Entelektüel Velayet ve “Sofofobi”nin İcadı: Birikim Çizgisine Eleştirel Bir Bakış

Sayı 34 (Mart-Nisan 2026) Sis Çanı

Sol kamuoyuna yöneltilen ‘sofofobi’ suçlaması, muhatabını anlamaya çalışan entelektüel bir merakın değil kendi dogmasını tek meşru akıl sayan elitist bir kibrin patolojik dışavurumudur.

Timuçin Tayman

Tanıl Bora’nın 4 Mart 2026 tarihli “Öğrenme Korkusu”[1] başlıklı yazısı, Birikim/İletişim çevresinin yıllardır süregelen “eğitici/öğretici” üst dilinin yeni bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. Ancak burada asıl mesele, iddia edildiği gibi toplumun veya solun “öğrenme korkusu” yaşaması değildir. Asıl sorun, bu çevrenin (Birikim/İletişim çevresini kast ediyoruz) kendi ideolojik, politik ve kültürel konumunu, sol sosyalist kamuoyuna “yegâne meşru akıl” ve “tek doğru rasyonalite” olarak dayatma eğilimidir.

Bora’nın yazısı, toplumsal bir olguyu anlamaya çalışan bir analizden çok, ideolojik direnci patolojikleştiren bir söylem üretmektedir. Henüz yazısının başında halkın bilgiyle kurduğu ilişkiyi “sofofobi” (öğrenme korkusu) diyerek yaftalamaktadır. Murathan Mungan’ın daha baştan sorunlu olan “İnsanımız (…) bilmek, öğrenmek, hatta çoğu zaman gerçekleri bile anlamak ya da öğrenmek istemez. Duyduğu, işittiği kadarı yeter ona. ‘Fazla bilmek iyi değildir,’ der.  ‘Fazla düşünmek iyi değildir,’ der. Öğrenmekten, adeta ölüm gerçeğiyle yüzleşecekmişçesine korkar.” klişesine sarılan Bora, toplumu “yeni bir bilgiyle temas etmekten ödü kopan patolojik vakalar” olarak resmediyor. Yazar, siyasi şüpheciliği bir görüş ayrılığı olarak değil, iyileştirilmesi gereken bir ‘hastalık belirtisi’ gibi görüyor; böylece karşısındakini eşit bir tartışmacı olarak değil, üzerinde teşhis yapılacak bir vaka olarak konumlandırıyor.

Sergilediği epistemik/bilgisel kapalılık (kişinin bilgi sistemini dışarıdan gelecek her türlü yeni veriye, kanıta veya eleştiriye tamamen kapaması), kendi düşüncelerini tartışılamaz birer “mutlak hakikat” olarak kurgulamasına neden oluyor. Bu zihinsel bariyer, dışarıdan gelen her türlü eleştiriyi bir iddia olarak değerlendirmek yerine, muhatabın “idrak yoksunluğu” veya “bilgi eksikliği” olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. Yani Bora’yı eleştiren biri onu ya anlamamıştır ya da zaten tabiatı gereği anlamaya kapalıdır. Yazarın dünyası dokunulmaz kılınmıştır. Onu gerçekten anlamanın tek yolu, düşüncelerini kayıtsız şartsız kabul etmekten geçiyor. Neticede yazı, toplumsal bir sorunu çözümlemekten ziyade, yazarın kendi nezdinde yücelttiği entelektüel pozisyonunu koruma altına alan ve itirazı olanaksız kılan kibirli bir kısırdöngü inşa etmektedir. 

Bora’nın yazısında bir takıntı halini alan ve tam 31 kez tekrarlanan “öğrenme” vurgusu, artık entelektüel bir analiz olmaktan çıkıp okuyucunun zihnine vurulan ideolojik bir çekice dönüşüyor. Bir kavramın bu denli yoğun, adeta bir zikir gibi yinelenmesi, yazarın meseleyi tartışmaya açmak değil, muhatabını bu sözcükle kuşatıp teslim almak istediğini ele veriyor. Bir kavramın yinelenmesi, kanıt eksikliğini kapatmanın en eski yollarından biridir. Söylem güçlendikçe kanıt zayıflar, ses yükseldikçe içerik daralır.

