Ulaş Karadağ
I
Sınıf siyaseti ile ilgili bir yazıya, sınıf siyasetinin tarihselliğine ilişkin şu iki önermeyle başlamak gerek.
(1) Sınıf siyaseti, toplumların tarihi sınıf mücadelesinin tarihi olduğu sürece var olacaktır.
(2) Sınıf siyaseti tarih sahnesinde geriye çekilmiş gibi görünüyorsa eğer; bu, sınıf kavramının eskidiğini değil, sermaye sınıfının sınıf siyasetini (kuşkusuz sahip olduğu silahlar sayesinde) çok iyi yaptığını gösterir. Bir başka deyişle, sınıf siyasetinin görünürdeki düşüşü ve başka siyaset biçimlerinin yükselişi, dünyamızı halâ sınıf siyasetinin şekillendirdiğinden başka bir anlama gelmez. Bu husus en çok da geçtiğimiz elli-altmış yıl için geçerlidir.
O halde, sınıf siyasetine ilişkin sorun tümüyle sınıf mücadelesiyle ilişkilidir. Sınıf mücadelesinin sermaye diktatörlüğü lehine bastırılmasının ya da geriletilmesinin gölge olgusu daima ezilenlere başka türlü siyaset biçimlerinin dayatılması olmuştur. Sermaye diktatörlüğünün ne ölçüde güleryüzlü olduğu, sınıf-dışlayıcı siyasetin (bu kavramdan kastım bir sınıfın değil, sınıfsallığın siyasetten dışlanmasıdır) içeriğini, biçimini, dolayısıyla da çeşitliliğini belirler. Kimi ülkelerde kimlik siyaseti sınıf-dışlayıcı siyasetin temel formu haline gelir; kimi ülkelerde insanlara bu bile nasip olmaz. Kimi ülkelerde ise kimlik siyasetinin sınıf-dışlayıcı niteliğini dönüştürmek isteyenler, kimliğin sınıftan azade olmadığını, hatta kimlik açısından dahi sınıfın belirleyici olduğunu iddia edenler çıkar; ancak bunlar ne yazık ki eski, demode solculuğun ezberlerini terk edememiş insanlardır.
II
Bu ezberlerden biri çok yakın zamana kadar emperyalizmdi. Trump yönetimi Maduro’yu akıl almaz bir biçimde kaçırmadan henüz üç dört ay önce bile emperyalizm kavramının neden günümüzde olanları açıklayamayacağını ileri süren bir yazı gördüğümü hatırlıyorum. Şimdi, ABD-İran Savaşı’yla, sıranın Küba’da olduğu açıklamalarıyla ortaya çıkan şey emperyalizm kavramının güncelliği kadar sınıf siyasetinin de güncelliğidir.
