Ormanlarımız “dün” yanmıştı, “bugün” de yanıyor, böyle giderse…

Dergi Gündem Sayı 7 (Eylül 2021)

Yücel Çağlar [*]

“Yarın” da yanacak!

Yaklaşık elli yıldır benzer başlıklar kullanıyorum. Çoğunlukla aynı saptamaları yapıyor, görüş ve önerileri sunuyorum. Şimdi bir kez daha yineliyorum: Ormanlarımız yanacak, her zaman da yanacak! Bu kaçınılmazlığın birbirleriyle etkileşimli hem nesnel hem de öznel nedenleri var ve bu nedenler tüm etkinliğiyle “yarın” da olacak. Varsayalım ki devrimsel bir dönüşüm gerçekleştirilerek öznel nedenleri ortadan kaldırdınız ya da yeterince etkisizleştirdiniz. Peki nesnel nedenleri ne yapacaksınız; onları belki dönüştürebilir ama hiçbir zaman tümüyle ortadan kaldıramazsınız ki… Dolayısıyla, görece kısa dönem için en akılcıl strateji öznel nedenlerin ortadan kaldırılması, hiç olmazsa en aza indirilmesi gerekiyor.

Sözgelimi;

  • iklim koşulları,
  • bitki örtüsünün, özellikle orman ve maki ekosistemlerinin ağaç ve ağaççık türü birleşimi, sıklığı, yaşları, yersel dağılımı vb. özellikleri,
  • arazi yapısı (denizden yükseklik, yöney, eğim, vb.)

nesnel nedenleri bilmeyenin artık kalmadığını düşünüyorum. Öznel nedenler ise;

  • sermaye birikimi sürecinin özellikleri,
  • ormancılık politikaları,
  • ormancılığın yönetsel yapısı,
  • egemen kültürel yapı,
  • bilgi birikim düzeyi

koşullara göre biçimleniyor. Bu gerçeklik özellikle ülkemizde ne yangınların önlenmesine ne de söndürülmesine yönelik tartışmalar sırasında bütünsellik içinde gerektiğince göz önünde bulunduruluyor. Soruna çoğunlukla “körlerin fili tanımlaması” –göremeyen yurttaşlarımdan özür diliyorum– deyiminin çağrıştırdığı biçimde yaklaşılıyor. Dolayısıyla, en iyi niyetli yaklaşımlar çoğu zaman kalıcı bir sonuç veremiyor. Son yangınlar sırasında ilgili, duyarlı ama gerekli bilgilerden yoksun yurttaşlarımızın çabaları ile tartışmaları da bu gerçeği ortaya koydu. Eğer bu olumsuzluk aşılamazsa, ormanlarımızın yanmaması “yarın” da yine büyük ölçüde rastlantılara kalacak.

Tüm ekosistemler gibi orman ve maki ekosistemleri geniş anlamda, yani yalnızca insanlarla sınırlı olmayan kamusal varlıklardır. Dolayısıyla, “orman” sayılan yerler ile bu yerlerdeki tüm ekosistemlerin yönetiminde temel koşul, bu anlamda kamusal yararın korunması, gerektiğince de ençoklanması olması gerekiyor. Ülkemizde bu gereğin hukuksal ve kurumsal alt yapısı vardır. Sözgelimi, “orman” sayılan yerlerin mülkiyeti devletindir, her zaman da öyle olmuştur. “Devlet ormanı” sayılan yerler devlet tarafından yönetildiği gibi, kaldıysa öteki “orman” sayılan yerler devletin gözetimi altındadır. Ancak bu yapı, 19. yüzyılın ikinci yarısından 1950’li yıllara değin, temelde “devlet kapitalizmi” düzeni biçimde işletilmiştir. 1950’den sonra bu yönelime bir de “orman köylüsü popülizmi” boyutu eklenmiştir. 1980’den sonraysa devlet ormancılığı düzeni iyiden iyiye siyasal iktidarların arka bahçesine dönüştürülmüştür. Kamusal her türden varlık ile olanağı metalaştırma ve özelleştirme temelli ekonomik büyüme politikaları yeğleyen AKP’nin ülke yüzeyinin %29,4’ünü oluşturduğu öne sürülen “devlet ormanı” sayılan arazileri gözden kaçırması söz konusu olamazdı; olmadı da: 2003 yılında “2B arazilerini” satmaya, bu amaçla Anayasanın 169 ile 170. maddelerini değiştirmeye kalkışan AKP, 6831 sayılı Orman Kanunu’nu tam 27 kez değiştirdi, yasaya çok sayıda “ek madde” getirdi. Ek olarak, başta 2634 sayılı Turizmi Teşvik ile 3213 sayılı Maden Kanunları olmak üzere “orman” sayılan yerlerle dolaylı ve doğrudan ilgili çok sayıda yasayı bu doğrultuda birçok kez değiştirdi. Ek olarak “orman” sayılan yerleri korumak, iyileştirmek, işletmek ve genişletmekten sorumlu Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) tüm ormancılık etkinlikleri giderek özelleştirildi. Bu süreçte ormancı kamu çalışanlarının geleneksel devletçi –“kamusalcı”?- ormancılık ideolojisi liberal, ağırlıkla da dinci temelde de büyük ölçüde dönüştürüldü. Bu gelişmeler, hukuksal olarak “orman” sayılan 22,9 milyon hektar alanı yöneten, yarısı döner sermaye kaynaklı 13-14 milyar bütçeye, 40 bin dolayında çalışan ile onlarca yıllık tesis, araç gereç, daha önemlisi bilgi ve deneyim birikimine sahip OGM’yi son derece hantal, antidemokratik, büyük savurganlıklar içinde olan bir kuruluşa dönüştürmüştür.

