İshak Muhaciroğlu
Prometheus’un ateşi bir kez daha çalındı! Ama bu sefer tanrılar değil, bizzat insanın kendi yarattığı yeni putlar tarafından çalındı. Zincirler demirden dövülmedi rengârenk bayraklardan, kimlik etiketlerinden ve “tanınma” sloganlarından örüldü. Ateş, artık insanlığın ortak karanlığını yırtacak büyük bir alev olmaktan çıktı. Daracık gettoların içinde, her biri kendi küçük ocağında tek başına yanıp sönmeye, kendi sınırları içinde kutsanmaya mahkûm edildi. Her getto kendi ateşini “özgürlük” diye adlandırıyor, kendi zincirini “kurtuluş” diye kutsuyor. Kadın gettosu, ırk gettosu, cinsiyet gettosu, etnik gettosu… Her biri kendi mağarasının duvarına yansıyan gölgelere tapıyor. Oysa asıl ateş emeğin evrensel isyanı, sınıfsal kolektivitenin kızıl koru karanlıkta unutuluyor, sistematik olarak görünmez kılınıyor. Sosyalist siyasetin son yarım yüzyılı, işte bu büyük çalınışın, bu sessizce gerçekleştirilen büyük hırsızlığın tarihidir. Özgürleşme vaadiyle yola çıkan bir çerçeve, adım adım başka türden bir esarete, daha sinsi ve daha içselleştirilmiş bir köleliğe dönüştü. Sınıf, bir zamanlar tarih sahnesinin merkezindeki o devasa özne, şimdi kimliklerin gürültüsü arasında yavaş yavaş siliniyor sesi kısılıyor, varlığı atomize ediliyor.
Sosyalist siyasetin son yarım yüzyılına bakıldığında, özgürleştirici projenin devrimci öznesinin kim olduğu sorusunun kasıtlı bir muğlaklığa itildiği görülür. Sınıf ile kimlik arasına çekilen yapay set, salt teorik bir tercih değil emeğin siyasal alandaki kolektif varlığını ve örgütlü mücadele kapasitesini kökünden zayıflatan stratejik bir müdahaledir. Bugün temel sorun, “Sınıf mı, kimlik mi?” ikilemi üzerinden bir taraf seçmek değildir zira bu ikili, meseleyi yanlış bir zemine eksenlemektedir. Asıl mesele, kimliklerin varlığından ziyade, bu kimliklerin sınıf zemininden koparılarak liberal sistemin yedek gücü haline getirilip getirilmediğidir.
Buradaki temel mesele, bireyin sınıfsal kolektivite içindeki eylem kapasitesinin nasıl felç edildiğidir. Sınıf siyasetinin önündeki asıl engel kimliklerin mevcudiyeti değil, bu kimliklerin sınıfsal köklerinden koparılarak otonom birer siyasi özne katına yükseltilmesidir. Bu kopuş kuşkusuz rastlantısal değil aksine, kapitalizmin ideolojik aygıtlarınca üretilen yapısal bir yanlış bilinç biçimidir. Nihai hedef ise bellidir: Sınıf bilincini atomize ederek sistemi tehdit edecek ortak zemini bütünüyle dağıtmak.
Siyasi literatürde “kimlik”, “etniklik” ve “kimlik grupları” gibi mefhumların 1960’lar sonrasında baskın hale gelmesi, rastlantısal bir terminoloji değişikliği olarak okunamaz. Sınıfsal antagonizmanın siyaset sahnesinden sistematik olarak tasfiye edilişinin bir sonucudur. İşçilerin salt ‘çalışanlar’ olmaktan sıyrılıp kolektif bir iradeyle kendilerini tarihsel bir güç, yani ‘proletarya’ olarak inşa ettikleri 19. yüzyıl ikliminde kimlik olgusu siyasetin değil, ancak bireysel duyumsamanın bir parçasıydı. Ne var ki, sınıf partilerinin zayıfladığı ve toplumsal yapının atomize olduğu 20. yüzyıl sonu kültürel kırılmasında bu tablo tersine döndü. Eskinin o ikincil psikolojik aidiyetleri, sınıfsal zeminden kopartılarak yapay birer siyasal özne mertebesine yükseltildi. Bu değişim, rastlantısal bir terminoloji kayması değil; sınıf bilincini parçalamayı hedefleyen yapısal bir yanlış bilincin görünümüydü. Burada karşımıza çıkan esaslı paradoks şudur: Bireye “özgür bir tercih” gibi sunulan kimliksel aidiyet, aslında emeğin örgütlü gücünün dağıtıldığı o büyük boşlukta, öznenin başka hiçbir sığınak bulamamasına dayanan bir zorunluluk kurgusudur. Dolayısıyla kimlik grupları, tarih dışı ve sabit yapılar değil sınıf temelli siyasetin geriletildiği bir konjonktürün ürünleridir. Buradan hareketle, kimliğin siyasi işlevini bu tarihsel bağlamdan koparmak, sınıf mücadelesini tikel kompartımanlara indirgemek anlamına gelecektir.
