Alev Doğan
“Bugün senin için seçtiklerimiz”. Netflix kullanıcı panelinizde karşınıza çıkabilecek bir “öneri”. Başlarda kişiye kendisini ne kadar özel hissettiriyor değil mi. Aklımızdan geçenleri ne beklediğimizi ne istediğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu bilen bir dijital dost.
Ama işin aslı pek de öyle değil. Dijital yayın platformları arasında aslan payını alan, 190’ı aşkın ülkede yayın yapan, 300 milyondan fazla abonesi olan Netflix hiç kuşkusuz.
Netflix, Reed Hastings ve Marc Randolph tarafından 1997’de çevrimiçi film kiralama şirketi olarak Kalifornia’da kuruldu. 1998’e gelindiğinde ise ilk DVD kiralama ve satış sitesi olan netflix.com üzerinden işlerini büyütmeye başladı.
2007, Netflix’in günümüzdeki modelinin şekillenmeye başladığı yıl olarak kayıtlara geçti.
2010 yılı itibariyle Kanada’da, 2011 yılında Güney Amerika ve Karayipler’de, 2012 yılında ise Avrupa’da yayın yapmaya başladı. 2014 yılında yayın ağına Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İsviçre ve Lüksemburg’u da dahil ederek Avrupa pazarında genişledi. Bu genişlemeye 2015 yılında İtalya, İspanya ve Portekiz de dahil oldu ve Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya piyasasında da etkin olmaya başladı.
2016 yılında Çin, Suriye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Kırım hariç tüm dünyada kullanılmaya başlandı ve aynı yıl Türkiye pazarına da girdi.
Bu yazıyı okuyan herkesin en az bir yapımını izlediği Netflix’in piyasadaki öyküsü böyle.
Neoliberal ideolojinin hegemonyası
Neoliberal ideolojinin hegemonyasını tesis etmede en önemli araç olan medya yeniden ürettiği bu ideolojiyi kitlelere ulaştırarak onu benimsemesini sağlıyor.
Gelişen teknoloji ile formu değişti kabul. Geleneksel medyanın yerini yeni medya aldı. Misyonu hala aynı olmakla birlikte artık daha da kuşatan pozisyonda. Çünkü her yerde. Yani birey istediği yerde anında ulaşabilir vaziyette ona.
Bilindiği üzere neoliberal ideolojinin silahsız askerlerinden George Orwell 1984 adlı romanında, aklınca sosyalizmi mahkûm etmeye çalışmıştı. İşte o romanda sosyalist ideolojiye atfedilen her kabahat aslında kapitalist sistemin bizzat kendi işlediği suçlar.
Bizi sürekli takip eden bir Big Brother mı arıyorsunuz, o zaman emperyalist-kapitalist sisteme bakacaksınız.
Baktığınız yerde de karşınıza gelenekseli, yenisi fark etmez medya dikilecek karşınıza.
Terry Eagleton, egemen iktidarın kendisini, kendine yakın değerlerin “tutmasını sağlayarak”, bu inançları kaçınılmaz bir biçimde “doğallaştırarak” ve “evrenselleştirerek”, muhalif görüşlere “çamur atarak”, rakip düşünce biçimlerini “dışlayarak”, toplumsal gerçekliği kendine uygun şekilde “manipüle ederek” meşrulaştırdığını söyler.
İşte artık cebimizde taşıdığımız medya bu yöntemlerin her birisini kullanarak neo-liberal ideolojiyi yeniden yaratıp, bizim buna ikna olmamızı beklemektedir.
Bunu yaparken de sanki bireyi yönlendirmiyormuş gibi davranır. İzlediğimiz her şeyi kendi özgür irademizle seçtiğimiz yanılsamasını yaşatır bize. Algılardan sahte bir olgular bütünü inşa etmeye çalışır.
Başarılı da olur hani. İnsanların, sokakta vermeleri gereken tepkileri, sosyal medyada attıkları tweetlerle berhava ettikleri bir dönem bu içinde yaşadığımız.
Mücadele etmeye ne gerek var öyle değil mi, sosyal medyada bir şey paylaşırsın hem kafanı rahat koyarsın yastığa hem de tavrını belli etmiş olursun.
Nedir bu algoritma?
Konuyu daha fazla dağıtmadan Netflix mevzusuna geri dönelim. Netflix’te hiç mi düzgün içerik yok? Elbette var. Bu yazının yazarı da dijital platformlarda eser miktarda zaman geçiren birisi. Bu izleyicinin nasıl yönlendirildiği ile ilgili bir konu.
İnsanlar sinemaya ya birilerinin tavsiyesi ile ya yönetmenini takip ettiklerinden ya konusundan etkilenerek ya da doğrudan meraklarından giderler.
Ortada bireyin tamamen kendi iradesi ile şekillenen bir süreç vardır.
Netflix’te ise durum farklı bir biçimde işler. Siz abone olduktan sonra Netflix önce size hangi tür yapımlardan hoşlandığınızı sorar. Platforma üye olur ve izlemeye başlarsınız. Netflix izleyiciden gelen big data denilen o büyük veriyi analiz eder ve kendini konumlandırır.
O veriler ile izleyici kişisinin taleplerini belirler. Ve ‘tavsiye’ adı altındaki yönlendirmelerine başlar. Merak duygusunu hep tetikte tutarak izlenen şeyin yarım bırakılmaması yönünde komutlar vermeye başlar.
Bu toplanan veriler arasında, neyi aradığınızdan, hangi yapımı nasıl puanladığınıza, günün hangi saatlerinde giriş yaptığınızdan, bu girişi hangi cihazla gerçekleştirdiğinize dair bir dizi data vardır.
İzleyici ‘kaliteli’ bir tarihi belgesel izledikten sonra kendisini bir anda bir el-Kaide propagandası olan Beyaz Baretliler belgeselini izlerken bulabilir.
Örneğin Suriye savaşını Mesiah dizisi üzerinden öğrenen bir kişi, oradaki yıkımın asıl sorumlusunun Baas İktidarı ve Beşar Esad olduğu yalanına inanabilir.
Sonuç yerine
90’lı yıllarda televizyonun yarattığı cazibenin yerini şu an dijital platformlar almış durumda. Yarın ne olur bilinmez. Aklımızı korumak hem kendi iyiliğimize hem de toplumsal sorumluluğumuz. Netflix kötü ama diğer platformlar iyi gibi bir sonuç çıkarttığımız düşünülmesin. Netflix simge bir isim olduğu için onu incelemeyi tercih ettik. Yoksa Big Brother her yerde.