Nesnel nedenlerin yanı sıra tüm bu gelişmeler, “devlet ormanı” sayılan yerler ile bu yerlerdeki her türlü ekosistemi, bu ekosistemleri oluşturan arazi, bitki, hayvan, dahası insanları yangınlar karşısında, deyim yerindeyse “saldım çayıra Mevla’m kayıra” konumunda bıraktı. Bu koşullarda yangın çıkmasın, ormanlarımız yanmasın da ne olsun; yangın çıkacak, orman ve maki ekosistemleri de yanacak!

“NE YAPMALI”YA GELİNCE…

Pek çok öneri getirilebilir kuşkusuz; getiriliyor da zaten. Yıllarca ben de getirdim, şimdi de bu önerilerimi güncelleştirerek bir kez daha getiriyorum. Peki ama “muhatap” kim? Siz ortalıkta böyle bir “muhatap” görebiliyor musunuz; ben göremiyorum doğrusu. Sorumu, “kamuoyu” deyip geçiştirmeye kalkışmazsınız umarım. Sözgelimi; siyasal parti mi, demokratik kitle örgütü, “çevre”/“doğa” korumacı kişi ya da kuruluş mu; hangisi? “Ben önereyim, kim sahiplenirse sahiplensin!” diyebileceklerden değilim. Bu nedenle, en azından “muhatabım” olmasını beklediklerimin genel niteliklerini belirteyim de “gölge boksu yapma” durumundan kurtulayım istiyorum: Bu bağlamda sunacağım önerilerin “muhatabı”, öncelikle ve ağırlıkla;

  • geniş anlamda kamusalcı bir yönetsel yapıyı savunan;
  • orman ekosistemlerini yalnızca ağaç, ağaççık, çalı topluluğu olarak görmeyebilen;
  • “orman” sayılan yerlerde yapılanlar ile hiç ya da gerektiği gibi yapılmayanların ekonomi politik temellerini anlayabilenler ve sorgulayabilenler;
  • siyasal savaşıma partisel itişmeler kakışmalar olarak yaklaşmayan, somut amaçlar için örgütlü, planlı eylemler içinde katılabilenlerdir!

“Genel” önerilerim şunlar:

  • Tüm kamu demokratik biçimde örgütlenmeli ve yönetilmelidir!
  • Demokratik planlama tüm yaşama alanlarında temel ilke olmalıdır!
  • Devlet ormancılık düzeni her koşulda ve tüm sınıfların beklentileri, istemleri karşısında geniş anlamda kamu yararını gözetecek, ençoklayacak biçimde yapılandırılmalı; Anayasanın 169 ile 170. maddeleri, 6831 sayılı Orman Kanunu ile ilgili tüm hukuksal düzenlemeler bu doğrultuda düzenlenmelidir!

“Özel” önerilerimi ise “genel” önerilerimin uzantısı olarak şöylece özetleyebilirim:

  • OGM’nin merkez ve taşra birimleri tümüyle özerk, demokratik biçimde yapılandırılmalıdır!
  • Orman yangınlarıyla “mücadelede” öncelik ve ağırlık, yangınların en aza indirilmesine verilmelidir! Bu kapsamda orman koruma, yeni orman ekosistemleri oluşturma, alt yapı yapımı, orman ürünler hasadı, yurttaşlarımızın “orman” sayılan yerlerden yararlandırılması vb. tüm ormancılık çalışmaları yangın önleme odaklı olarak tasarlanmalı, bütüncü olarak planlanarak yürütülmelidir!
  • OGM’nin taşra birimlerinin genişlikleri, özellikle yangın bölgelerinde daha da azaltılmalıdır!
  • Yangın işçileri yöre gençlerinin bedensel ve ruhsal olarak uygunlarından seçilmeli; grevli toplu sözleşmeli sendika ile toplumsal güvenlik haklarına sahip kılınmalı; sürekli biçimde işlendirilmeli; koruyucu giysi ve etkin araç gereçlerle donatılmalı; sürekli olarak eğitilmelidir!
  • Tüm kamu kuruluşları yangınların önlenmesinde etkinlik alanına özgü çalışmalar yapmalı ama söndürme çalışmaları OGM’nin merkezdeki uzmanlar kurulunun eşgüdümünde, taşradaki ilgili birimlerinin sorumluluğunda ve yönetiminde yürütülmelidir!
  • “Devlet ormanı” sayılan yerlerdeki köylü yerleşmelerinin özellikle orman ve maki ekosistemlerinin bitişiğinde ya da yakınında yapılagelen tarımsal üretim değiştirilmeli; mevsimlik ve sürekli yerleşmeler ile turizm, çöp depolama, maden, enerji vb. tesisleri artırılmamalıdır.
  • Özelikle büyük orman yangınlarının çıkması, sürmesi ve söndürülmesi her yönüyle “özgün bir deneyimdir; tüm öyküsel, görsel, bilgisel vb. yönlerden özel olarak değerlendirilmeli; herkese açık olacak bu değerlendirmeler dizgesel olarak sınıflandırılarak arşivlenmelidir.

***

Umarım anlatabilmişimdir.

 

[*] Orman Yüksek Mühendisi (İletişim: ormanlarindelisi@gmail.com)

Related Posts