Suriye’ye yönelik savaşın 10. yılı: Neden ve nereye?

Dergi Gündem Sayı 2 (Mart-Nisan 2021)

Hasan Sivri

Bölgesel ve uluslararası düzeyde müdahalelerin yaşandığı Suriye’deki savaş 10. yılını tamamladı.

Savaşın askeri, siyasi ve insani yönü, bölgesel ve küresel etkileri, Rusya ve ABD arasındaki çatışma, küresel cihadın rolü ve aşırıcılık, mülteciler vs. her biri ayrı bir yazıyı ve çalışmayı gerektirecek kadar geniş konular. Dolayısıyla burada Suriye’ye yönelik savaşın siyasi nedenlerinden bir tanesine ve bundan sonrasına ancak başlıklar halinde göz atabileceğiz.

On yıllardır savaşlar, işgaller ve dış müdahaleler ile yangın yerine çevrilen Ortadoğu’da bu ateşe neden olan -petrol/doğalgaz başlıkları altında- enerji savaşları önemli bir yere sahip.

Irak işgalinden iki yıl önce Mayıs/2001’de, Ortadoğu ve Irak petrolünün önemine ve ABD’nin petrol ihtiyacına vurgu yapan ‘Ulusal Enerji Politikası’ isimli Dick Cheney imzalı rapor, dönemin başkanı Bush’a sunuldu. [1] Rapor yazıldığı zaman petrol şirketinin yöneticisi olan Cheney, daha sonra başkan yardımcısı oldu ve yöneticilik yaptığı şirket, işgalin daha ilk aylarında Irak’ta petrol üretimine başladı. Bu sırada Dick Cheney’in hesabına milyonlarca dolar aktarıldığı da daha sonra ortaya çıktı.

Konumuz Irak değil ama bahsi geçen raporda imzası bulunan bir diğer isim, dönemin Dışişleri Bakanı olan Colin Powell. Bağdat düştükten sadece bir hafta sonra Powell soluğu Şam’da aldı. İlk aşamada yaklaşık 200 bin asker ile sahaya inip işgale başlayan ABD ‘korku ve şok’ yarattık düşüncesiyle bölge ülkelerine dayatmalara başladı.

Suriye savaşı sırasında Esad dâhil üst düzey Suriyeli yetkililerin yaptığı açıklamalara ve dönemin Şam BBC muhabirine göre Colin Powell o ziyarette Suriye’den üç talepte bulunmuş: Filistinli grupların Şam’dan kovulması, Hizbullah’a desteğin kesilmesi ve İran ile ilişkilerin gözden geçirilmesi.

Bu talepler aynı yere çıkıyordu: İsrail ile barış.

Colin Powell ayrıca “Esad, bölgedeki yeni durumun farkına varıp stratejimizin bir parçası olmayı kabul etmezse, gelecekte kendine yer bulamaz” [2] diyerek açık bir şekilde tehdit de etmişti.

Dolayısıyla ABD’nin bölgeye yönelik müdahalesi ve Irak işgali, sadece enerji savaşları ile ilgili değildi. Emperyalizm, bölgedeki esas ve stratejik müttefik olan siyonizmin güvenliğini sağlamak zorundaydı.

Başta ABD olmak üzere batının bölgeye yönelik ‘İsrail’in Güvenliği’ başlıklı politikası, Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına rağmen toprak gaspını ve zorla tehcir ettirme politikasını sürdüren bir işgal devletinin güvenliğini önceleyen bir politikadır.

Kurulduğu 1948 yılından 2000’e kadar, birçok savaşta Arap ordularını yenerek işgalini genişleten, 1982’de Filistinli grupları Beyrut’ta kuşattıktan sonra Lübnan’dan çıkmaya zorlayan, ardından Beyrut’u işgal eden, Lübnan güneyini de 28 yıl boyunca işgal ederek bölgeyi büyük bir hapishaneye çeviren İsrail için işler 2000’den sonra ters gitmeye başladı.