Tanıl Bora’nın “öğrenme” vaazları, solun kendi özgün rasyonalitesini ve direnç odaklarını “akıl dışı” ilan etme çabasıdır. Oysa neoliberalizmin ideolojik aparatlarına direnç göstermek bir “anlama sorunu” değil, bir irade beyanıdır. Sınıfsal hafızayı bilişsel bir engel olarak kodlayanlar, aslında solun hafızasını silip yerine liberal bir işletim sistemi kurmaya çalışanlardır. Her akıma kapılmayı ‘açık fikirlilik’ sanan bu anlayış; ‘Ne diyor?’ sorusunun gürültüsüyle, ‘Neye hizmet ediyor?’ sorusunun hayati önemini gargaraya getiriyor. Bu haliyle yazı, bir öğrenme daveti değil sınıfsal duruşu esnetmeyi amaçlayan kavramsal bir “ikna odası” denemesidir.

Burada bir hatırlatma yapmak zorunlu. 

Ömer Laçiner’in Birikim dergisinde (2010) kaleme aldığı “Yeni Bir Dönemin Eşiğinde”[2] başlıklı yazısı, Türkiye sol tarihinde hiçbir karşılığı olmayan bir “kopuş beyannamesi” niteliğindeydi. Laçiner bu yazısında sadece ve sadece yalın kat bir fikir ayrılığından bahsetmemişti; aksine bir dönemin kapandığını ve “geleneksel sol” ile kurulan o son duygusal bağın da tümüyle koptuğunu ilan etmişti. Yazara göre sosyalizmin dünyada ve Türkiye’de yaşadığı gerileme dışsal saldırılardan ziyade, doğrudan devletçi, ortodoks ve sınıfsal indirgemeci bir nitelik taşıyan “geleneksel sosyalizm anlayışının” bizzat kendisine dayanıyordu. Bu geleneksel perspektifin artık yeni bir dünya kurma kapasitesini yitirdiğini savunan Laçiner, verili durumun devamını kaçınılmaz bir çöküş olarak betimlemişti.

Laçiner, sosyalist yapıları kendi içine kapalı bir “mikrokozmos” olarak tanımlamış, bu kesimlerin kurtuluşu hep aynı başarısız birleşme formüllerinde aramasını ise bir “eğik düzlemde gidiş” olarak nitelemişti. Ona göre, söz konusu odakların içine hapsolduğu “harcıâlem” sosyalizm tanımı, onları tarihsel bir felce uğratmıştı.

Bu bağlamda Laçiner, kendilerinin dışında kalan sosyalistleri artık sadece farklı düşünen insanlar olarak değil, “apayrı zihniyet dünyalarının” özneleri olarak görmüş ve bu “mikro-dünyanın” bileşenleri ile ortak noktaların yok olduğunu ilan etmişti. Yıllardır ortak miras hatırına sürdürülen yapıcı dilin bir nezaket gereği olduğunu itiraf eden yazar, bu yolun sonuna gelindiğini kabul etmeyi politik bir seçimin ötesinde, kaçınılmaz bir ahlaki yükümlülük olarak sunmuştu. Geleneksel solla bağları sürdürmeyi bir tür zaman kaybı veya “suç ortaklığı” gibi niteleyen bu yaklaşım, sosyalizmin biricik kurtuluşunu eski yapıların tamamen terk edilerek düşüncenin yeni baştan tanımlanmasında görüyordu. Yazdığı yazı sadece eleştiri değildi; belirli bir siyasi hattı meşruiyet alanının dışına sürme hamlesiydi.

Laçiner’in yazısından 16 yıl sonra Bora’nın kaleme aldığı ‘Öğrenme Korkusu’, aslında o dönem siyaseten ve ahlaken tasfiye edilen sosyalistleri hedef alıyor. Bora’nın ‘sofofobi’ diyerek yaftaladığı özne; Birikim’in yıllar önce bağını kopardığı, sınıfsal süzgecini koruyan ve liberal-sol açılımlara direnç gösteren sosyalist odaklardır. Yazar, 2010’da gerçekleşen bu tasfiyeyi entelektüel bir üstünlükle pekiştiriyor; ideolojik direnci psikolojik bir hastalığa indirgiyor ve yarım kalmış o tasfiyeyi düşünsel bir mahkûmiyetle tamamlamaya çalışıyor. Görünen o ki Bora, ya bu tasfiyeden habersiz ya da eski bağlarını bir türlü koparabilmiş değil; aksine o, hâlâ ideolojik ve kuramsal bağlamda sosyalistlere ayar verme derdinde.

