Hakan Yurdanur
Bir medeniyet yaşıyoruz. Evet, bu medeniyet her şeyi paralılaştıran, alınıp satılan nesnelere indirgeyen, insani ve doğal olan ne varsa önce metalaştıran en sonunda da öldüren bir medeniyet. Bu medeniyetin kutsadığı cinayet ekonomisinin suç aleti de paradır! Böyle olunca da maliyet ile menfaat arasındaki ince duvar yıkılmakta bu yıkımın ardından da dostluk, kardeşlik, sevgi, aşk, arkadaşlık… kavramları ve değerleri kolayca alınıp satılmakta.
Kapitalist sistemde insan bir süre sonra yarı-insan, yarı-para metaforuna dönüşmekte. Örneğin insanlar (tabii ki sermayedarlar) paralar gibi zırhlı araçlarla taşınmakta. Kestirmeden söylersek, kapitalizm de üretilen mal onu üreten insandan daha değerlidir. Bu da sahip olmanın, insan olmanın ötesine geçtiğinin ifadesidir.
Sistem ekonomi-toplum-doğa şeklinde dizilim gösteriyor. En başta ekonominin (sermayenin) bulunması toplum ve doğayı ele geçirip sömürmesi ile mümkündür. Bu tam olarak işgal demektir. İşgalin eylem biçimi toplum ve doğanın metalaştırılması, fiyat biçilmesi şeklindedir.
Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinden farklı olarak bu sistemde ekonomi topluma ve doğaya tabi, onlara içkin, belirlenen konumda değil tam tersine toplum ve doğanın dışında, belirleyendir. Bu belirleme sahadaki işgalin zihinleri de işgal etmesi demektir. Böylece ekonomi, insan ve doğaüstü kutsal bir mertebeye yükseltilmektedir. Döviz, faiz, enflasyon, büyüme, ticaret… İnsan müdahalesi dışında ona rağmen insandan bağımsız işliyormuş algısı yaratılmakta. Algılar bununla da sınırlı değil tüketim ve mülkiyetin toplumsal oluşumu bireye arzu ve istek olarak yansıtılmakta. Oluşan arzu ve istekleri fayda ve çıkarlar tetiklemekte. Neoliberalizm de istek ve amaçlar vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak sunuluyor. Oysa ihtiyaçlar hissedilir değil planlanabilir şeylerdir. Eklemekte yarar var; yaşamın kendisi ihtiyaç değil zorunluluktur.
Ekonomi-toplum- doğa dizilişinin hâkim olduğu bu yapıda ekonomi toplum ve doğaya ait bir çok değeri içine alıyor, yutuyor ve yok ediyor. Aslında ekonomi demek kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik, talan, rant diyememektir. Her şeyden önce kurgusaldır. İnsan ihtiyaçları sonsuzdur diyerek işe başlar. Sormak gerek; nasıl oluyor da sınırlı ve sonlu insanın ihtiyaçları sınırsız olabiliyor? Gezegenin kaynakları hiç bitmeyecekmiş gibi bir algı yaratılıyor?
Sınırlı dünyada sınırsız üretim ve sınırsız büyüme en ciddi sorunların başında gelmekte. Doğanın bir yılda ürettiği kaynağı yaklaşık altı ayda tüketen kapitalist sistem toplum ve doğa arasındaki sürdürülebilir ilişkileri de yok etmekte. Vahşi doğanın yerini vahşi ekonomiye bıraktığı günlerdeyiz. İnsanlık tarihi doğanın insanlar tarafından düzenlenme tarihi ise beş yüz yıllık ömrü ile kapitalizm doğanın yok edilme tarihidir. Bu tarih bizi önemli bir ikileme zorlamakta. Ya gezegenin dolayısıyla toplumun ekolojik çıkarları galip gelecek ya da kapitalizmin ekonomik kâr mantığı üstünlük sağlayacak. Birinin varlığı diğerinin yok olması ile mümkün.