Her ne kadar Lübnanlı solcuların, ilericilerin ve başta Lübnan Komünist Partisi (LKP), lideri George Hawi olmak üzere komünistlerin başını çektiği Lübnan Ulusal Direniş Cephesi (Jammoul), İsrail’i Beyrut’tan çıkartabilmiş ve 1982’den sonra yüzlerce şehit vererek direnebilmişse de İsrail, Lübnan güneyini işgale devam etmiştir.

1978 yılından itibaren Lübnan güneyini işgal eden İsrail, 2000 yılında şartsız ve tavizsiz bir şekilde Lübnan güneyinden kovulmuştu. 2000 yılında Arap sokaklarını heyecanlandıran ve bir dönüm noktası olan işgalden kurtuluş, Lübnan’da bir bayram olarak kutlanıyor.

2000 yılında, İsrail’i Lübnan topraklarından kovmuş bir örgüt olan Hizbullah, 2006 yılının temmuz ayında, Arap ordularının yapamadığını yapmış ve İsrail’i 33 gün gibi bir sürede mağlup etmişti.

Lübnanlı komünist Asad Abu Khalil, 2000’deki işgalden kurtuluş ile birlikte 2006’da 33 gün süren ve İsrail’in mağlubiyeti ile sonuçlanan Temmuz zaferinin “hezimet çağı bitti zafer çağı başladı” başlığıyla okunması gerektiğini söyler.

Araplar açısından hezimetler çağı bitmiş, Suriye savaşından sonra Hizbullah’ı terör örgütü listesine alan Körfez ülkelerinde bile Hizbullah bayrağı dalgalanır olmuştu. İşgalini genişleten İsrail artık savunma pozisyonuna geçmişti.

Suriye’nin, silah ve subay desteği vererek 2006’daki savaşta yer aldığı bugün artık en üst düzey yetkililer tarafından açıkça dillendiriliyor.

Dolayısıyla ancak Suriye ölçeğindeki ihtiyaçları karşılayabilecek kadar petrolü olan Suriye’nin hedef alınmasının en önemli nedeni, İsrail’e yönelen ve İsrail açısından daha önce hiç olmadığı kadar büyüyen tehdittir.

Irak işgalinin ardından Colin Powell ziyareti ve ABD’nin Suriye’ye yönelik giderek artan baskısı istenen sonucu vermeyince, 2006 yılından sonra Türkiye’de ‘Kardeşim Esad’ olarak bilinen dönem başlamış oldu.

Fakat bu sadece Türkiye ve Erdoğan ile sınırlı değildi. Bir yandan Körfez’den Katar, Emirlikler ve Suudiler diğer yandan Türkiye ve Fransa, Şam ziyaretleriyle Esad’ı ikna turlarına başladılar. Bu turların Katar doğalgazı ile ilgisi olduğu kadar, 20 milyar dolar yardım ve Golan Tepelerinin Suriye egemenliğine bırakılmasına kadar birtakım teklifler üzerinden İsrail ile barışın sağlanması hedefi de vardı.

2008 yılında CNN Türk’te konuyla ilgili çıkan haberde şöyle söyleniyordu: Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendilerine, “İsrail’in kalıcı barış karşılığında Golan Tepeleri’nden çekilmeye hazır olduğu” yönünde bir mesaj ilettiğini söyledi. [3]

Şam geri adım atmadı, teklifleri de geri çevirdi ve en nihayetinde ‘Arap Baharı’ krizin başlarında protestolara katılmayan Halep başta olmak üzere, Suriye’nin birçok kentine silahlarla girdi.

10 yıllık savaşta yaklaşık olarak 6 milyon insan ülkeyi terk etti, 6 milyon insan ülke içinde yer değiştirdi ve yaklaşık 500 bin kişi hayatını kaybetti.

2011 yılının bahar aylarında katılımın ve yoğunluğun çok düşük olduğu cılız protestolar, Tunus, Mısır ve Libya’da olduğu gibi domino etkisi hedefiyle isteneni vermeyince, birçok ülkenin ordusuyla baş edebilecek güçte olan 80 binden fazla radikal cihatçı, küresel cihadın temsilcileri ve destekçileri tarafından Suriye’ye akıtıldı.