Solun teorik zemininde yaşanan esaslı kırılma, sınıf mücadelesinin analitik merkezden tasfiye edilerek yerini söylem ve kimlik dolayımıyla kurulan parçalı bir öznelliğe bırakmasıdır. Farklılık üzerindeki bu aşırı ısrar, toplumsal bütünü kavramayı imkânsızlaştıran bir teorik atomizasyon yaratmaktadır. Ortak bir sınıfsal zeminden yoksun, birbirine eklemlenemeyen tikel özgürleşme projeleri, nihayetinde kolektif bir iradenin inşasını engellemektedir. Bu çerçevede kimlik talepleri, yapısal bir mantıktan azade kalarak parçalanmakta ve her grup kendi özgürlüğünü bütünden kopuk bir getto siyaseti içinde aramaktadır. Asıl sorun kimlik kategorilerinin varlığı değil, bu kategorilerin sınıf ilişkilerinden kopartılarak “ideolojik olarak özerkleştirilmesi”dir. Irk, cinsiyet ve etnik köken temelli baskılar şüphesiz gerçektir ancak bu baskılar sermayenin yarattığı sınıfsal hiyerarşiden koparıldığında, hem baskının gerçek kaynağı olan kapitalizm gizlenmiş olur hem de bu baskılara karşı yürütülecek mücadelenin birleştirici zemini tahrip edilir. Kurtuluş, tikel kimliklerin parçalı taleplerinde değil bu kimliklerin ancak içinde anlam kazanabileceği sınıfsal bütünlüğün kapitalist sisteme karşı topyekûn taarruzundadır.
Bu noktada karşımıza çıkan “yanlış bilinç”, işçi sınıfının nesnel gerçekliğini kavramasını engelleyen ve toplumsal bütünselliği parçalı kimlikler üzerinden karartan ideolojik bir sis perdesidir. Kimlik siyasetini mutlaklaştırıp bir özne mertebesine yükselttiğinizde, o kimliğin çatısı altındaki uzlaşmaz sınıfsal antagonizmayı kasten örtbas etmiş olursunuz. Kimlik temelli bu “sahte bütünlük” kurgusu burjuva kadını ile proleter kadını, göçmen işçi ile göçmen yöneticiyi/patronu aynı potada eritme illüzyonuna dayanır. Oysa bu eritme işlemi, ezilen sınıfların kendi nesnel çıkarlarını görmesini engelleyen ideolojik bir körleşmedir. Kimlik grupları içindeki sınıfsal çıkar çatışmalarını silikleştiren her hamle, nihayetinde emekçi sınıfın devrimci enerjisini sistem içi bir temsil kavgasına zimmetleyerek egemen sınıfların tahakkümünü tahkim eder.

Öte yandan, bu parçalanma yalnızca felsefi bir hata değil, aynı zamanda maddi bir sürecin doğrudan ürünüdür. Sermaye birikim rejimleri, kimlik temelli pazarlar oluşturarak, temsil söylemlerini kurumsal yapılara entegre ederek ve çeşitlilik söylemini şirket yönetiminin bir aracına dönüştürerek bu parçalanmayı sürekli besler. “Kapsayıcı kapitalizm” söylemi de tam olarak bu işlevi yerine getirir: Kimlik taleplerini görünür kılarak, sınıfsal talepleri ise askıya alır.
Kimlik siyasetinin dayandığı çoğulculuk iddiası, pratikte tekçiliğe dönüşür. “Sen bir kadınsın” ya da “Sen bir göçmensin, senin siyasetini bu belirler” önermesi, bireyin ekonomik ve tarihsel konumunu geri plana iter. Bu önerme bir özgürleşme söylemi olarak sunulurken, çelişkili biçimde bireyi tek bir kimliğin dar koridoruna mahkûm eder. Özgürleşme iddiasıyla kurulan bu çerçeve, sonuçta başka bir tür zincirin içselleştirilmesine dönüşür. İdeolojinin ve siyasetin özerkleştirilmesi, yalnızca teorik bir hata değil sınıf mücadelesi açısından pratik bir felakettir. İdeoloji özerk hale geldiğinde sınıf görünmezleşir sınıf görünmezleştiğinde ise emekçinin kendi konumuna dair gerçekçi bir analiz yapması büyük ölçüde imkânsızlaşır.
