Berkay Çelen

Her anayasa değişikliği, içerisinde hukuki yönden birçok değişiklik barındırsa da esasen siyasal bir değişiklik içerir. İktidarın nasıl kullanılacağı, nasıl bir yönelime girileceği bu değişikliklerle belirlenir; anayasa metninde yazan normlar ülkedeki siyasal gelişmelere de ışık tutar.

Ülkemizde de bu durumun geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin 1982 Anayasasına baktığımızda; %10 barajı, zorunlu din dersleri, yürütmenin yargıya karşı güçlendirilmesi gibi birçok sonuç göze çarpacaktır. Fakat tüm bu değişikliklerin arka planında gerici-faşist bir darbenin varlığını görürüz. Ya da 2010 değişikliklerinin esas önemi hukuki yeniliklerden ziyade, AKP’nin iktidarını tekleştirmesine yol açmasında yatmaktadır.

Tüm bu süreçlere siyaseten baktığımızda da şunu görürüz; her iktidarın meşruluğa ihtiyacı vardır. Gündemi belirleyebilmek, tepkileri öğrenebilmek ve toplumun farklı kesimlerinden destek alabilmek tüm iktidarların en büyük hedeflerindendir. Bir anayasa değişikliği sürecinde ise, bu meşruluk ihtiyacının daha da arttığını görebiliriz. Bu yazımızda incelemeye çalışacağımız 1961 Anayasasının yazımı sürecinde de, 27 Mayıs sonrasında iktidarı ele alan ordunun, toplumun bütününü kapsama ihtiyacını ve yeni bir dönem açma ihtiyacını tespit edebiliriz.

Dolayısıyla, hukukun siyasetten “bağımsız” olmadığını kabul etmek ve tüm bu hukuki süreçlerin esasen siyaset düzleminde oturduğu yeri anlamak gerekmektedir. Bugünlerde kabul edilişinin 60. yılı olması sebebiyle yeniden değerlendirmelere tabi tutulan 1961 Anayasasını da bu bilgiler ışığında değerlendirmek doğru olacaktır. Liberal çevrelerce eleştirilen, hatta ‘’gerici anayasa’’ olarak dahi nitelendirilen fakat bazı kesimler tarafından da ‘’devrim anayasası’’ olarak değerlendirilen 61 Anayasasına, bu açıklamalarımız doğrultusunda bir göz atmaya çalışalım.

MENDERES DÖNEMİNİN SONU VE YENİ ANAYASA SÜRECİ

1950’de gerçekleşen seçimler ile iktidara Demokrat Parti’nin gelmesi sonrasında, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. ‘’Karşı-devrim’’ sürecinin de başlangıcı kabul edebileceğimiz bu tarihten sonra, Cumhuriyet ve değerleri ile bir hesaplaşmaya girişilmiştir. Türkçe ezan uygulaması kaldırılmış, radyolarda yeniden Kur’an yayınları başlamış, dini yapılar kendilerine uygun ortama kavuşmuşlardır. Cumhuriyetin en temel hedeflerinden biri olan toprak reformu rafa kaldırılmış, ağaların feodal düzeni yeniden hüküm sürmeye başlamıştır. Ülkemiz askerleri, NATO’ya girebilme uğruna feda edilerek Kore’ye gönderilmiş, emperyalizme karşı kurulan ülke bu kez emperyalizmin maşası haline gelmiştir.

Demokrat Parti’nin iktidarda kaldığı 10 yılda, günümüze benzer siyasal gelişmeler de yaşanmıştır. İsmet İnönü’ye karşı uygulanan linç girişimi, seçimlerde CHP’nin kazandığı ilin ilçe yapılması, parti kapatmalar, basına sansür, üniversite gençliğine polis müdahaleleri akla gelen ilk uygulamalardır. Çok partili hayatın kalıcılığı ve demokratik bir dönem hedefiyle iktidara gelen Demokrat Parti, büyük bir despotizmi ülkeye yaymıştır.

Daha da uzatabileceğimiz bu 10 yıllık sürecin sonunda, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuş ve Demokrat Parti iktidarına son vermiştir. Gerçekleşen ihtilal ile TBMM ve 1924 Anayasası feshedilmiş olup yeni bir anayasa için çalışmalara başlanmıştır.

Cumhuriyet döneminin ilk anayasası 1924 yılında kabul edilmiş olup yeni kurulan rejimin temel karakterini yansıtması bakımından önemli bir metindir. Ancak aradan geçen 36 yılın ve Demokrat Parti döneminin yarattığı gerilemenin ardından, rejim açısından yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tercihini Batı Bloku’ndan yana yapan Türkiye burjuvazisinin önünün açılması, Türkiye’de rejimin oturması gerekmektedir. 1961 yılında kabul edilen anayasanın yapılmasındaki en büyük amacın bu olduğunu söyleyebiliriz. Bu amacın gerçekleşmesi için de ‘’sivil’’ bir anayasa komitesi kurulmuş ve anayasa bu komite tarafından kaleme alınmıştır. Ardından halkoyuna sunulan ve Cemal Gürsel tarafından ‘’2. Cumhuriyet’in Anayasası’’ olarak adlandırılan bu metin,  9 Temmuz 1961 tarihinde gerçekleşen referandumda %60,4 oranında kabul oyu ile yürürlüğe girmiştir.