Emperyalizmin, yalnızca uluslararası bir güç rekabeti, bir tür hegemonya kurma olgusu olarak değil; sınıf siyasetinin küresel ölçekteki yeniden örgütlenişi olarak kavranması gerektiğini söyleyenlere kulak vermek gerek. Çünkü emperyalizm eninde sonunda, kapitalist üretim tarzının sürekliliğine gönderme yapan bir sınıf ilişkisidir. Söz gelimi, Prabhat Patnaik’ın belirttiği üzere, kapitalizmin genişlemesi yalnızca yeni pazarların bulunmasını değil, aynı zamanda sistemin istikrarını sağlayacak biçimde dünya ölçeğinde emek gelirlerinin baskılanmasını gerektirir; bu da özellikle çevre ülkelerde çalışan sınıfların gelirlerinin sistematik olarak düşürülmesi yoluyla gerçekleşir. Dolayısıyla emperyalizm, sadece bir dış politika tercihi değil, sermayenin sınıf mücadelesini küresel ölçekte kendi lehine düzenleme biçimidir. Benzer bir vurguyu dünya sistemi ya da bağımlılık okulu kuramcılarında görmek mümkündür: Kapitalist dünya sistemi, artı-değerin sistematik olarak çevreden merkeze aktarılması üzerine kuruludur ve bu aktarım eşitsiz değişim mekanizmaları aracılığıyla süreklilik kazanır. Bu nedenle emperyalizmin dünya ölçeğinde işleyen bir değer transferi rejimi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Bu çerçeveden bakıldığında, sınıf-dışlayıcı siyaset biçimlerinin en önemlisi olarak kimlik siyasetinin geçmişteki yükselişi ile emperyalizmin görünmezleşmesi arasında rastlantısal olmayan bir ilişki bulunduğunu fark etmek işten bile değil. Çünkü sınıf-dışlayıcı siyaset biçimleri, kapitalist tahakküm ve sömürünün zorunluluklarını hedef almak yerine, çoğu zaman bunlarla uyumlu, hatta bu zorunluluklar tarafından soğurulabilen talepler üretir. Bu durum sınıf çelişkisinin ortadan kalktığını değil, daha güçlü bir biçimde yeniden üretildiğini gösterir ki bu aynı zamanda sınıf mücadelesinin, yukarıda değinildiği gibi, ideolojik ve baskıcı aygıtlar eliyle bastırıldığına işaret eder. Samir Amin, bu durumun, merkez ülkelerdeki solun “Avrupamerkezci” bir daralmaya sürüklenmesiyle bağlantılı olduğunu da vurgulamaktadır. Kimlik siyaseti, işte bu Avrupamerkezci daralmanın motoru olmuştur.
O halde bir ara sonuç olarak şu söylenebilir: Emperyalizmin güncelliği ile sınıf siyasetinin güncelliği birbirinden ayrılamaz. Emperyalizmin reddi sınıf siyasetinin reddi anlamına gelir.
III
Sınıf siyasetine ilişkin bir başka önemli konu, işçi sınıfının kapitalist toplumlarda benzersiz bir konuma sahip olmasıdır (bkz. Chibber, 2017). Çalışanların üretim sürecinin merkezinde yer almaları, onlara yalnızca sömürülen bir sınıf olma niteliği vermez, aynı zamanda üretimi durdurabilme ve sistem üzerinde maddi bir baskı kurabilme kapasitesi kazandırır. Bu, işçi sınıfını diğer toplumsal gruplardan ayıran temel özelliktir. Kimlik temelli hareketler belirli eşitsizlik biçimlerini görünür kılabilir; ancak üretim sürecine doğrudan müdahale etme kapasitesine sahip olmadıkları ölçüde sistem üzerinde dönüştürücü bir baskı kurmakta sınırlı kalır. Bu nedenle sınıf siyaseti, yalnızca daha kapsayıcı olduğu için değil, aynı zamanda daha etkili olduğu için de hassas bir konuma sahiptir.
Dahası, işçi sınıfının çıkarları kapitalizmin işleyiş mantığıyla doğrudan çatışma halindedir. Ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal hakların genişletilmesi gibi talepler, sermaye birikim sürecinin sınırlarına çarpar. Bu durum, sınıf mücadelesini kaçınılmaz kılar ve sınıf çelişkisini sınıf-dışlayıcı siyaset biçimlerinden farklı olarak siyasetin göbeğine yerleştirir. Sınıf siyaseti, kapitalist toplumsal düzenin yeniden üretimine doğrudan müdahale etmeyi amaçlayan bir mücadele biçimine ilişkindir.
IV
Sınıf siyasetinin parlamentarizm ve parlamento dışı muhalefetle ilgisine gelince…Sınıf-dışlayıcı siyasetlerin yükselişi, bu siyasetlerin sınıf siyasetine kıyasla çok daha rahat temsil imkanı buldukları parlamentoların işlevsizleşmesi olgusuyla son kırk-elli yılda paralel ilerlemiştir. Bu durumda sınıf siyaseti ile parlamento dışı muhalefet arasında özgün bir ilişki ortaya çıkar.
