Bilgi Fetişinin Amacı ve Televizyon Entelektüelinin Rolü

Kültür Sanat Sayı 34 (Mart-Nisan 2026)

Müesses nizamdan yana pozisyon almış elitlerin, taleplerini dile getirenlerin dilini “anlamayı reddetmesi”, hiyerarşik bir tahakküm kurma aracıdır. “Senin Türkçeni anlamıyorum” cümlesinin tercümesi şudur: “Senin dertlerini, talebini ve öfkeni meşru bir siyasi muhatap olarak kabul etmiyorum; benim hizmet ettiğim bugünkü egemenlere karşı isen yoksun.”. Nitekim kendisi de kütüphanesini bu egemenlere hediye etmişti.

Mustafa Tunçay

İnsanlık tarihi, maddi üretim araçlarının kontrolü uğruna verilen mücadeleler ile şekillenirken, bu mücadeleleri meşrulaştıran, gizleyen veya açığa çıkaran düşünsel üretim de her zaman var olmuştur. Sınıflı toplumlar var olduğundan beri bilgi, hiçbir zaman salt bir merakın, yansız bir hakikat arayışının veya izole edilmiş bir zihinsel faaliyetin ürünü olmamıştır, olamaz da.

Aydınlanma düşüncesinin inşa ettiği ve günümüzde de neoliberal ideolojinin eğitim ve kültür aygıtları aracılığıyla tahkim ettiği en büyük yanılgılardan biri, bilginin kendi başına kutsal bir varlık, sınıflar üstü, yansız ve evrensel bir değer olduğu yönündeki tarafsızlık iddiasıdır. Bu nesnellik dışı yaklaşım, bilginin toplumsal üretim koşullarından, tarihsel koşullardan ve sınıfsal çıkarlardan bağımsız bir biçimde, sadece “aydınlanmış” zihinler tarafından üretildiği yanılsamasına dayanır. 

Oysa bilginin kendisi tarihsel materyalist olarak incelendiğinde, onun daima bir namlusu olan, hedef gözeten, belirli bir toplumsal projenin inşası veya yıkımı için ateşlenen politik bir silah olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır, bu yazıdaki konumuz da tam olarak budur.

Toplumda “entelektüel”, “bilim insanı” sıfatını taşıyan figürlere atfedilen koşulsuz saygı, bu bilgi fetişizminin doğrudan ve en tehlikeli sonuçlarından biridir. Toplumun geniş kesimlerinin, salt “çok şey biliyor”, yabancı dillere vakıf veya akademik unvanlara sahip diye bir figüre koşulsuz ve eleştirel süzgeçten geçirmeksizin itaat etmesi, bilginin yığınsallığına dair kültleşen bir yaklaşım anlamına gelir. Bu muteberlik, elinde fiziksel bir silah tutan, şiddet tekelini elinde bulunduran birine duyulan korkuyla karışık saygıdan ortaya çıkış itibari ile farksızdır.

Birine sadece zihinsel bir mühimmata (bilgiye) sahip olduğu için, bu bilginin kimin yararına kullanıldığını sorgulamaksızın itaat etmek, egemen romantizminin yarattığı sonuçtur. Bu romantizm, okuyarak, diploma sahibi olarak sınıf atlama hayalinin pazarlandığı, eğitimin sınıfsal hiyerarşiye entegrasyon bileti olarak sunulduğu kapitalist dönemin ideolojik bir ürünüdür. Sistemin sunduğu “okuyarak kurtulma” anlatısı, bilgiye sahip olanı sistemin başarılı bir prototipi olarak yüceltir ve böylece aslında yüceltilen şey bilginin kendisi değil, sistemin vaadinin bizatihi kendisi olur.

Egemen anlatının aksine, bu yazıdaki temel tezimiz şudur: Entelektüelin ve elinde tuttuğu bilginin tarihsel, siyasal ve ahlaki değeri, o bilginin hacmiyle, ansiklopedik miktarıyla veya akademik referanslarıyla değil; o “silahın” hangi sınıfın çıkarları için, hangi hedefe doğru ateşlendiğiyle ölçülebilir. Eğer bilgi, sömürülenleri, mazlumları mücadelesinde, onların eylemliliğini savunmak ya da eyleme geçirmek için değil de; egemen sınıfların meşruiyet krizlerini onarmak, mazlumların eylemliliğine karşı durmak ve eşitsizlikleri “sebeplendirmek” için kullanılıyorsa, o bilginin taşıyıcısı bir entelektüel kişi bir “aydın” değil, doğrudan doğruya sömürü düzeninin muhafızıdır. Bu sebeple aydın tanımını entelektüelden daha farklı yapmak gerekir, “Aydın, tanımı gereği, kafasıyla ve çok büyük bir inatla, toplumu değiştirmek için mücadele eden hayvandır.”[1]. Yalçın Küçük’ün bu tanımına katıldığım için, bu yazıda eleştirdiğim taşeron-aydın sınıfı ifade etmek için “entelektüel” kelimesini kullanıyorum.

