Umut Kuruç
“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikri güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani o bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir; yani, onun egemenliğinin düşünceleridir.”
Akademiden başlamak üzere, özellikle “sol” iddiası taşıyan siyasetlerle ilişkilendirilerek pazarlanan ve toplumsal hareketleri belirleyen bir akım olarak woke (uyanış) ve iptal kültürü (cancel culture) esas olarak, 1960’larda yükselen ve 1990’lardan itibaren başta akademi olmak üzere, hızla büyüyen postmodernizm ve postyapısalcılık gibi akımların kimlik siyasetine dayanmaktadır. Dolayısıyla, yeni bir akım değil, süregelen ve ciddi bir arka plana sahip kimlik siyasetinin öncekine kıyasla daha saldırgan bir biçimde ortaya çıkışıdır. Bu ortaya çıkış, kaynağını ABD kapitalizminde bulur. Buradan, ırkçılığa karşı “uyanık kal” (stay woke) sloganıyla başlayan ve dünyanın birçok bölgesine sosyal medya başta olmak üzere, farklı araçlarla yayılarak, siyaset, medya, sermaye kurumları ile NATO ve dünyanın başlıca istihbarat kurumları tarafından da araçsallaştırıldığı ufak bir internet aramasıyla da görülmektedir.
2008 Krizi Sonrası Bir Strateji: Sınıf Bilincine Sabotaj
Kapitalizmin ABD’den başlayan 2008 küresel finans krizi, wokizmin akademi ile birlikte birçok kurumda yükselişi için bir katalizör işlevine sahip olmuştur. Böylece, sermayenin krizi karşısında işçi sınıfının yapısal değişim hedefinin koşulu olan “sınıf bilincinin” gelişmesi yerine, bireylerin kendi kimliklerini inşa etmesi ve bu kimlikleri bir yandan da tüketim yoluyla ifade etmesiyle, kapitalizm için olası tehdidin ortadan kaldırılabilir koşullarını sağlamıştır. 2010’larla birlikte kurumsallaşan woke ideolojisi, yabancılaşmış ve yoksullaşmış emekçi kitleleri, sınıf ekseninde birleştirmek yerine, tam tersine onları birbirine düşürecek kimlik temelli talepleri ortaya koyar.
Irk, cinsiyet, cinsel yönelim, etnisite gibi kimlik unsurları toplumsal sorunları yorumlamanın birincil merceği haline gelir. Böylece, ortak çıkarlar etrafında birleşen sınıf yerine, kendi mağduriyetleriyle tanımlanan ayrışmış gruplar olarak bir parçalanma ortaya çıkar. Toplumsal eşitsizliğin temelinde yatan maddi koşullar ve bunun analizi, kimlik siyaseti tarafından örtülür.
Bu anlayışa göre, ezilen kimlik gruplarının öznel görüşleri gerçek olarak kabul edilir. Bunun yanı sıra, yine 1960’lar ve 1970’lere dayanan bir kavram olarak “kesişimsellik” birçok kimliğin aynı anda başka kimlikler tarafından ezildiği savına dayanır. Bu kimlikler dünyasında hoşgörü artık bir seçenek değildir. Postmodernizmden miras kalan öznellik (subjectivity), paylaşılan kimlik göstergelerine sahip gruplar tarafından inşa edilen “çoklu geçerli bilgi ve gerçekler” üzerinden bir tarifle sorunların kaynağının nesnel bir şekilde analiz edilmesini engeller. Böylece, sermaye düzenine karşı bütünlüklü bir mücadele kapasitesini zayıflatır. Sınıf, kimlikler üzerinden bölündüğünde, sömürünün birinci elden öznesi olan sermaye yapılarına karşı birleşme ihtimali zayıflar.
Kısaca, woke siyasetinin ekseni, emek-sermaye çatışması, yani sınıflar değil kimliklerdir. Kimliklerin birbiriyle çatışması herhangi bir tarihsel perspektife dayanmayan “politik doğruculuk” (political correctness) ve “hassasiyetler” (sensitivity) üzerinden toplumu ve işçi sınıfını parçalarken, bir yandan da karşıt olan her söylem, üretim ve eylem çeşitli kimliklerin düşmanı olarak yaftalanır ve iptal (cancel) süreci işletilerek, linç edilir. “Ezilen” olarak tanımlanan kimliklerin sadece kabul edilmesi değil, mutlaka “onaylanması/olumlanması” (affirm) ve saygı görmesi beklenir. Bu beklenti karşılanmadığında, bireyler “iptal edilme” (cancellation), sosyal dışlanma (ostracism) ve işten çıkarılma gibi ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalır.