Johannes Agnoli’yi takip ederek bu ilişkiye dair birkaç hususun altını çizmek mümkün: Parlamenter demokrasi sosyalist düşüncenin önemli bir bölümü tarafından yalnızca bir temsil mekanizması olarak değil, sınıf mücadelesini soğuran ve etkisizleştiren bir siyasal biçim olarak analiz edilir. Bu açıdan, parlamenter sistemlerin tarihsel işlevinin işçi sınıfı hareketlerini radikal potansiyellerinden arındırmak olduğu ileri sürülür. Parlamenterleşme süreci, başlangıçta sistem dışı olan muhalefetin kurumsal yapılar içine çekilmesi ve böylece sistemle uyumlu hale getirilmesi anlamına gelir. Ancak, Agnoli’nin de belirttiği gibi, bu durum sınıf siyasetinin ortadan kalktığını değil, onun etkisiz bir temsil biçimine dönüştürüldüğünü gösterir. İşçi sınıfı partileri parlamenter sisteme entegre oldukça sınıf siyaseti bir mücadele siyaseti olmaktan çıkarak uzlaşma ve temsil mekanizmaları içinde erir. Bu süreçte muhalefet, sistem karşıtı değil, sistem içi rol üstlenir. Dolayısıyla parlamenter siyaset, görünürde çoğulculuğu temsil ederken, gerçekte sınıf çatışmasının siyasal alanını mümkün olduğunca sınırlar.
Bu durum, sınıf siyaseti ile parlamento dışı muhalefet arasındaki ilişkinin neden kurucu olduğunu açıklamaktadır. Eğer parlamenter alan sınıf antagonizmasını nötralize eden bir işlev görüyorsa, sınıf siyasetinin radikal ve dönüştürücü potansiyeli ancak parlamento dışı mücadele biçimlerinde ortaya çıkabilir. Agnoli’nin özellikle öğrenci hareketleri ve işçi eylemleri üzerine yaptığı değerlendirmelerde vurguladığı üzere, sistemin gerçek kriz anları parlamenter alanın dışında gelişen kolektif eylemlerle görünür hale gelir.
Parlamenter siyasetin sınıf mücadelesini temsil etme kapasitesi yapısal olarak sınırlıdır. Günümüzde siyasetin artık parlamentolarda yapılamaz hale gelmesi, sınıf-dışlayıcı siyaset biçimlerinin çöküşünün ve sınıfsız siyasetin bizleri nereye sürüklediğinin önemli bir ifadesi olarak karşımıza çıkar.
V
Kimlik siyasetinin neoliberalizmle ilişkisi bu bakımdan bir başka önemli konudur. Kimlik siyasetinin temel kavramı (kültürel) tanınmadır. Ne var ki tanınma temelli yaklaşımlar kapitalizmin evrenselleştirici dinamiklerini yeterince kavrayamaz. Dahası, kimlik siyasetinin bu sınırlılığı ve tanınma taleplerinin öne çıkması, ekonomik eşitsizliklerin siyasal gündemden dışlanmasına yol açarak (bkz. Fraser, 1995) neoliberalizmin ideolojik hegemonya kurmasını kolaylaştırmıştır. Benzer biçimde Adolph Reed Jr., kimlik siyasetinin neoliberal elitlerle uyumlu bir söylem ürettiğini savunur. Reed’e göre kimlik siyaseti, eşitsizlikleri yapısal düzeyde hedef almak yerine, kendisini temsil ve çeşitlilik politikalarıyla sınırlandırır. Kimlik temelli hareketler çoğu zaman dar taleplerle sınırlı kalır ve sistemik dönüşüm üretmekte zorlanır.
