Münih’te ne yıkıldı?

Gündem Sayı 34 (Mart-Nisan 2026)

Emperyalist krizler kendiliğinden çözülmez. Tersine, kriz derinleştikçe fatura ezilen halklara çıkarılır. Emperyalist ülkeler arasındaki krizler daha fazla silah harcaması demek, daha az sağlık ve eğitim harcaması demektir. Daha fazla vekâlet savaşı demek, daha fazla Gazze, daha fazla Suriye demektir.

Behiç Oktay

Geçtiğimiz ay Münih’teki Bayerischer Hof Oteli’nde toplanan liderler, kendi düzenleri için “yıkım aşamasında” dediler. Emperyalizmin her yıl bir araya geldiği, silah sözleşmelerinin imzalandığı, arka odalarda savaşların planlandığı bu konferanstan “yıkım” sözcüğünün yükselmesi, önemli bir kırılma anına işaret ediyor. Peki kim kimi yıkıyor? Ve bu “yıkım” kimin için felaket, kimin için fırsat?

13-15 Şubat tarihlerinde, 120 ülkeden 450’nin üzerinde üst düzey yetkili ve 60’tan fazla devlet ve hükümet başkanı bu otelde toplandı. 62. Münih Güvenlik Konferansı, silah, savunma ve güvenlik endüstrisinin Davos’u olarak da kabul edilir. Bu tanımı ciddiye almak gerekiyor. Davos dünya ekonomisinin hizaya geldiği yerken, Münih ise dünyadaki savaşların gidişatı konusunda hizaya gelinen yerdir. 

ABD ne dedi?

Geçen yıl Münih kürsüsüne çıkan J.D. Vance, Avrupalı müttefiklerine küçük çocuk azarlar gibi çıkışmış, salonda derin bir rahatsızlık yaratmıştı. Bu yıl ABD adına konferansa katılan Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Avrupa’yı ABD’yi yalnız bırakmakla suçladı. Ton yumuşaktı, içerik aynıydı. Rubio, ABD’nin Avrupa’dan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi ve Avrupa’nın ABD’ye daha somut destek vermesi gerektiğini vurguladı. Rubio, ABD’nin artık tek taraflı güvenlik garantileri dönemi sona erdiğini ve Avrupa’nın savunma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini dile getirdi.

Bu dönüşümü yalnızca Trump’a bağlamak büyük bir yanılgıdır. Trump gidecek, bu yapı kalmaya devam edecek. Çünkü mesele bir liderlik tarzı değil; ABD kapitalizminin kendi iç sıkışmışlığıdır. Uzun yıllar boyunca kendi sermayesini “evrensel değerlerin koruyucusu” kisvesiyle pazarlayan ABD, artık bu kisveden kâr elde edemiyor. Bir diğer deyişle ABD, evrensel değerler şapkasını çıkardı ve kel göründü.

Avrupa ne dedi?

Almanya Başbakanı Merz, konferansın açılış konuşmasında aynı bozuk saatin günde iki kere doğruyu gösterdiği gibi nadir rastlanan bir dürüstlük sergiledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan kurallara dayalı uluslararası düzenin artık var olmadığını ilan etti. Merz, “Büyük güç siyaseti” geri döndü dedi. Bu tespitle birlikte Merz’in Avrupa için bir önerisi de vardı. Merz, Türkiye, Hindistan, Brezilya, Kanada ve Körfez ülkeleri Avrupa için yeni ortaklık formülünde kilit role sahip olacağını söyledi. Yani Batı, çöken hegemonyasının boşluğunu doldurmak için yeni müttefikler arayışına girdi. Türkiye de bu arayışın listesinde üst sıralarda yer alıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise kendi derdini çok daha açık biçimde masaya yatırdı. Avrupa’nın nükleer caydırıcılığı konusunda daha açık ve cesur bir tartışma yürütmesi gerektiğini söyledi. Bu cümlenin arkasında şu gerçek yatıyor: Avrupa, ABD’nin nükleer şemsiyesine olan bağımlılığını sorguluyor. Macron bunu “stratejik özerklik” diye adlandırıyor. Ancak işin doğrusu şu ki, AB emperyalizmi, kendi savaş kapasitesini ve silah sanayiinin kâr alanını genişletmek istiyor. Bu çok açık bir biçimde bir barış çağrısı değil yeni bir silahlanma hamlesinin işaretidir.

AB’nin genel tablosu, söylemler ile çaresizlik arasında sıkışmış bir görüntü çiziyor. AB liderleri somut bir dayanaktan yoksun biçimde Ukrayna’yı desteklemeye devam ediyor. Soğuk Savaş’tan bu yana ABD’nin stratejik gölgesinde büyüyen Avrupa, o gölge daraldığında ne yapacağını bilmiyor. Bu açıdan AB, doğrudan ABD’ye bağlı olmanın sıkıntılarını yaşıyor. Bu da iki güçlü kutup arasındaki sürtüşmeleri artırıyor.

Küreselleşme bitti mi?

1990’lı yılların “tarih bitti” sarhoşluğunu hatırlayanlar için Münih 2026 oldukça sarsıcı bir andır. Sovyetler çözüldü ve artık serbest ticaret, açık pazarlar ve Amerikan önderliğinde huzur bulunacaktı Bugün ise aynı vaadin mimarları, kendi yarattıkları düzeni “yıkım aşamasında” olarak tanımlıyor.

