri ile uyum sadece bunu değil yanında özelleştirme artışını, sömürünün artışını, bağımlılığın artmasını da getirecektir.
Asıl sorun sömürünün ve bağımlılığın ortadan kaldırılmasıdır. Toplumun tüm kesimlerinin insanca yaşayabilmesi için gereken zenginliğe, bugün “kriz” koşullarında bile sahibiz. Kriz dediğimiz kavram emekçilerin yaşam koşullarının kötüleşmesi ve kar oranlarının düşme beklentisi dışında bir şey ifade etmiyor. İktisattan çıkış arıyorsak, planlı, kamucu ve bağımsız bir ekonominin inşası dışında bir seçenek bulunmuyor.

