Cenan Bıçakçı
Neoliberal dönemde küresel sermayenin ilgi alanına giren futbol, kulüplerin şirketleşmesiyle birlikte endüstriyel bir kimlik kazandı. Yüksek bütçeli transferler, borsada işlem gören kulüplerin kârlılığını artırırken medya yayın hakları, reklam ve sponsorluk gelirleri, futbolun sportif yönünün önüne geçti. Bu yeni ekonomik düzene bahis sektörü de eklemlendi. Forma sponsorlukları, saha kenarı reklamları ve televizyon yayınları aracılığıyla sektör, yüz milyarlarca dolarlık küresel bir ekonomiye dönüştü. Dijitalleşmeyle birlikte online ve mobil platformların yaygınlaşması da bahis sektörünün büyümesine ivme kattı. Tüm bu gelişmelere koşut olarak ulusal ve uluslararası ölçekte düzenlenen futbol turnuvalarının sayısı da hızla arttı.
Bahis öncesi dönemde tahminler sadece skora yönelikti. Oysa şimdi hakemlerin verdiği kararlar (korner, kart, gol, faul) üzerine yapılan tahminlerin oransal değerleri bile var. Sanal bahis platformları açısından futbol, doksan dakikalık bir spor karşılaşması olmanın ötesinde oran değişimlerinin an be an izlendiği bir finansal spekülasyon aracına dönüştü. Sanal bahis oynayan taraftar ise futbolsever rolünü terk ederek risk alabilen bir yatırımcı konumuna geldi. Artık atılan bir gol, salt sportif başarıyı veya yenilgiyi değil aynı zamanda taraftarın maddi kazancını veya kaybını da ilgilendiriyor. Hatta kendi takımının yenilgisi üzerine bahis yapan bir taraftar, takımı maçı kazanınca kuponu kaybetti diye üzülebiliyor. Bu durumda kapitalist ideolojinin temelini oluşturan bireysel çıkar motivasyonu, aidiyete dayalı kolektif taraftar kimliğinin önüne geçiyor.
Üretime ve istihdama dayalı kapitalist kalkınmayı savunan kimi iktisatçılar tarafından dolar, faiz, borsa üçgeninde işleyen model, “üç kağıt ekonomisi” olarak yorumlanıyor. Bu üçgene şimdi de yasal kumar eklendi. Böylece paradan para kazananlar dört köşe oldu. Gerçekte sermaye birikimine dayalı kapitalizm için amaca giden her yolun mübah sayıldığını biliyoruz. Yoksullardan para toplamaya yönelik piyango, bahis gibi kumar türleri, “şans oyunları” adıyla meşrulaştırıldı. Uzun vadede kazananın kasa olduğu bilinse de bahis oynayanlar için umudun büyüsü elde edilecek kazançtan çok daha ağır basıyor.
Hiçbir toplumda değer yargıları kendiliğinden oluşmuyor; bunlar, egemen güçlerin sınıfsal çıkarlarına göre biçimleniyor. Din ve eğitim kurumlarıyla birlikte medya da ideolojik aygıt olarak işlev görüyor. Öyleyse toplumdaki temel değer yargılarının, mevcut düzenin ekonomi politiği tarafından belirlendiği söylenebilir. Geçmişten bugüne kapitalizmin uyguladığı ekonomik modeller değiştikçe değer yargıları da değişti. Üretim ekonomisinin ahlakı, finans ekonomisinin ahlakıyla benzeşmiyor. Örneğin emek, sabır, sebat gibi değerlerin yüceltildiği üretim ekonomisinden finans ekonomisine geçince kolaycılık, fırsatçılık, kurnazlık yükselen değerler oldu.
Anımsanacağı gibi Türkiye kamuoyu bahis ile şike arasındaki kirli ilişkiyi geçen yıl patlak veren bir skandal nedeniyle öğrendi. Olayda adı geçen bazı futbolcular ve kulüp yöneticileri hakkında yargı süreci başlatıldı. Bahis üzerinden yapılan şikenin sistematik bir vurgun aracına dönüşmesi futbolseverlerde hayal kırıklığı yarattı. Bu skandal, maçların sonucuna doğrudan etki eden manipülasyonlar yoluyla milyonlarca liralık haksız kazanç sağlanabileceğini gözler önüne serdi. Şike haberlerinin ardından aldatılmışlık duygusuna kapılan birçok taraftar, artık maç sonuçlarına kuşkuyla yaklaşıyor. Önceden belirlenmiş bir sonuca sevinmek ya da üzülmek, insanı rahatsız eden bir durum.
