Prof. Dr. Kemal Kocabaş
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğretim üyeliği ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı yapan Prof. Dr. Bilsay Kuruç 9 Nisan ve 22 Nisan 2022 Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazılarda bir Cumhuriyet projesi olan Köy Enstitüleri sürecini irdeler. Mustafa Kemal 15 Temmuz 1921 tarihinde yapılan Maarif Kongresinde yaptığı konuşmadaki: “Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır…” sözleriyle Cumhuriyetin ulaşacağı hedef kitleye işaret eder. Cumhuriyet’in 13 milyonluk basit köylüler ülkesinde kurulduğunu ifade eden Kuruç kuruluş sürecini: “Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi ile ‘sivil siyaset yolu’nu açtı. Lozan’dan geçerek toplumu Cumhuriyete ulaştırdı. 20. yüzyıla ayak basıldı. Büyük bir demokratik devrimdi; geri kalmışlığın katılaşmış kalın kabuğunu kıracaktı” ifadeleriyle değerlendirir. Bilsay Hoca, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nüfusun en büyük kitlesi olan köylülerin güçsüz olduğunu, büyük toprak sahiplerinin, eşraf ve tüccarların güç sahibi olduklarını, ayrıca ekonomide, siyasette ağırlıklarını ve müttefik olma durumlarını özellikle belirtir. Cumhuriyet’in 1924’te Köy Kanunu’nu çıkararak köyü ve köylüyü etkin kılmak istediğini ancak, büyük toprak sahiplerinin ve zengin çiftçilerin itirazlarını: “Osmanlı’dan devralınan (onun Bizans’tan aldığı) prekapitalist rejimde ortakçı, yarıcı, maraba, toprak işçisi vardır. Sessizdirler. Cumhuriyet, 1927 ve 1929’un yasaları ile toprak dağıtma adımı atar. ‘Müttefikler’ tepkilidir. 1932’de ‘eşitlikçi’ bir kooperatif modeli getirince (Afyon üreticileri) eski İttihatçı, şimdi CHP’li büyük topraklıların sözcüsü Halil Menteşe, Cumhuriyet yönetimine çıkışır: ‘Kolektivizasyona gidiyorsunuz’ sözleriyle ifade eder. 1946 sonrası Devrimci Cumhuriyet’teki kırılmayı: “Güç bloku köylülük üzerindeki ‘mutlak vesayet’inin ağırlığını koydu. Vesayetin aslı sınıfsaldır. 1940’ların hamlesi ve sonucu bunu belgeleyen örnektir. Bu bir. İkincisi, ileri hareketi durduran “blok” artık karşıdevrimin tohumlarını taşır. İstemeksizin mi? Hayır. Çünkü hedefi bellemiştir: Cumhuriyet’i eriştiği noktada dondurmak, ileri hareketini kesmek. Şunu görmeliyiz: İleri hareketin ‘demokratik devrim’ taşıdığını, bunun ne demek olacağını karşıdevrimciler Cumhuriyetçilerin çoğunluğuna göre daha iyi kavramışlardır. Bu kavrayış farkı o günden bugüne kapanmamış görünüyor!” ifadeleriyle yazar.
Bilsay Hoca ile ilk tanışıklığımız yönetim kurulu üyesi olduğum İsmail Hakkı Tonguç Belgeliği Vakfının Mayıs 2017’de İzmir’de düzenlediği “Tonguç’a Taş Taşımak” adlı serginin açılışında ve panelinde olmuştu. Bilsay Kuruç’la Bodrum Dibeklihan’da 1-14 Temmuz 2017 tarihleri arasında düzenlenen “Köy Enstitüleri Günleri” etkinliğinde de beraber olduk. Bilsay Kuruç “Köy, Toprak, Ekonomi” başlığıyla “Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nun” nasıl engellendiğini anlatarak çok değerli bir konuşma yapmıştı. Söyleşi sonrası geç saatlere kadar süren akşam yemeği Türkiye’nin yakın tarihine yönelik kültür şöleniydi… YKKED olarak 23 Mayıs 2021 tarihinde düzenlediğimiz Zoom toplantısında Bilsay Kuruç’u “Köy Enstitüleri ve Toprak Reformu” başlıklı bir konuşma ile konuk etmiştik. Pandemi koşullarında yapılan bu konuşma enstitü gerçekliğini bir başka boyuttan bakma adına ufuk açıcıydı.