Kapitalizmin işleyiş yasaları gereği üretim ile tüketimin birbirinden kopması, tüketimin üretime tabi kılınması insanın insana ve doğaya yabancılaşmasını da beraberinde getirmekte. Böylece düşünce ile eylem arasındaki mesafe uzamakta. Düşündüğünü yapamamak ya da yaptığını düşünememek… Bugün yemek fabrikasında çalışıp evine aç dönen insanlar var. Ürettiğini tüketememek bu olsa gerek.
Ekonomi-toplum-doğa dizilişi kriz üretici bir makine gibidir. Sistematik krizlere oldukça alışkınız. Ekonomik kriz, toplumsal kriz, ekolojik kriz vd. Ekolojik kriz yerine ekolojik yıkım demek bana daha uygun geliyor. Kriz, kurtulmayı geriye sağlam bir şekilde çıkabilmeyi de anlatır. Oysa çöküş için böyle bir şey söz konusu değildir. Geriye dönülemez ve döndürülemez net bir tablo vardır. İçinde bulunduğumuz durum da ekolojik çöküş halidir.
Bugün doğanın özelleştirilmesi ile karşı karşıyayız. Doğal kaynaklar (toprak-su-hava ) insan yapımı olmadıkları için ekonomik kaynak olarak sunulamazlar. Bu sadece yanlış değil çok daha fazlasıdır. Bilerek ve bilinçli olarak yapılmaktadır. Özelleştirme özü itibarı ile hırsızlıktır! Bu hırsızlık ile doğadan gerekli olanlar çekilir önce eksiltilir zamanla yok edilir. Toprak, su ve hava satılmak üzere üretilmiş şeyler değildir. Tam tersine ortak müştereklerdir. Alınıp satılamaz, kişisel mülkiyete devredilemez. Kullanım hakkı da toplumun tamamına aittir ve gelecek nesillere bırakılma zorunluluğu vardır.
Kapitalist sistemde amaçlarla araçlar yer değiştirmiş durumda. Böyle olunca da neden ile sonuç birbirine karışmakta. Örneğin günümüz koşullarında ekonomik büyüme her şey demektir. Büyüme ile yatıp kalkıyoruz. Büyümenin kalkınma olmadığını, paranın hareketinden elde edilen kazanç olduğunu ve bu kazanç için gezegenin ekolojik sınırlarına dayanıldığını söylemek mümkün. Eğer sınırsız büyüme hedefinden vazgeçilmezse bir kaç gezegene daha ihtiyaç olacak.
Kapitalizm ve doğa bir araya gelmeyecek yan yana ele alınması imkansız olan iki kavramdır. Bu anlamı ile kapitalizm topluma ve toplum üzerinden de doğaya uyguladığı baskı ve talan yöntemleri ile sınırlarına dayandı. Ekonomi-toplum-doğa dizilişinin üç tür sınırından bahsetmek mümkün. Bunlar dizilişten de anlaşılacağı üzere, ekonomik, toplumsal ve doğal sınırlardır.
Ekonomik sınırında olan sistem yeni değer, fazladan değer yani artı değer üretmekte zorlanıyor. Aşırı üretim krizlerine eklenen finansal krizleri eskiden olduğu gibi kolayca yönetip aşamıyor. Finansallaşmanın şişirmiş olduğu balonlar durmadan patlıyor. Borç ekonomisi tüm dünyayı sarmış durumda. Pandemi koşullarının da eklenmesiyle iflaslar giderek artmakta. Pazar ekonomisinin denetlenemeyen mantığı her geçen gün yeni krizleri doğurmakta. Bu olay sosyal-politik-ideolojik krizleri de tetikliyor.