Solun tarihsel hegemonyası neşet ettiği kaynak neresidir? Dağınık kimlik fragmanlarının basit bir aritmetik toplamı mı, yoksa tüm bu tikellikleri kesen evrenselci bir sınıf perspektifi mi? Kuşkusuz sol, gücünü bu parçalı aidiyetlerin toplamından değil, onları bütünsel bir iradeye dönüştüren sınıf ekseninden almıştır. 1789’un yurttaşlık ufkundan 20. yüzyılın radikal işçi hareketlerine ve anti-emperyalist şahlanışlara kadar solun toplumsal koalisyon kurma kudreti; içe kapanık kimlik taleplerine değil, emeğin sömürüsünü kökten tasfiye edecek topyekûn bir özgürleşme vaadine dayanıyordu. Buradaki evrenselcilik soyut bir hümanizm değil; maddi üretim ilişkilerinin sert zemininde yükselen, mücadeleci bir sınıf enternasyonalizmiydi. Bu bakımdan; cinsiyet eşitliği, ırksal adalet veya ulusal egemenlik gibi talepler, ancak sermaye tahakkümüne karşı yürütülen bütüncül bir stratejinin organik hücreleri olduklarında devrimci bir mahiyet kazanırlar.
Mevcut teorik ve pratik kriz, tam da bu sınıfsal bağın koptuğu noktada somutlaşmaktadır: Sol, sınıf ekseninden kayıp bir “azınlıklar koalisyonuna” dönüştüğünde, toplumsal çoğunluğu örgütleme kabiliyetini de yitirmektedir. Zira parçalı kimliklerin toplamı, sınıfın kurucu birleştiriciliğinin yerini tutamaz aksine siyaseti egemen sınıfın “böl ve yönet” stratejisine açık hale getirir. Bu tespit bugün de geçerliliğini koruyor. Kimlik gruplarının her birinin kendi programını önceleyen bir sol, ortak bir siyasi anlam üretemez. Üstelik kimlik talepleri kendi başlarına bırakıldığında, kolaylıkla kapitalizmin müttefiki haline gelebilirler.
Türkiye’deki güncel siyasal söylemi kuşatan o parıltılı temsil ve tanınma talepleri yapısal bir dönüşümün değil, sömürü düzenine eklemlenmenin estetik bir aracı haline gelmiştir. “Kadın dostu” ödülleri toplayan holdingler ya da etnik kimliğiyle vitrine çıkarılan yöneticiler, sınıfsal güvencesizliği muhafaza ederken gerçek baskıları sönümlendirir. Bir holdingin kadın CEO’su ile o holdingin deposunda taşeron olarak öğütülen emekçi kadın arasındaki uzlaşmaz sınıfsal uçurumu, hiçbir “toplumsal cinsiyet” retoriği kapatamaz. Benzer şekilde, plazaların “kapsayıcılık” vaadi, kuryenin veya temizlik işçisinin mutlak yoksulluğunu sömürülmesini perdeleyen ideolojik bir makyajdır. Bu tablo, sermayenin kimlik gruplarını sisteme dâhil etme operasyonudur. Sınıf zemininden kopartılmış her “tanınma” hamlesi, emekçilerin devrimci öfkesini liberal bir ‘hak arama’ tiyatrosuna eklemleyen bir tuzak değil midir?
Dolayısıyla, kimlik politikası savunucularının Marx ve Engels’ten başlayıp Lenin’le ete kemiğe bürünen Marksist geleneği, toplumsalın çoklu baskı alanlarını görmezden gelen “ekonomist” bir darlığa hapsetme iddiaları, hiçbir tarihsel ve teorik gerçekliğe dayanmamaktadır. Bu çevreler, Marksizmin yalnızca ekonomik bir indirgemecilikten ibaret olduğunu öne sürerken açıkça hakikati tahrif etmektedirler. Oysa Marksist külliyat kadın sorunundan ulusal kurtuluş mücadelelerine, ırksal tahakkümden sömürgecilik karşıtlığına kadar tüm baskı biçimlerini, onları üreten sınıfsal zeminle diyalektik bir bağ içinde ele almıştır. Bu nedenle, “sınıf siyaseti kimlikleri dışlar” nakaratını tekrarlayanların, eleştiri oklarını yöneltmeden evvel hem kuramsal metinleri hem de devrimci pratiklerin tarihsel deneyimini çok daha dürüst ve dikkatli bir süzgeçten geçirmeleri şarttır. Zira Marksizm için mesele, baskıların çokluğunu kabul etmek değil bu baskıları sermaye birikim sürecinin bütünlüğünden kopararak etkisizleştiren liberal tuzağa düşmemektir.