Hizmetkâr Olarak Televizyon Entelektüeli

Bilginin tahakküm aracı olarak işlevi, en bayağı biçimini “cahillik” söyleminin inşasında, dolaşımında ve kitlelere karşı bir aşağılama olarak kullanımında gözlemlenebilir. Televizyon ekranlarını, köşe yazılarını, popüler sosyal medya mecralarını ve akademik yayınları işgal eden modern hizmetkâr entelektüeller, sürekli olarak “cahil halk”, “bidon kafalılar”, “bilmiyorlar” motifini işlerler. Bu durum, kof bir elitizm ya da entelektüel bir kriz değil, doğrudan doğruya burjuvazinin ideolojik sözcülüğünün ifasıdır.

Burjuvazi, iktisadi birikim süreçlerinin doğası gereği halkı sömürürken onlarla doğrudan, ahlaki bir üstenci dil ile muhatap olmaktan kaçınır. İşçiye, köylüye, asgari ücretliye “sen değersizsin, çünkü benim sistemimde sadece bir maliyetsin” demek, yoksulluktan gelen öfkeyi doğrudan sermayenin üzerine çekecektir. Bu noktada ideolojik vaiz olarak “televizyon entelektüelleri” devreye girer. Egemen sınıfın siyaseten kurmaktan imtina ettiği, ahlaken meşrulaştıramayacağı “aşağılayıcı”, “tahkir edici” dil; bu televizyon karakterlerinin pürüzsüz diksiyonları, yabancı terimlerle süslü retorikleri ve kibirleri üzerinden kitleler “enjekte” ederler.

Bilgi, Yalçın Küçük’ün tarifindeki gibi ilerici amaçla değil de; halkı dövmek, onu aşağılamak ve mevcut yapısal eşitsizlikleri halkın kendi “yeteneksizliğine” ya da “liyakatsızlığına” bağlamak için bir sopaya dönüşür. Aynı şekilde bu yaklaşımın bugünkü muhalif hali daha acınasıdır; yoksulluk, sömürü, enflasyon ve adaletsizlik, sistemin yapısal bir sorunu değil de; halkın “cahilliğinin”, “yanlış oy vermesinin” veya “eğitimsizliğinin” bir sonucu olarak tanımlanırsa, düzenin bekası kusursuzca sağlanmış olur. Nitekim bu çıkarımın temel varacağı nokta eylemsizliktir.

Hegemonyayı Aklamak ve İlber Ortaylı

İlber Ortaylı’nın tarihsel ve politik konularda ürettiği söylemler, bilginin bir otorite silahı olarak nasıl kullanıldığının en taze örneği, Filistin meselesinde kendini göstermiştir. Filistin’de yaşanan soykırım süreci devam ederken “Filistinliler zamanında toprak sattılar, parayı Beyrut’ta yediler” şeklindeki ahlak dışı ve tarihsel bağlamdan kopuk anlatı, bizzat “epistemik otorite” sahibi bu tür figürler tarafından onaylanarak piyasaya sürülmüştür.

Burada bu bilginin yanlışlığını tartışmayacağız, merak eden okurlar bunu araştırabilirler. Bizim sorumuz bu söylemin sınıfsal ve ideolojik işlevi nedir? Burada tarihe dair bilgi birikimi, mazlum bir halkın haklı direnişini aydınlatmak için değil; küresel emperyalizmin ve Siyonizm’in işlediği suçlara tarihsel bir rasyonalizasyon sağlamak, eylemlerine entelektüel bir mazeret üretmek için ateşlenmiştir. “Toprak sattılar” argümanı, madunun katledilmesini onun kendi geçmişteki liyakatsizliğine veya dedelerinin sözde ahlaki zaaflarına bağlanmıştır.