İşsizlik, yoksulluk, sefalet, bireysel psikolojik sorunlar her geçen gün artarak devam ediyor. Gelecekle ilgili beklentiler karamsar bir tablo çiziyor. Örgütsüzlük duyarsızlığı tetikliyor. Kontrol altına alınmış birey vatandaşlıktan çıkıp kör bir tüketiciye dönüşüyor. Kimlik kaybını sınıfsal aidiyet kaybı izliyor. Toplumsal şizofreni artarken küfür, beddua gibi aşağılayıcı sözlü eylemler heyecan katsayısı maksimize olmuş biçimde karşımıza çıkıyor. Bu tedirginlik içinde imkansızlık kavramı yok oluyor. Entelektüel gerilemeyi bedensel vahşileşme ardından da şiddet ve saldırganlık izliyor. Gerçek yerini hayale, birey yerini hayalete bırakıyor…
Yaşamın gerçeklerinden kaçma, öteleme, siyaset dışı olmayı hakikat sayma, sorunlardan kaçarak kurtulmaya çalışma… Bu dünyayı yaşanmaz bir topluluk olarak gören birey bedensel mutluluğa yönelip tüketimi (marka ve modayı) bir haz nesnesine yükseltiyor. Bu hazzın ana maddesi para kazanmayı da erdemlerin en üstüne çıkarıyor.
Ekolojik anlamda da sınırlara dayanıldı. Bugün kapitalizmin işgali altına girmemiş bir karış toprak parçası, bir nefeslik hava, bir damla su kalmadı. Neoliberal sermayenin doğal kaynaklardan rant elde etmek üzere inşa ettiği yapısında toprak, su ve hava metalaşmış durumda. “Sudan ucuz” deyimi yerini pahalı suya bıraktı. Ekolojik sınır alarm zillerini çalmaya başladı. Yağışlar azalıyor ya da gereğinden fazla artıyor. Mevsimler yer değiştiriyor. Bahar aylarının boyu kısaldı. Kardan adamın efsaneye dönüştüğü günümüz koşullarında yer altı suları beslenemiyor. Son elli yılda Türkiye’de on iki bin kilometrekarelik sulak alan yok olmuş. Son yüz yirmi beş yılda yeryüzünde sulak alanların yüzde ellisi kaybolmuş. Türkiye’de son altmış yılda seksene yakın göl kurudu. Tatlı suda yaşayan türlerin yüzde kırkı gezegene veda etti.
Yeryüzündeki doğal alanları tüketerek kâr nesnesine döndüren sistem yeni rant alanlarını gökyüzünde aramaya başladı. Toprak rantına atmosferik rant eklendi. Kapitalist üretim biçiminin sanayi tipi örgütlenmesi aşırı fosil yakıt (kömür-petrol-doğalgaz) kullanımını zorunlu kılmakta. Bunun sonucunda kullanılamayacak düzeye gelen hava, yaşamı tehdit etmekte. Böyle giderse her altı canlı türünden birisinin yaşama veda edeceği söyleniyor.
Bugün atmosferdeki karbon gazı salınımını en makul seviyeye indirsek bile yaşanabilir sağlıklı düzeye geri dönmek için seksen beş yılın geçmesi gerektiği söyleniyor. Dünya ısısı normali aştı. Bir buçuk, iki santigrat derece daha ısınacağı konuşuluyor. Bunun için anlaşmalar imzalanıyor. Belirtmekte yarar var; “iklim adaletinin” olmadığı, gıda egemenliğinin söz konusu edilmediği bir ortamda ancak iklim anlaşmaması olabilir. Küresel ısınmaya sınır koyabilmek için önce küresel ekonomik büyümeye sınır koymak gerek! Kapitalizm ısıtır ve ısıtmadan yapamaz. Isınma sınırları göstermeliktir ve asla bu sınırda durulamaz. Bu sınırda durmak demek kapitalizmin sonu demektir. Bu sistemde ısıtmak daha çok büyümek ve kâr elde etmek demektir.