Söz gelimi, ABD’de 1960’lardan sonra gelişen sivil haklar mücadelesi önemli kazanımlar elde etmiş olsa da sonraki dönemde kimlik temelli siyasetin kurumsallaşması ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi karşısında bütünüyle çaresiz kalmıştır. Reed, bu durumu temsiliyetin maddi eşitliğin yerini alması olarak tanımlar. Örneğin, siyah elitlerin siyasal ve kurumsal temsili artarken, siyahların geneli bakımından gelir eşitsizliği ve yoksulluk oranları da artmıştır.
Ayrıca, neoliberal çokkültürlülük olgusu kimlik siyasetiyle bir hayli uyumludur. Neoliberal dönemde büyük şirketler ve devlet kurumlarının, çeşitlilik (diversity) ve kapsayıcılık politikalarını benimsediği yaygın olarak bilinmektedir. Bu göstermelik stratejiler, David Harvey’in de altını çizdiği gibi, neoliberalizmin, kimlik siyasetini sistemle uyumlu hale getirdiğini gösterir. Şirketlerin yönetim kadrolarında çeşitlilik artarken, işçi sınıfının genel koşulları kötüleşmeye devam etmiştir.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak değinmek istediğim son bir husus var. O da sosyal demokrasinin çöküşü. Dünyanın önemli bir bölümünde sosyal demokrat partilerin sınıf siyasetinden uzaklaşarak kimlik ve kültürel sorunları merkeze alması, işçi sınıfının sağ popülist hareketlere yönelmesine epey katkıda bulundu ve bu, kapitalizmin yoksullaştırıcı krizleri karşısında halkın sınıf temelli bir alternatif bulamamasına neden oldu. Dolayısıyla, sınıf-dışlayıcı siyaset biçimleri, son tahlilde, temsil krizini dünya ölçeğinde derinleştirdi.
VI
Sonuç olarak, sınıf siyasetinin kademeli yükselişi, sınıf-dışlayıcı siyasetin bu açmazlarından kaynaklanmaktadır. Sınıf siyasetinin geçmiş yıllardaki gerilemesi, hiçbir zaman onun maddi temelinin ortadan kalktığı anlamına gelmedi. Sermaye diktatörlüğü ve emperyalizm olduğu sürece, sınıfsallık, yalnızca soyut/bilimsel/akademik bir kategori değil, dönüştürücü bir pratik olarak yaşamımızda var olacaktır. Dahası, sınıf-dışlayıcı siyasetin (özellikle de) neoliberal dönemde kazandığı hegemonik konum, bu gerçeği hatırlamayı -halâ- acil bir görev olarak karşımıza çıkarmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
AGNOLI, J. (2014). Theses on the transformation of democracy and on the extra‑parliamentary opposition. Viewpoint Magazine. https://viewpointmag.com/2014/10/12/theses-on-the-transformation-of-democracy-and-on-the-extra-parliamentary-opposition/
AMIN, S. (2018). Küreselleşmiş değer yasası; Kıyısı olmayan Marx (Fikret Başkaya, Çev.). Yordam Kitap.
CHIBBER, V. (2017). Neden işçi sınıfı? (Ulaş Karadağ, Çev.) ViraVerita. https://viraverita.com/neden-isci-sinifi/
FRASER, N. (1995). From redistribution to recognition? Dilemmas of justice in a “post‑socialist” age. New Left Review, 212, 68–93.
HARVEY, D. (2015). Neoliberalizmin kısa tarihi (Aylin Onacak, Çev.). Sel Yayıncılık.
MARX, K. (2011). Kapital: Birinci cilt (Mehmet Selik & Nail Satlıgan, Çev.). Yordam Kitap.
PANITCH, L. ve S. GINDIN. (2012). The making of global capitalism. Verso.
PATNAIK, P. (2016). Capital and imperialism: Theory, history, and the present. Monthly Review Press.
REED Jr., A. L. (2013). Class notes: Posing as politics and other thoughts on the American scene. The New Press.