Bilsay Hoca, 23 Mayıs’taki konuşmasında YKKED yayınlarından yayımladığımız Dr. Engin Tonguç’un yazdığı “Bir Eğitim Devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç” kitabını temel referans alarak konuşmasını gerçekleştirdi. “Demokratik Devrim” olarak tanımladığı Cumhuriyet Devriminin orta çağdan kalma bir köylü toplumu devraldığını, okuma yazma oranın çok düşük olduğunu ve Osmanlıya ait tüm alt ve üst yapı kurumlarını değiştirmeyi, dönüştürmeyi, tasfiyeyi amaçladığı saptamasını yaptı. Feodal mütegallibe, tüccar ve çok zayıf küçük sanayici gruplarının Cumhuriyeti kuranlarla başlangıç yıllarında ittifak halinde olduklarını daha sonraki yıllarda bu grupların -karşı devrim gruplarının- Cumhuriyeti aldığını ifade etti. Eğitmen Kursları ve Köy Enstitüleri süreçlerinin sadece eğitim değil, Cumhuriyetin köyü şekillendirme uğraşı olduğunu işaret eden Kuruç, bu yeni projeksiyonda köyün sahibi rolünün modern tarım ve hayvancılığı, pedagojiyi bilen öğretmene verildiğinin altını önemle çizdi.
Bilsay Hoca 1940’lı yıllarda ordu içinde Alman taraftarlığının yoğun bir şekilde öne çıktığını örneklerle ortaya koyarak İnönü’nün savaşa katılmamak için verdiği büyük uğraşıyı anlattı. Aynı zamanda CHP içinde de Köy Enstitüleri sürecini kavrayamayan kesimlerin karşıtlıklarını ve ayrıca vali, kaymakam gibi mülki idarenin bu sürece ayak diremesinin altını önemle çizdi. Köy Enstitüleri hareketinin “İnönü, Yücel ve Tonguç” tarafından hayata geçirildiğini önemle işaret ederek 1940’lı yıllarda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Tonguç’a söylediği: “Daha çok Köy Enstitüsü açmalıyız. 200 bin tarımcı yetiştirmeliyiz. Her tür kaynağı sağlarım. Daha sonra bunları yaptırmazlar” diyerek oluşacak süreçleri öngördüğünü konuşmasında ifade etti. Bu ifadelerle İnönü’nün “Toprak Reformu” yapılmasına yönelik yoğun istemini işaret etti. Kuruç, konuşmasının bu bölümünde Tonguç ve Yücel’in ise insan potansiyeli ve olanaksızlıklar nedeniyle İnönü’nün bu talebine olumlu yanıt veremediklerini de aktardı.

Bilsay Hoca, konuşmasında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1942’deki çok önemli TBMM açılış konuşması metnini: “Bizim gördüğümüz en tehlikeli hastalık iki seneden beri toplumumuz içinde Cumhuriyet hükümetlerini muvaffak etmemek için estirilmiş olan zehirli havadır. Acı ile hatırlamalıyız ki, milletin iaşe işlerini tanzim etmek yolunda Cumhuriyet hükümetlerinin sarf ettikleri gayretlere, iki seneden beri toplumumuz tarafından hiç yardım edilmemiştir. Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metası yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bu sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sayan ve hangi yabancı millete çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı, büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadır.” izleyiciler ile paylaştı. Bu konuşmayla İnönü’nün karşı devrimci bloğa adeta savaş açtığını net olarak görebiliyoruz.
Bilsay Kuruç Hoca bu dönemde emekleri, uğraşıları adına Tonguç’la beraber Tarım Bakanı Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu’na konuşmasında önemle yer verdi. Hatipoğlu, 1935- 1936 yılları arasında henüz akademisyen olarak görev yaptığı dönemde Rize’ye bir tetkik gezisinde topladığı bilgileri daha sonra geliştirerek, “Rize Köylüsüne” ithaf ettiği “Türkiye’de Çay İktisadiyatı” adlı eserini yayımlamıştır. Bu çalışmayla 1938’den itibaren Türk çayının Rize yöresinde başarıyla üretilmeye başlandığını öğreniyoruz. Hatipoğlu, 1945 yılında meclise sunduğu 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile 5000 dönümden fazla toprak sahibinin topraklarını kamulaştırarak topraksız çiftçiye dağıtmayı hedeflemişti. Oluşturulan komisyon başkanının Adnan Menderes ve diğer üyelerin de toprak ağalarından oluştuğunu ifade eden Kuruç, Tarım Reformunun, TBMM’de karşı devrimci blok tarafından engellendiğini, içinin boşaltıldığını işaret etti. 17.1.1945 tarihli “Çiftçiye toprak dağıtılması ve çiftçi ocakları kurulması hakkındaki kanun tasarısı” Köy Enstitüleri atılımını güçlendirerek üretici köylüyü yaratma projesi, böylece hayata geçememişti ve 1946’da Yücel ve Tonguç’un enstitü hareketinden koparılmasıyla da Cumhuriyetin ilk kırılması yaşanmıştı. 1950’li yıllarda Türkiye’ye gelen bir gruba Tonguç, Köy Enstitüleriyle ilgili olarak: “Toprak Reformu’nu yapamayan toplumlarda Köy Enstitüleri gibi okulların hayata geçirilmesinin zor olduğunun” altını önemle çizer.