İklim anlaşmalarının belirli periyotlarla tekrar ediliyor olması kapitalizmin krizlerden çıkış için aradığı çözüm yıllarına denk gelmesindendir. Sermayeye yeni alanlar açmak için imzalanan bu anlaşmalarda kapitalizmin iklimi korumak gibi bir derdi yoktur. Bu anlaşmalarda trajikomik bir durum daha var. Gelin doğayı birlikte kurtaralım deniyor. Bu aslında bize bir şeyi çok net anlatıyor: Kapitalizm de kârlar özel, zarar toplumsaldır. Kapitalist sermayedar için kârların erimesi buzulların erimesinden çok daha önemlidir. Öylesine gözünü kâr bürümüş bir sistemle karşı karşıyayız ki çok yakında havayı da tüplere doldurup marketlerde satacaklar! Tüketim toplumunun olmazsa olmazı reklamlarda da şu sloganla karşılaşırsak şaşırmayalım “Bir damacana su alana bir tüp hava bedava”
Burada mücadele eden ekoloji/çevre örgütlerine de önemli görevler düşmekte diye düşünüyorum. Bir kaç noktanın altını çizmek gerekirse:
1) Ekoloji/çevre hareketleri yerelde başlıyor ve yerelde bitiyor. Elbette yerelden (talanın, yıkımın olduğu yerden) başlamalı. Ama orada sıkışıp kalmamalı. Köyden ilçeye, ilçeden ile, ilden tüm ülkeye yayılmalı. Sesi her yerde duyurulmalı. Gündemi meşgul etmeli. Biliyoruz ki hiçbir mücadele sınırlı alanda kalarak başarılı olamamıştır. Onun için genişlemek ve diğer mücadelelerle ortaklaşmak gerekmekte. Böylece çoğalmak ve yayılmak daha mümkün olur diye düşünmekteyim.
2) Ekoloji/çevre mücadelelerinde hukuki boyut çok önemlidir. Mutlaka tüm kanallar sonuna dek zorlanmalıdır. Ama orada takılıp kalınmamalıdır. Biliyoruz ve görüyoruz ki mahkemeler bir süre sonra farklı kararlar verebiliyor.
3) Aynı durum teknik/mühendislik/mimarlık içinde geçerli. Teknik bilgiler ve hesaplamalar konunun daha iyi kavranması için önem taşımaktadır. Ama mücadeleyi buna indirgemek bir süre sonra çözümsüzlüğü de beraberinde getirecektir.
4) Bugün ekoloji ve çevre mücadelesinin ne olduğunun tam anlatılamaması durumu ile karşı karşıyayız. Bu mücadeleyi kuşlar böcekler börtü çiçekler olarak gören ve yorumlayan çok büyük bir kitle var. “Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gideriz ormana” bilinci hâkim. Oysa bu mücadelenin ne kadar büyük önem taşıdığını belirtmek, bilince çıkmasını sağlamak, pratik içine insanları katmak gerek. Ve en önemlisi diğer mücadele alanları ile ortaklaşmak gerekmekte. Çoğalmak ve etkili olmak böyle mümkün olabilir gibi görünmekte.
Ekonomi-toplum-doğa dizilişi (sistem işleyişi) yukarıda da paylaşmaya çalıştığım gibi aslında sınırları olan ve bu sınırlarına çoktan dayanmış bir yapı. Bu sınırları aşmak için yaptığı her müdahale kendini yok etmeye doğru atılmış bir adımdır aslında. Kapitalizmin beş yüz yıllık ömrü ile insanlık yaşamında bir sapma, hatta bir parantez olduğunu da belirtelim. Pek tabii ki kapanacak bir parantez. Büyük insanlık yoluna devam ederken kapitalizm de tarih sahnesine kendinden önceki her toplumsal formasyon gibi veda edecektir.
İnsan sağlığının bozulması ile doğanın sağlığının bozulması arasında birebir ilişkiler mevcut. Aynı ilişkiler ekoloji ile siyaset arasında da geçerli. “Temiz toplum yoksa temiz doğa da yoktur” sözü bu anlamı ile çok önemli.
Başladığımız gibi bitirelim. İnsana ve doğaya dair ne varsa alıp satan her şeyi paralılaştıran, ekonominin hâkim olduğu ekonomi-toplum-doğa dizilişine karşı doğanın ve insanın egemen olduğu, ekonominin de bunların içinde işlev gördüğü doğa-toplum-ekonomi dizilişinin geçerli olduğu başka bir yaşam mümkündür.