Wikileaks belgelerine göre CIA, 2006 ve 2009 yıllarında hazırladığı iki ayrı Suriye raporunda, Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasını ve Şam’ın zayıflatılmasını öneriyordu.

İstikrarsızlaştırma hedefiyle, özellikle komşu ülkelerin hareket alanı açtığı radikal cihatçılarla birlikte 2000 civarında silahlı grup kurulmuş ve en nihayetinde IŞİD’in, Nusra’nın ve değişik isimleriyle birlikte yüzlerce grubun ülkeyi kan gölüne çevirmesine icazet verilmişti.

Vekâlet savaşı tanımlaması yapılan bu dönemde, gücü ciddi ölçüde zayıflatılmış olsa da Şam, sırasıyla Hizbullah, İran ve Rusya’nın sahaya girişiyle savaşın seyrini tersine çevirebildi.

Sızdırılan bir belgeye göre IŞİD tehlikesini “Suriye doğusunda İslami Devlet tehlikesi var” notunun geçtiği istihbarat raporuyla savaşın başlarında 2012’de gören ABD, daha sonra IŞİD ile mücadele gerekçesi ile sahaya indi. ‘IŞİD ile Mücadele Koalisyonu’ ABD’nin tarihte ilk defa Suriye topraklarını işgal ederek askeri üs kurmasına fırsat verdi.

Bugün gelinen noktada, askeri şiddet azalsa da “ekonomik yaptırımlar” başlığını alarak şekil değiştiren savaş, yıkıcı etkileriyle Suriye halkını hedef almaya devam ediyor.

Suriye halkı bugün, savaş sırasında bile yaşanmayan insani krizlerle boğuşuyor. 10 yıllık savaş ile istediğini elde edemeyen emperyalistler, Suriye’yi ekonomik yaptırımlar üzerinden ‘terbiye’ etmek istiyor.

Savaş sırasında Suriye’nin altyapısı, demiryolları, fabrikaları, atölyeleri, petrol üretim tesisleri ve birikimleri, bilinçli bir şekilde hedef alınmış imha edilmişti.

Geçen yılın ağustos ayında Lübnan limanında yaşanan patlama bu süreçten bağımsız değildir. Beyrut limanı, sadece Lübnan için değil, Suriye’den Ürdün ve Irak’a kadar, bölge için bir can damarı olarak hayati öneme sahipti.

Suriye ile birlikte Lübnan’ı da ekonomik çöküşe götüren dış müdahaleler yaşanırken; Körfez gerici Şeyhlikleri/Emirlikleri, İsrail ile olan zaten uzun yıllardan beri var olan ilişkilerini alenileştirmiş ve normalleşme anlaşmaları imzalamıştır.

Tüm diğer krizler ve başlıkların etkisi elbette büyüktür ama bugün ekonomik çöküş yaşayan Suriye ve Lübnan’dan talep edilen de budur: İsrail ile barış/normalleşme.

Bugün fotoğrafları farklı olsa da Trump ile Biden yönetimlerinin bölge ile ilgili aynı hedefleri taşıdığını, Biden yönetimine hızlı bir şekilde eklemlenen Avrupa’nın, medya dâhil tüm aparatlar üzerinden Suriye’ye yönelik savaşı tüm şiddetiyle devam ettirdiğini not etmek lazım.

 

NOTLAR:

[1] National Energy Policy (2001), https://www.files.ethz.ch/isn/10227/doc_10257_290_en.pdf

[2] Irak İşgali ve Suriye: ABD kampanyasının başlangıcı (06.04.2013) https://medyasafak.net/haber/741/irak-isgali-ve-suriye–abd-kampanyasinin-baslangici

[3] Esad: “Erdoğan İsrail’den mesaj iletti” (24.04.2008) https://www.cnnturk.com/2008/dunya/04/24/esad.erdogan.israilden.mesaj.iletti/452218.0/index.html

Related Posts