Burada Ortaylı tam da “taşeronluk” vazifesini yapmıştır. Egemen “romantizmi” tanımı, yani manipülatif amaçlı olarak “iyi muteberler” yaratarak onların ağzıyla “kendi ahlaki üstünlüğünü” anlatmaktır. Olan durum, entelektüelin halkın nezdindeki itibarını kullanarak, soykırıma ve işgale karşı üretilmesi gereken tepkiyi sönümlendirmeye çalışmasıdır. Aynı zamanda bu söylem emperyalizmle “empati” kuracak bir ideolojik uyuşukluğa ve rıza üretimine sebep olmaktadır. Sonuç olarak, bilgi burada mazluma doğrultulan bir silah, emperyalizme ve Siyonizm’e ise bilimsel görünümlü bir kalkandır. Aydın, bilginin namlusunu doğrudan doğruya ezilene çevirmiştir.

Hatırlatmak gerekirse, Nurettin Yıldız’ı protesto eden Galatasaray Üniversitesi öğrencilerine “Sus, Türkçe’ni anlamıyorum” diye tepki göstermişti. Burada aslında bu çıkışı, basit ve anlık bir iletişim kazası değil; derin bir sınıfsal sağırlaşmanın ve yukarıdan aşağıya kurulan hegemonyanın dışavurumudur. Eric Hobsbawm, işçilerin “anlamayı reddetmesinin” aşağıdan yukarıya doğru organik bir direniş olduğunu söylemişti. Burada ise tam tersi bir dinamik, yukarıdan aşağıya işleyen bir tahakküm mekanizması söz konusudur: Müesses nizamdan yana pozisyon almış elitlerin, taleplerini dile getirenlerin dilini “anlamayı reddetmesi”, hiyerarşik bir tahakküm kurma aracıdır. “Senin Türkçeni anlamıyorum” cümlesinin tercümesi şudur: “Senin dertlerini, talebini ve öfkeni meşru bir siyasi muhatap olarak kabul etmiyorum; benim hizmet ettiğim bugünkü egemenlere karşı isen yoksun.” Nitekim kendisi de kütüphanesini bu egemenlere hediye etmişti.

Yukarıdaki örneklerle doğrudan ilintili olarak; bu entelektüellerin farklı farklı konularda “Almanca, Fransızca, İngilizce (veya Antik Yunanca Latince) bilmeyen bu konuda konuşmasın”, “orijinal dilinden okumayan fikrini beyan etmesin” şeklinde özetlenebilecek dilsel ve epistemolojik kibirdir. Bu tavır, Doğu’nun veya İslam medeniyetinin ‘Ulema’ geleneğinden ziyade, tam teşekküllü bir Orta Çağ Avrupa Katolik Kilisesi refleksidir.

Orta Çağ Avrupası’nda Katolik Kilisesi, İncil’i kesin bir kural olarak Latinceye hapsederek, bilginin dolaşımına aşılmaz bir kurumsal bariyer çekmişti. Hristiyan teologlar felsefenin ve kutsal bilginin avam dillerine (yerel dillere, Fransızcaya, Almancaya, İngilizceye) çevrilmesine şiddetle karşı çıktılar. Latince bilmeyen yığınlar, köylüler ve zanaatkârlar, hakikate ve Tanrı’nın kelamına ancak rahiplerin aracılığıyla, onların izin verdiği ölçüde ve onların çıkarlarına uygun yorumuyla ulaşabilirdi. Günümüz televizyon entelektüellerinin “dil bilmeyen avam susmalı” kibri, bu karanlık ruhban kibrinin sekülerleşmiş bir halinden başka bir şey değildir.

Burada ayrıntısına girmeyeceğiz ancak bilginin yayılmasının temel araçlarından biri, televizyon entelektüellerinin reddettiği “çeviri”dir. 

İlerleme

Bilgi fetişizminin reddi, aydınlanma ideallerine sırt çevirmek, akılcılığı dışlamak veya düşünsel bir nihilizme savrulmak demek değildir; aksine bu ideallere sağlayabilecek toplumsal mücadele için düşünsel üretim ve devinmektir. “Her yerde bilim ilerleticidir ve ilericilerin en yakın yardımcısıdır. Bilim, tarihin ileriye dönük çarkını harekete getiren kol değildir. Hiç bir zaman. Bilim, hızlandırıcıdır. Hız ise yanılgılarla ters orantılı. Sürekli olarak çukurlara düşen bir yolcunun hızlı gittiği düşünülemez.”[2]

[1] – Yalçın Küçük Aydın Üzerine Tezler 1 , İkinci Basım, s.16

[2] – a.g.e, s.20

Related Posts