Sermayenin Maskesi: DEI Departmanları ve Kurumsal Duyarlılık
Wokizm, kapitalizmin karşı karşıya olduğu krizleri gizleyen bir maske görevi görür. Bu ideoloji, tarihsel ilerleme ve Aydınlanma değerlerini tasfiye ederek, toplumsal sorunların gerçek ekonomik, yapısal nedenlerinin analiz edilmesini engeller. Bu da wokizmin, sağ siyasetin yakıştırmasıyla “sol” bir hareket değil, kapitalizmin kurumları tarafından yönlendirilen gerici bir hamle olduğunu ortaya koyar.
Şirketler, kurumsallaşmış sivil toplum kuruluşu olan profesyonel dernekler ve bilumum sermaye kurumu gibi kapitalizmin büyükten küçüğe kurumları için wokizm bulunmaz nimettir. Ekonomik sömürüye ve sınıf çatışmasına odaklanılmasını engelleyen bir işlev görür. Artık piyasanın ihtiyaçlarına göre programlanan ve şirketleşen akademik kurumlar ile gerek kamu kurumları gerekse büyükten küçüğe her türlü işletme üzerinden bir çeşit kontrol mekanizması sağlanır.
Özetle, kültürel kimlik siyaseti olan wokizm, kapitalizmi yıkmak yerine aslında onu koruyan bir mekanizma, bir emniyet supabı işlevi görmektedir.
Kapitalizm açısından bu işleyiş, profesyonel yönetici sınıfın, ekonomik adaletsizlikleri ele almak yerine sembolik jestlere ve dil denetimine odaklanarak statükoyu güvence altına aldığı, geniş emekçi kitleleri dışlayan ve onları ahlaki bir baskı altında hissettiren derin bir toplumsal bölünmeye yol açar. Bu durum karşısında emekçi kitlelerin öfkesi, sistemin kaynağına ve onu değiştirmeye değil, sağ popülizmin yükselişini tetikleyen ve kapitalizmin, hiçbir boşluk bırakmaksızın, güçlenmesine neden olan bir kültürel tepkiye dönüşür. Böylece sınıfsal gerilimler soğurularak, bir patlamanın önüne geçilir.
Kapitalizmin kurumları, başta şirketler olmak üzere, “Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık” (Diversity, Equity, and Inclusion – DEI) departmanları kurarak ve “sürdürülebilirlik” raporları hazırlayarak kendilerini “iyi” ve “duyarlı” gösterirler. Bu ahlaki performans, sömürüye dayalı düzenin üzerine adeta göz kamaştırıcı bir örtü serer. Bu işleyişi sağlayan akademinin yapısal ve ideolojik olarak dönüşümü ile başka bir donanım kazanmış olan mensupları, danışmanlar ve yöneticilerden oluşan kesim de emeğin silahsızlandırılmasında kritik rol oynar; siyasi tartışmaları sınıf mücadelesinden uzaklaştırarak kültürel kimlik tartışmalarına odaklar.
Profesyonel Yönetici Sınıfı (PMC) ve Dilin Akademikleşmesi
Yöneticiler, danışmanlar ve akademisyenlerden oluşan bu kategori, sermayenin topluma dönük yüzünde onu “iyi” ve duyarlı gösterme görevini üstlenir. DEI departmanlarının yönetilmesi ve sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla, şirketin sadece kâr odaklı olmadığını, aksine sosyal açıdan bilinçli olduğu imajını yaratır. Bu imaj, pazarlama ürünlerinde de muazzam kâr getirici bir kalemdir.
Söz konusu işleyiş, siyasi ve toplumsal tartışmaları sınıf mücadelesinden uzaklaştırıp kimlik şikâyetlerine yönlendirir. Böylece, emeğin ekonomik bir silâh olarak kullanılması engellenir ve işçi sınıfının somut gündemlerinin yerini kimlik politikaları alır. Öte yandan, kapitalizm için bir çeşit “basınç tahliye vanası” gibi işleyen bu süreç, sosyal ve kültürel hoşnutsuzluğu büyük bir gürültü ile dışarı atarak muazzam bir değişim yaşanıyormuş izlenimi verirken aslında bir “kontrol aracı” (tool of containment) işlevi görür.