Yazının temelindeki asıl sorun, yazarın sergilediği o meşhur “entelektüel kibir”dir. Bora’ya göre eğer birileri Özgür Özel veya Ekrem İmamoğlu’nun elinde ya da başucunda kendisinin “o pek değerli” külliyatını(!) (Cereyanlar vb.) görmekten rahatsız oluyorsa bu durum o kişilerin kitaptan korkmasından veya “mikrop kapar gibi zehirli fikirlerden” çekinmesinden kaynaklanıyormuş. Bu yaklaşım, kendi düşüncelerine yöneltilen eleştirileri kavramaktan âciz, narsist/özsevici bir okumadan ibarettir. İnsanların gösterdiği tepki bir ‘bilgi korkusu’ değil, politikanın, Birikim çevresi gibi belirli bir entelektüel zümrenin kuramsal vesayetine hapsedilmesine karşı duyulan haklı bir öfkeden kaynaklanmaktadır.

Teorik bir silah olarak “Ahlâkî Panik” ve Yöntembilimsel Sefalet

Bora’nın, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi siyasi figürlerin bir eseri okuması üzerinden gelişen kamusal tartışmayı “ahlâkî panik” olarak nitelendirmesi, ilk bakışta güçlü bir sosyolojik hamle gibi görünür. Sosyolog Stanley Cohen, Folk Devils and Moral Panics[3] adlı çalışmasında bu kavramı şöyle tanımlar: bir durum ya da grup, toplumsal değerlere yönelik bir tehdit olarak tanımlanır; bu tehdit kitle iletişim araçlarınca şablona dökülerek sunulur; “sosyal açıdan yetkilendirilmiş uzmanlar” teşhislerini ve çözümlerini kamuoyuna sunar. Ancak Bora’nın bu kavramı kullanma biçimi, Cohen’in çerçevesiyle çelişir: somut veri ya da sistematik gözlem sunmaksızın “akademisyen şikâyetleri” türünden anlatıları mutlak gerçekmiş gibi pazarlamak, bizzat Cohen’in eleştirdiği “yetkili ama dayanaksız uzman teşhisi” rolüne soyunmaktır. Üstelik tartışmayı “mikrop kapmak” ve “zehirli fikir” gibi sağlık eğretilemeleriyle stilize ederek ussal düzlemden çıkaran Bora, paniği dindiren değil körükleyen taraf konumuna düşmektedir.

Peki, bu panik anlatısını kim üretiyor ve ne amaçla? Burada Howard S. Becker’in[4] “ahlâk girişimcisi” (moral entrepreneur) kavramı, Cohen’in bıraktığı soruyu yanıtlar. Becker’e göre militan reformcu, mevcut toplumsal rasyonaliteyi düzeltilmesi gereken bir sapkınlık olarak görür ve bu “eğriliği” giderecek normlar tesis edilene dek huzur bulmaz; bunu yaparken de kendi müdahalesini karşısındakinin iyiliği için yapılan insancıl bir eylem olarak sunar. Bora’nın yazısında bu yapı açıkça görülür: sınıfsal direnci “öğrenme bozukluğu” parantezine alan yazar, bu teşhisi bir baskı aracı olarak değil bir aydınlanma lütfu olarak konumlandırır. Cohen bize bu söylemin nasıl işlediğini anlatır; Becker ise onu kimin, hangi öznellik pozisyonundan ürettiğini gösterir.

Ancak bu tablonun tamamlanması için bir adım daha atmak gerekir: bu üretim, pedagojik bir ilişkiye nasıl dönüşür? Paulo Freire’nin[5] “bankacı eğitim modeli” tam bu noktada devreye girer ve Becker’in çizdiği ahlâk girişimcisinin somut pedagojik karşılığını verir. Freire’ye göre bankacı eğitimde öğrenci boş bir kaptır, bilgiyi yatıran ise öğretmen-bankacı. Bora’nın “Hocam, sahiden bu kitabı okumamız mı gerek?” diye soran öğrenci figürü üzerinden kurduğu anlatı, bu modeli birebir yeniden üretir: halkın neden öğrenmediği değil, neden istenilen biçimde öğrenmediği sorulmaktadır. Freire bu modeli bizzat ezilenlerin özgürleşme pedagojisi adına eleştirmişti; trajik olan, Bora’nın sol liberal entelektüel geleneğiyle kurduğu ilişkinin tam da bu eleştirinin hedef aldığı modeli restore etmesidir.

