Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı

Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyım rektör, özgür ve özerk üniversite istemlerini yeniden gündeme getirdi. Atama kararına sessiz ama kararlı biçimde direnmeyi sürdüren Boğaziçililere, Türkiye’deki bazı üniversite bileşenlerinin yanı sıra  yazarlar ve sanatçılar da destek verdi. Yerli ve yabancı medyada gündem oluşturan bu direniş, tek adam rejiminin ‘eline vur, ekmeğini al’ keyfiliğine dur demenin barışçıl yolları olduğunu kamuoyuna gösterdi. Geleneksel kaos planıyla üniversite bünyesindeki farklı öğrenci gruplarını birbiriyle çatıştırıp direnişi kırma taktiği de anlaşılan Boğaziçi Üniversitesi’nin kurumsal iklimine uygun düşmedi.

Günümüzde üniversitelerin hal-i pürmelâlini daha iyi anlayabilmek için Türkiye’nin yakın tarihindeki bazı kırılma noktalarını kısaca vurgulamak yararlı olacaktır. Toplumsal mücadeleler içerisinde önemli bir yer tutan 1970 yılındaki 15-16 Haziran büyük işçi direnişinden hemen sonra, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” demişti. O zamanlar İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Deniz Gezmiş de sosyal uyanışın simge isimlerinden biriydi. Tağmaç’ın söylediklerinin, 12 Mart darbesine  gerekçe oluşturduğu sonradan anlaşıldı. Üç Fidan’ın infaz edilmesi de yurtsever gençlere ve emekçilere verilen bir gözdağıydı. Deniz’lerin idamı için Meclis’te el kaldıranlar, oylamaya katılarak ya da katılmadan çekimser kalanlar, 21.yüzyıl Türkiye’sindeki karanlığın baş sorumlularıdır (her ne kadar ölüm yıldönümlerinde hayırla anılıyor olsalar da). Ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesi de işçilerin ve öğrencilerin tüm demokratik kazanımlarını ortadan kaldırmış; mücadele yollarını tıkamıştır. İşçi ve öğrenci hareketlerinin toplumsal dönüşümdeki öncü rolü etkisiz kılınmış yani sosyal uyanışın önü tamamen kesilmiştir. Vatan, bayrak, ezan gibi kutsal kavramların arkasına sığınarak emperyalizmin isterlerine yanıt veren işbirlikçi yöneticileri faş eden ilerici yurtseverler her dönem ölümle, esaretle cezalandırılmıştır. 70’li yıllarda anarşist diye damgalanan gençler, 80’lerden sonra örgüt üyeliğiyle suçlanmış; bugün de terörist yaftası yemiştir.

YÖK, kuruluş tarihi olan 6 Kasım’larda lağvedilmesi talebiyle ilerici üniversite bileşenleri tarafından 40 yıldır protesto ediliyor. Buna karşın 12 Eylül askeri darbesinden itibaren ülkeyi yöneten 15 hükümetin tamamı, ideolojik tercihlerine göre başkanlar atayarak YÖK’le barışık yaşadı. Hükümetler, gençleri ve akademisyenleri zapturapt altına almak için darbe ürünü olan bu kurumu, hep kullanışlı bir denetim aygıtı saydı.

1990’lı yıllarda, kamu üniversitelerinde öğrenci harçları sorunsalı tartışılırken hızla sayıları artan vakıf üniversiteleriyle paralı eğitimin önü açıldı. Gerçekte vakıf adının arkasına sığınan özel üniversiteler, parası olanın eğitim hizmeti satın aldığı ticari bir sistem oluşturdu. Dahası bu sürece işlerlik kazandırmak için kamu üniversitelerindeki maaşlar baskılanarak görece yüksek ücret öneren özel üniversiteler, akademisyenler için cazibe merkezi haline getirildi. Bu nedenle çok sayıda yetkin öğretim elemanı, kamu üniversitelerinden ayrıldı ya da erken emekli oldu. Üstüne üstlük devlet bütçesinden vakıf üniversitelerine çeşitli ayni ve nakdi katkılar verildi; buna karşılık tıp fakülteleri başta olmak üzere kıdemli kamu üniversitelerinin zorunlu yatırımları için bile yeteri kadar ödenek aktarılmadı. Neoliberal politikalar doğrultusunda yaşanan dönüşüm, eğitim alanını tüm girdileri ve çıktıları ile metalaştırırken ‘büyülü’ üniversite sanayi işbirliği söylemi de iktidarların hiçbir ulusal kalkınma vizyonu olmadığı için hep havada kaldı.

Bu süreç, üniversite sınavına giren öğrenciler açısından da adalet ilkesini yerle bir etti. Örneğin vakıf üniversitesini tam ya da yarı burslu kazanan bir öğrenciyle aldığı düşük puanı, parasıyla tamamlayan diğer bir öğrenci sınıf arkadaşı oldu… Öğretimin niteliğini sınıfta çoğunluğu oluşturan burssuz ya da az burslu öğrencilerin düzeyi belirlediği için daha başarılı olan burslu öğrencilerin gelişimleri de kısmen frenlenmiş oldu. Dahası kamu üniversitesi, yüksek puanla aldığı öğrencilerine kısıtlı olanaklar sunarken düşük puanla vakıf üniversitesine giren öğrenciler daha geniş olanaklardan yararlandılar.