Ama tam olarak “küreselleşme bitti” demek yanıltıcı olur. Sermayenin uluslararasılaşması durmadı, biçim değiştirdi. 1990’lardaki bütün ülkelerin uluslararası ticarete dahil olması ve pazarlarının açılması stratejisinin yerini artık güvenilir tedarik zincirleri kurmak ve teknolojik egemenlik söylemi aldı. Bu, küreselleşmeden kopuş değil; emperyalist rekabetin yeni aşamasıdır. Bu yeni aşamaya geçişte de uzun süredir gündemde olan küreselciler-korumacılar, liberaller-milliyetçiler gibi ayrımların sivrilmesine yol açıyor. Bu da liberal dünya düzeninin kurumları olan BM ve Dünya Ticaret Örgütü gibi çok taraflı kurumları işlevsizleşiyor. Bunların yerini ise yerini doğrudan ekonomik yaptırımlar ve savaş tehditleri alıyor.

Bu dönüşüme somut bir isim koymak gerekirse bu ticaretin silahlaştırılmasıdır. Genel adıyla ticaret savaşları. Gümrük duvarları artık yalnızca ekonomik araçlar değil; jeopolitik baskı mekanizmaları haline geldi. Yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ altyapısı ve enerji güzergahları bugün güvenlik başlığı altında yönetiliyor. Bu yeni emperyalist rekabet biçimi, dünyayı hem artan savunma harcamaları hem de teknolojik bağımlılığın içine doğru sürüklüyor.

ABD’nin Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro’yu evinden kaçırması, İran’a yönelik işgal tehdidi, Küba’ya yönelik uygulanan keyfi abluka, uluslararası hukukun güçlünün elinde bir oyuncak olduğunu artık bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Yeni dünya düzeni denen şey, aslında kuralların açıkça çiğnendiği bir düzensizlik durumudur.

Türkiye Bu Denklemin Neresinde?

Münih’te Türkiye çoğunlukla “dengeleyici aktör” olarak anıldı; kurucu bir güvenlik mimarisi ortağı olarak değil. Bu ayrım önemlidir. “Dengeleyici aktör” olmak, kendi bağımsız stratejik hattını çizmek değil; büyük güçler arasındaki gerilimden fayda sağlayacak biçimde konumlanmak demektir. Türkiye’nin bu konumu, gerçek bir bağımsızlık mı, yoksa emperyalist pazarlıkta daha iyi bir fiyat arayışı mı?

Konferansa katılan MİT Başkanı İbrahim Kalın, Gazze, İran, Suriye ve Kuzey Afrika konularında üst düzey görüşmeler yaptı; terörle mücadele, göç ve siber güvenlik de gündemindeydi. Almanya Başbakanı Merz ise Türkiye’yi yeni ortaklık formülünün kilit ülkeleri arasında saydı. Bu ilgi birbiriyle bağlantılıdır: Batı, çözülmekte olan hegemonyanın yarattığı boşlukları doldurmak için Türkiye’nin hem coğrafi konumuna hem de diplomatik kapasitesine ihtiyaç duyuyor.

Türkiye bir NATO üyesidir. İncirlik’te ABD nükleer silahları bulunmaktadır. Ülke ekonomisi, Batı finans sistemleriyle derin bir eklemlenme içindedir. Dengeleyici aktör söylemi bu açıdan boşa düşen bir iddiadır. Türkiye açıktan bir taraftır. Ancak emperyalizm Türkiye’yi sanki bir arabulucu ülke konumuna yerleştirerek NATO’nun hedefindeki ülkeler ile pazarlık yürütebilmek için bir aracı olarak kullanmak niyetindedir. Yoksa dengeleyici aktör olan bir ülkede neden yeni bir NATO kolordusu kurulma ihtiyacı olsun ki?

Krizin İki Yüzü

Münih 2026, emperyalizm açısından belirsizliklerin sürdüğünü gösterdi. Emperyalist ülke ve kurumların birbirlerine söylem düzeyinde kararlılık, pratik düzeyde ise ihtiyatlı olduğu bir dönemdeyiz. ABD ile Avrupa arasındaki güven sorgulanıyor ama henüz net bir kopuş istenmiyor. Emperyalistler krizin farkında ama aynı zamanda onu aşma kapasitesinden de yoksun. 

Ama yanılmamak gerekiyor: Emperyalist krizler kendiliğinden çözülmez. Tersine, kriz derinleştikçe fatura ezilen halklara çıkarılır. Emperyalist ülkeler arasındaki krizler daha fazla silah harcaması demek, daha az sağlık ve eğitim harcaması demektir. Daha fazla vekâlet savaşı demek, daha fazla Gazze, daha fazla Suriye demektir. 

Ancak emperyalizmin krizleri, alternatifi olan sosyalizm için de önemli bir çıkış noktasıdır. Bu tip krizler önemli fırsatlar yaratmaktadır. Tarih, her iki dünya savaşında da bunu gösterdi. Yeter ki bunu gerçekleştirebilecek güçlü bir irade olsun. Ve “yıkım aşamasında” olan emperyalizm olsun.

Related Posts