Diğer yandan Türkiye’de üretim ekonomisine yönelik yatırım ve istihdam dengesinin bozulması, genç işsizliğini kronik bir soruna dönüştürdü. TÜİK’in Ocak 2026 verilerine göre 15-24 yaş grubundaki genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 14,3. Geniş tanımlı işsizliğe bakıldığında tablo daha da karamsar görünüyor; çünkü atıl işgücü oranı aynı dönemde yüzde 29,9’a yükselmiş. İş bulmayı beceren gençlerin büyük bir bölümü ise düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Alım gücü her geçen gün erirken geçim sıkıntısı bireyleri borçlanmaya itiyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre bireysel kredi kartı borçlarının toplamı Şubat 2026 itibarıyla 2 trilyon TL’yi aşıyor. Borç yükü altında ezilenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Tüm bu veriler, düşük gelirli geniş kitlelerin giderek daha kırılgan hale geldiğini ve çıkış yolu bulamadığını gösteriyor.
Halkın temel sorunlarını çözemeyen siyasal iktidar çok sayıda şans oyunu için yasal izinler vererek çaresiz bıraktığı insanlara adeta yol gösteriyor. Yasa dışı bahis oynatanlara savaş açan “muhafazakâr Ak Parti” için bahis oynatmanın dinî ve ahlaki boyutu değil yasal boyutu önem taşıyor. Çünkü alkollü içecekler gibi bahis oyunları da bütçeye her yıl on milyarlarca lira vergi girmesini sağlıyor.
İstihdama dayalı ekonomik modelin çöküşü ile gençlerin yasal kumarhanelere yönelmesi arasındaki ilişki artık daha net görünüyor. Kumar oynatan şirketlere yetki veren Spor Toto Teşkilat Başkanlığı’nın, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı olması ise trajikomik bir çelişki. Demek ki Türkiye’de yasal bahis sektörünü temsil eden Demirören Holding ve İtalyan Sisal Şans Şirketi, gençlik kumar oynasın diye yetkilendirilmiş!
Öte yandan ülkenin mevcut iklimi gençlerin suç örgütlerinin tuzağına düşmesini de kolaylaştırıyor. Örneğin paraya ihtiyacı olanları okullarda, sosyal medyada ve çevrimiçi platformlarda hedef alan bu örgütler, onlara banka hesaplarını kullandırmaları karşılığında yüklü miktarda kazanç vaad ediyor. Ne var ki bu vaatler çoğu zaman havada kalıyor, gençler ne paralarını alabiliyor ne de suça bulaşmaktan kurtulabiliyor.
AKP Türkiye’sinde yerleşik hale gelen ikili hukuk ve iki yüzlü ahlak, genç kuşaklarda yasalara ve ahlaki değerlere bağlılığı aşındırıyor. Statü sahibi rol modellerin söylem ve eylemleri toplumsal davranış kalıplarının oluşmasında belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle AKP-MHP ittifakının keyfi güç kullanımına tanıklık eden gençler, bu çarpık pratikten doğrudan etkileniyor. Toplumda ikili hukukun ve iki yüzlü ahlakın egemen olmasında katı hiyerarşik ilişkilerin önemli bir payı var. Güçlünün güçsüzü ezdiği bir ortamda insanlar hukukun herkese eşit uygulanmamasını kanıksamaya başladı. Suç örgütlerinin gücünü arkasına alıp yasa dışı eylemlere bulaşan gençler de işte bu ortamdan cesaret alıyor. Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Şirinler gibi yeni nesil gençlik çetelerinin hızla çoğalması bir rastlantı değil; bu durum, ülkedeki yönetim anlayışının yol açtığı yozlaşmanın en çarpıcı göstergesi.
Bu koşullar altında güvenlikçi politikalar suçla mücadelede yetersiz kalıyor. Öncelikle gençleri suça iten yoksulluk, işsizlik ve adaletsizlik gibi yapısal sorunları çözmek gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde çoğu genç yarınlara dair hiçbir umut taşımıyor, yalnızca günü kurtarmaya çalışıyor. Devleti yönetenler, gençleri suça sürüklenmekten korumak istiyorsa öncelikle sanal bahis gibi kolay kazanç yollarını meşru göstermekten vaz geçmelidir. Halkına geçim güvencesi sağlamayan bir iktidar, mafya ekonomisinin ve kültürünün yaygınlaşmasından birinci derecede sorumludur.