Bilsay Hoca Köy Enstitüleriyle birlikte hissedilebilir bir gücün oluştuğunu ifade ederek: ”Ortaçağ çizgisini korkutan, uzlaşmacıları da tedirgin eden bir tarihi güç. Ancak henüz bağımsız çiftçi olamamış ve kitlesel olarak henüz aydınlanamamış bir kır dünyasında belirleyici güç olamıyor. Yetmiyor. Ama büyük kitle pasiftir. Bir demokratik devrimin ‘olmazsa olmaz’ı sayılacak yeni, kitlesel enerji orada üretilemiyor. Bir minimum ölçeğe (60 enstitü, 200 bin çiftçi) bile ulaşamıyor. Ulaşabilse olur muydu? Ortaçağ ve müttefiki güçler o ‘muharebe’de dağıtılabilir miydi? Oradan bir farklı demokrasi dünyasına yol açılabilir miydi? Bilemeyiz. Bunları konuşmak kehanete girer.” ilginç ve değerli bir değerlendirme yapıyor. Bilsay Hoca, konuşmasının sonunda tüm bu süreçleri Bağımsız Türkiye aydınlığının ana rahminde öldürülüşü olarak yorumlayarak Türk köylüsünün Cumhuriyetin üretici köylüsü haline getirmek tasarımının yok edildiğinin altını çizdi.
17 Nisan 2025 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde “85. yılında Köy Enstitüleri Aydınlığı” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. İki gün sonra sosyal medyama Bilsay Kuruç’un bir iletisi düştü. Kuruç iletisinde: “Değerli Kemal Kocabaş, Dün Cumhuriyet gazetesinde yer alan ’85. yılında Köy Enstitüleri aydınlığı’ başlıklı yazınızı mutluluk duyarak okudum. Meselenin özünü ustalıkla ve dikkat edilmesi şart olan noktaları göstererek sunan böyle bir yazı galiba epeyi zamandır okurlar ve özellikle 1940’lar üzerinde samimiyetle düşünmek isteyenler için büyük gereksinme idi. Çünkü Enstitüler üzerindeki yazılar ve konuşmalar basmakalıplaştıkça, 1940’larda Cumhuriyet’in giriştiği ve pek kimsenin farkında olup üzerinde ciddiyetle düşünmediği temel atılım, yani bir köylüler ülkesinde demokratik devrim atılımı yaparak bunu kazanabilmek önemi, köyün Cumhuriyet’in köyü ve köylünün de üretici, yani “efendimiz” olabilmesi davası, üzerinde düşünce oluşturma “zahmeti”ne girişmeksizin terk edilmiştir. Sizin bu yazınız ‘düşünmeye çağrı’ değeri taşıyor. Kutluyorum. Ankara’dan dost selâmlarla” … Yine Nisan 2025’te yayımladığım “Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri İmecesinin Aydınlık Yüzleri” adlı kitabı imzalayarak Bilsay Kuruç’a göndermiştim. Bilsay Hocam bir süre sonra bana ilettiği mesajda: “Değerli Dostum, Beni duygulandıran armağanı kargo getirdi. Her şeyden önce bütünlüğü ile nadir kadirşinaslık örneği bir kitap olmuş. Aydınlar dünyası diyebileceğimiz çevre için örnek olmuş. Dolu dolu. Kitapta yeri olanlar, aramızda olanlar, kitaptaki çevreyi doğruca tanımış olsun olmasın, kendilerini müstesna değerlerle beslenmeyi öğrenmiş bir ailenin parçası olarak düşünecekler. Bu bütünlüğü bir kitapla sunmak apayrı bir takdiri hak ediyor. Ben de bunu hissederek teşekkür ediyorum. Ankara’dan dost selâmlarla” ifadeleri vardı.
Yaşamıyla, duruşuyla, yazdıklarıyla dünyamızı aydınlatan Sayın Bilsay Kuruç’u sevgi ve saygıyla selamlıyorum, sağlıklar diliyorum.