YENİ ANAYASANIN GETİRDİKLERİ

Gerici bir iktidarın devrilmesinin ardından yeni bir dönemi açan 1961 Anayasası, Türkiye’de demokratik bir ortama kapı aralamış ve bu ortam da ülkedeki ilerici birikimin güçlenmesine yol açmıştır. Güçler ayrılığının sağlanması, Cumhurbaşkanının partisiz olması, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Danıştay’ın kurulması gibi değişimler ile burjuvazi ilerici sayılabilecek adımlar atmıştır. Siyasi olarak ise, çok partili hayat 1961 Anayasası ile teminat altına alınmış, gösteri ve protesto düzenlenmesinde izin şartı kaldırılmış, sendikalara özgürlük tanınmıştır. Bu dönemdeki seçimlerde, herhangi bir seçilme barajı da öngörülmemiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu yenilikler ile esas olarak hedeflenen burjuva düzenin ülkenin bütününde yerleşik ve kurumsal bir yapıya bürünmesidir. Feodal dönemin artıklarının da bu nedenle temizlenmesi, ülkenin yüzünün ileriye çevrilmesi, ülkenin dünyadaki gelişkinliği yakalaması gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki, 61 Anayasanın sosyal hakların önünü açan ve temel hakları güçlendiren “özgürlükçü” ruhu, 1945 sonrası dünyada solun ve Sovyetlerin güç kazanmasından bağımsız düşünülemeyecektir. Burjuvazinin bu dönemde daha katı bir anayasayla yol alabilmesi mümkün değildi.  Ancak, burjuvazi açısından işler pek de istedikleri gibi gitmemiştir. Sağlanan özgürlük ortamı sola alan açmış, yıllardır illegal mücadele yürütmek zorunda kalan sol, halkın karşısına çıkma fırsatına kavuşmuştur. 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi ( TİP) , 1967 yılında da Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu ( DİSK ) kurulmuş, 1965 yılında gerçekleşen seçimler ile TBMM’ye 15 vekil gönderen TİP, sosyalizmin TBMM yoluyla halka duyurulmasını başarmıştır.

ANAYASAYA MÜDAHALELER VE 12 EYLÜL

Burjuvazi, feodal artıkları temizleyip rejimin önünü açmak isterken karşısında giderek güçlenen bir sol bulmuştur. Solun güçlendiği her durumda olduğu gibi, ülkemizde de ‘’çözüm’’ geriye dönüş olmuştur. Bu geriye dönüşün, anayasaya da etki etmesi şarttır. 61 Anayasasının kabulünün ardından iktidara gelen ve kendisini Demokrat Parti’nin devamı olarak ifade eden Adalet Partisi ( AP ), iktidarı boyunca bu Anayasaya karşı olduğunu ve bu Anayasanın değişmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ülkede yükselen sol, terörle ilişkilendirilmiş ve tüm bunların ‘’suçlusu’’ da 1961 Anayasası ilan edilmiştir. Yine de muhalefetin önü kesilemeyince, ordu bir kez daha yönetime el koymuş ve 1971 yılının 12 Mart’ında muhtıra vermiştir. Muhtıranın ardından anayasaya müdahale edilerek birçok değişiklik yapılmıştır. Memurların sendikal hakları kaldırılmış, TRT’nin özerkliği kaldırılmış, üniversitelerin özerk yapısına müdahale edilmiş, kanun hükmünde kararnameler ( KHK ) ilk kez anayasaya dahil edilmiş, hak ve hürriyetlerin korunmasına ilişkin getirilen sıkı koşullar kaldırılmıştır. Bu ‘’önlemler’’ de çare olmayınca yükselen muhalefete ve sola karşı bir kez daha askeri müdahale yoluna gidilmiştir. 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe ile bir kez daha Meclis feshedilmiş ve 1961 Anayasası tamamen ilga edilmiştir. 1982 yılında, cuntanın hazırladığı metin halkoyuna sunulmuş, hayır oyunun pusuladaki rengini söylemek dahi ‘’terör faaliyeti’’ olarak itham edilmiş, bizzat Kenan Evren tarafından yapılan propaganda, tüm ülkede uygulanan sıkıyönetim ve binlerce devrimcinin hapishanelerde olduğu koşullarda yapılan referandum ile %92 oranında kabul ile yeni anayasa yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası, başta 1961 Anayasası ile sağlanan hukuki güvenceler olmak üzere, ülkenin tüm ilerici ve demokratik birikimini yok etmiş olup, ülkedeki dinci gericiliğin önlenemez yükselişinin başlangıcını oluşturmuştur. AKP’nin yolunun dahi bu darbe ve akabindeki anayasa ile açıldığını söylememiz yanlış olmayacaktır.

SONUÇ YERİNE

1961 Anayasası, hukuki yönüyle ve akabinde yaşanan gelişmeler açısından bakıldığında, Cumhuriyet tarihinin en ileri anayasası olarak değerlendirilebilir. Ancak, yukarıda da açıkladığımız üzere, esasen rejimin kendisini oturtması hedefiyle ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, ‘’ilericilik’’ yönünün sınırları olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Nihayetinde bu anayasa, ilk cümlesi ‘’NATO’ya bağlılık’’ olan bir askeri müdahalenin ardından yapılmış, müdahale edilen Demokrat Parti’nin varisi olan Adalet Partisi ilk seçimde iktidar olmuş, 1971 ve 1980’de yine müdahalelerde bulunan ordu, Anayasayı tümden ortadan kaldırmıştır.

Bu nedenle, tüm değerlendirmelerimizi bir bütünlük çerçevesinde yapmamız gerektiğini unutmamak gerekiyor. Türkiye’nin gerçekten ilerici olacak anayasası ise mutlaka bağımsızlıktan, laiklikten, emekten yana olmak zorunda. Adlı adınca yeni bir ülkenin ilanını içerecek bu anayasamız ise halen yazılmayı bekliyor…

Related Posts