Son olarak bu pedagojik ilişkinin dili nasıl işler? Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramı[6] Cohen-Becker-Freire zincirinin vardığı noktayı dil düzeyinde tamamlar. Sembolik şiddet, bedensel değil; dil, sınıflandırma ve meşrulaştırma pratikleri aracılığıyla işleyen bir iktidar biçimidir. Bora’nın “eleştiri”, “tenkit”, “kritik” kelimelerinin kökenlerine inerek yaptığı etimolojik gösteri, kültürel sermayenin tam da Bourdieu’nün tarif ettiği biçimde kullanımına örnektir: okuyucuyu aydınlatmaktan çok, onları kendi kavramsal çerçevesi içinde sistematik olarak kaybettirmek. Halkın “beylik sözlerini” yetersiz ilan eden bu dil, kamusal konuşma pratiğini söylem alanından dışlar. Ve kaybedilen kişi buna itiraz ettiğinde, bu itiraz elbette yeni bir “fobi”nin kanıtı sayılır. Söylemin bu kendini doğrulayan döngüsü aslında dört kavramın ortak bulgusudur: Cohen’in panik anlatısı, Becker’in ahlâk girişimcisi, Freire’nin bankacı öğretmeni ve Bourdieu’nün sembolik şiddeti -hepsi aynı otoriter öznelliğin farklı yüzlerini tarif eder.

Bora’nın yazısındaki şikâyet dilini ele alalım: “Hocam, sahiden bu kitabı okumamız mı gerek?” diyen öğrenci figürü. Bu figür üzerinden kurulan anlatı, aslında entelektüelin kendi bilgi edinme biçimini cilt devirmek, kaynak taramak, dipnotlara bakmak tek meşru öğrenme yolu olarak kutsallaştırmasıdır. Halkın ‘neden’ öğrenmediği değil, ‘neden benim istediğim gibi’ öğrenmediği sorusu sorulmaktadır. Bu, demokratik bir diyaloğun değil; pedagojik bir terbiyenin dilidir.

Bora’nın makalesindeki belki de en çarpıcı moment, “eleştiri”, “tenkit” ve “kritik” kelimelerinin kökenlerine inerek yaptığı etimolojik gösteridir. Bu teknik bilgi gösterisi ilk bakışta entelektüel bir zenginlik gibi görünür. Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramıyla okunduğunda, yazarın etimolojik gösterileri okuyucuyu aydınlatmaktan çok kültürel sermayesini tescilleme amacına hizmet etmektedir.

Sembolik şiddet, beden üzerinde uygulanan değil; dil, sınıflandırma ve meşrulaştırma pratikleri aracılığıyla işleyen bir iktidar biçimidir. Halkın “beylik sözlerini” ya da “ezberlerini” aşağılayan bir dil, kitlelerin kamusal alanda kullandığı pratik konuşma biçimini “yetersiz” ilan ederek onları söylem alanından dışlar. Bu durum, entelektüelin kavramsal çerçevesi içinde kasıtlı olarak kaybettirilmesi anlamına gelir. Kaybedilen kişinin buna itiraz etmesi ise elbette yeni bir “fobi”nin kanıtı sayılır. Söylemin bu kendini doğrulayan döngüsü, eleştiriye kapalı ideolojik sistemlerin ortak özelliğidir. Sosyalistler, sunulan bilgiyi kabul ederse “aydınlanmış”, reddederse “fobik” sayılır. Ortada gerçek bir kazanma ihtimali bırakılmamıştır. Bilgi yalnızca kütüphanelerin tozlu raflarında, dipnotlarda ya da etimolojik zincirlerde yaşamaz. Bilgi, sokağın aklında, hayatta kalma pratiklerinde ve deneyimin birikiminde de vardır.

Sol kamuoyuna yöneltilen ‘sofofobi’ suçlaması, muhatabını anlamaya çalışan entelektüel bir merakın değil kendi dogmasını tek meşru akıl sayan elitist bir kibrin patolojik dışavurumudur.

 

Dipnotlar

[1]: Tanıl Bora, “Öğrenme Korkusu”, Birikim: Sosyalist Kültür Dergisi (İstanbul), 04 Mart 2026.
[2]: Ömer Laçiner, “Yeni Bir Dönemin Eşiğinde”, Birikim: Sosyalist Kültür Dergisi (İstanbul), Ekim 2010.
[3]: Stanley Cohen, Folk Devils and Moral Panics: The creation of the Mods and Rockers (Routledge Classics, 2011).
[4]: Howard S. Becker, Outsiders: Studies in the Sociology of Deviance (The Free Press, 1966).
[5]: Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev. Dilek Hattatoğlu (Ayrıntı Yayınları, 1991).
[6]: Pierre Bourdieu, Language and Symbolic Power (Polity Press, 1991).

Related Posts