Woke kültürü, dikkati iş güvencesi, enflasyon, yaşam maliyeti ve haklar gibi somut maddi sorunlardan uzaklaştırarak, “ayrıcalık”, “hakkaniyet/adalet”, “mobbing” ve “kesişimsellik” gibi soyut ve akademik kavramlara odaklar. Bu durum, işçi sınıfının ekonomik talepler etrafında birleşmesi yerine, kimlik gruplarına bölünmesine neden olur.
Sömürünün işçi sınıfı açısından dili (enflasyon, iş güvencesi, yaşam maliyeti, çalışma hakkı, vb) somut ve materyalisttir. Ancak sermayenin woke süreci, bu dili soyut ve akademik bir söylemle (hakkaniyet/adalet, ayrıcalık, kesişimsellik, mobbing) değiştirir. Bu yeni dil, işçi sınıfının kendi sorunlarını ifade etmesini zorlaştırırken, sermaye temsilcilerinin ve sözcülerinin moral üstünlük hissetmesini sağlar.
Bu durum, toplumun düzen karşısında birleşik bir güç oluşturmasını engeller. İşçi sınıfı, emekçiler, sömürüye karşı mücadele etmek yerine, birbirine düşman kimlik gruplarına bölünür. Sağ popülizmin bu kültürel, etnik, cinsel öfkeyi körüklemesi, sistemin özüne dokunulmadan emekçi kitlelerin enerjisini birbirine yönelterek tüketilmesine neden olur.
Tekrar edecek olursak bu yapı, sistemin ömrünü uzatan bir koruma aracıdır. İnsanların sömürüye karşı duyduğu haklı öfkeyi alıp, onu sisteme zarar vermeyen, sembolik ve kimlikler temelli bir “huzursuzluk” kanalına hapseder.
1980’ler ve 1990’larla başlayan kapitalizmin “neoliberal” politikalar adı altında özüne dönerek yürüttüğü saldırı süreci, sınıf örgütlerinin zayıflayarak, kapitalizmin işçi sınıfı karşısındaki direncini artırmıştır. Kapitalizmin yeni birikim rejiminin başat siyasi temsilcilerinden Margaret Thatcher’ın 1987’deki “Toplum diye bir şey yoktur. Bireyler olarak erkekler ve kadınlar ve aileler vardır.” sözleri 2000’li yıllara gelindiğinde, bu saldırı siyasette “woke” politikalarıyla adeta devam ederek hızlanmıştır.
Sermayenin yeni birikim rejimi ile birlikte sosyalizmin çözülüşünün ardından işçi sınıfı örgütlerinin sermaye ile uzlaşısı, siyasette büyük bir boşluk yaratmıştır. Bu süreçte, emek, sermaye, sınıf, toplum gibi temel kavramlara sahip dil, yerini pazar verimliliği, piyasa ve bireycilik diline bırakmıştır.
İşçi sınıfı örgütlerinin nitel ve nicel güç kaybıyla birlikte, sermaye sınıfı, Profesyonel Yönetici Sınıfı (PMC) gibi kategorilerle siyasi söylemlerin sınıf mücadelesinden uzaklaştırılarak kimliklerle sınırlı kültürel, etnik, cinsel, vb şikâyetlere yönlendirilmesini ve böylece emeğin ekonomik bir silâh olmaktan çıkarılmasını güvence altına almaya çalışmıştır.
İşçi sınıfının örgütlü gücü, kapitalist sistem içerisinde geçmişte sistemi patlatabilecek kadar güçlü bir iç basınç oluşturuyordu. Bu örgütlüğün parçalanması, doğrudan basıncın sistem üzerindeki varoluşsal tehdidini azaltmış ve sistemin bu enerjiyi “woke” politikaları gibi “emniyet supapları” aracılığıyla tahliyesine olanak sağlamıştır.
İşçi sınıfının örgütlü gücü zayıfladıkça, onun somut ve maddi dili siyaset sahnesinden silinmiştir. Bunun yerine, PMC’nin sunduğu “hakkaniyet/adalet”, “ayrıcalık” gibi soyut ve akademik kavramlar baskın hale gelmiş; bu da sınıfın birleşik bir güç olarak hareket etmesini zorlaştırmıştır.
Sonuç olarak, toplumun düzeni değiştirme arayışındaki en güçlü aracı elinden alınmış; böylece tarihsel bir siyasi gücün, sermaye düzenine zarar vermeyen, kimliklerin birbirinden intikamına odaklanmış bir kanala akması kolaylaşırken, öte yandan ve aynı zamanda işçi sınıfının tarihsel referanslarını kaybederek sağ popülist bir çerçeveye sıkışmasının yolu açılmıştır. Her iki durumda da kazanan kapitalizm ve onun kurumlarıdır.