Öte yandan iktidarların siyasi rüşvet olarak her ilde açtığı kondu üniversiteler de eğitimde nitelik yitimini hızlandırıp yetersizlikleri olağan hale getirdi. Zaten kalabalık nüfusuyla Türkiye’de her dönem gelişmişlik ölçütü olarak nicel değerlendirmeler esas alınmış; nitelik hep geri plana itilmiştir. 21. yüzyılda ülkemiz, hâlâ yüksek öğretimde öğrenci sayısını artırmayı başarı olarak görenler tarafından yönetiliyor. Birçok şeyin sayıca artmasının nitelik yitimine neden olabileceği olasılığı göz ardı ediliyor.

1994 yılında kurulan ancak daha sonra sendikalar yasasında yapılan değişiklikle kapanmak zorunda kalan Öğretim Elemanları Sendikası (ÖES), o dönem etkili bir üniversite mücadelesi yürütmüştü. Üyesi olmaktan onur duyduğum ÖES’in eski bültenlerine bakınca geçmişten bugüne yüksek öğretimde sorunların çeşitlenerek arttığını görmek mümkün. Kuşkusuz bu durum, ülkenin son çeyrek asırda geldiği yeri de gösteriyor! O yıllara ilişkin ÖES’in temel talepleri, aşağıdaki başlıklarla özetlenebilir:

  • Üniversitede can güvenliği ve barışçıl ortamın sağlanması;
  • Özerk, özgür ve demokratik üniversite;
  • Parasız eğitim;
  • Siyasal görüş, kimlik, giyim vb. nedenlerle eğitim hakkının kısıtlanmaması;
  • Özgür bilim anlayışı, evrensel ölçekte bilimsel üretim ve eğitimin sağlanması;
  • Bilimsel yeterliliğe ilişkin akademik ve etik ilkelerin saptanması;
  • Öğretim elemanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi; grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı;
  • Üniversiteye ayrılan kamusal kaynakların artırılması ve etkin kullanımın sağlanması;
  • Toplum ile bilim arasındaki ilişkinin kurulup geliştirilmesi.

Bugüne değin söz konusu talepleri ilgilendiren birçok sorunun kronikleşmiş olduğu anlaşılıyor. Örneğin AKP iktidarı, üniversitenin özerk, özgür ve demokratik olmasını asla istemiyor; liyakat yerine sadakati yeğlediği için bir ilahiyat profesörü, mimarlık fakültesine dekan olarak atanabiliyor. ‘Alnı secdeye değenden zarar gelmez’ diye yapılan atamalarla malum cemaate teslim edilen çoğu üniversite, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra tarumar oldu. Üniversitelerin yanı sıra TÜBİTAK, TÜBA gibi bilim kurumlarındaki boşalan kadrolar ise bu kez farklı dinci cemaatlerin sadık liyakatsizleri tarafından dolduruluyor. Dolayısıyla akılcılık, bilimsellik ve gerçekçilik doğrultusunda topluma yön vermesi gereken üniversiteler, giderek içe kapanarak medreseleşiyor.

Geçmişte üniversitelerin işlevi ne olmalıdır diye tartışırken bugün işlevsiz kalmalarını sorguluyoruz. Vizyonu, misyonu, değerleri olmayan birçok üniversite, yüz binlerce atanamayan öğretmen, iş bulamayan mühendis, sağlıkçı ve benzerlerini mezun ediyor. İlk ve orta öğretimden başlayan eğitim sistemindeki kan kaybının temel nedeni, ulusal istihdam hedefinden yoksun gerici ve piyasacı politikalardır. Sistem, delişmen dönemlerinde gençleri hizaya sokmak için depo üniversitelerde bir süreliğine emanete alıyor; sonra da mezun edip boşluğa bırakıyor. Bugünün Türkiye’sine özgü yepyeni bir sorun olan genç işsizliği, yarınlarımızı tehdit ediyor. Üstelik diplomalı işsizler, Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) burs borçlarını, yurttaşına iş bulabileceği ortamı sağlamakla yükümlü olan ‘sosyal’ devlete, faiziyle ödemek zorunda kalıyor. Öğrencinin, öğretmenin devlete maliyetini yük olarak gören zihniyet, bunun ülkenin geleceğine yatırım olduğunu anlamak istemiyor. Savaş oyuncakları üreterek emperyalizmi dize getirme hayali, sadece tek adam rejiminin propagandasına ve ticari çıkarlarına hizmet ediyor. Oysa, spesifik alanlarda nitelikli insan yetiştirme hedefine yönelmek ülkemizin hem ölçeğine, hem de gerçeğine çok daha uygun görünüyor. Fidel Castro’dan esinlenerek söylersek yabancı ülkelere insanları öldüren akıllı bombaları göndermek değil, hayat kurtarmak için yetişmiş akıllı doktorları göndermek bir ulus için övünç kaynağı olmalıdır. Diğer bir deyişle savaşa değil, eğitime bütçe ayırmak için Castro gibi siyasal niyet ve iradeye sahip liderler gerekiyor.

Bakın, bundan yaklaşık 25 yıl önce Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri nasıl bir üniversite istiyormuş?

Biz içinde bilim ve bilginin üretildiği, bilimden başka sınır tanımayan, evrensel doğruları arayan, araştıran ve bulduklarını halka, topluma ulaştıran, her şeyin özgürce öğretildiği ve öğrenildiği, her türlü iletişime, eleştiriye ve demokratik denetime açık, bilimsel ve yönetsel özelliklere sahip, çağdaş, demokratik, parasız ve polissiz üniversiteler istiyoruz”.

Peki ya bugün yüksek öğrenimdeki yaklaşık 8 milyon öğrenci, nasıl bir üniversite istiyor?  Boğaziçi direnişi onlar için ne anlama geliyor; duyan, bilen var mı?

Related Posts