Ali İhsan
Cumhuriyetin inşa süreci bir bağımsız bir ulus-devlet kurulması aşamasıydı. Burada atılan pek çok adım iktidarın önündeki acil krizleri kimi zaman pragmatik bir biçimde çözme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Kuruluş döneminin ideolojik birikiminin Avrupa ve Çarlık Rusya kökenli miraslarının varlığına rağmen ideolojik tercih konusunda katı bir tutuma sahip olmanın imkânı yaratılamamıştır. Cumhuriyete ideoloji arayışları 1930’larda farklı yorumların ortaya çıkması ile sonuçlanmış ve devletin hareket ettiği noktalar varılmak istenen hedeften daha belirgin olarak kalmıştır. Bu nedenle Kemalizm üzerine ideolojik bir tartışma yapabilmenin imkânı Soğuk Savaş dönemi itibariyle daha mümkündür. Kemalizm’in kurucu niteliğinin ideolojik biçimler alması için 1945 sonrasına odaklanmak gerekecektir. Bu noktada da “resmi ideoloji” adı verilen ve post-Kemalist cenah açısından ülkeyi 1923’ten beri yönettiği düşünülen bir fikrin yeniden sorgulamaya açılması gerekmektedir. Soğuk Savaş ile beraber “komünizmle mücadele”yi gerçek resmî ideoloji haline getiren karar alıcıların inşa ettiği sağ Kemalizm’i bu bağlamda masaya yatırmak gerekir.
Mustafa Kemal’in “komünizmle mücadele” süreci içine dahil edilmesi tarihsel olarak epey zorlama bir yorum. Çünkü Atatürk dönemi Türk dış politikasının belkemiği “denge politikası”dır. Bu da Türkiye’nin mevcut güç merkezlerine kendisini doğrudan eklemlenmemesi ile sonuçlanmıştır. Dış politikadaki bu tutum oldukça pragmatik olmakla beraber bu yaklaşım sürekli olarak “komünizmle mücadele” meselesine bir kılıf olarak sunulmaktadır. Bu tartışma yürütülürken yapılan en sık hata Türk-Sovyet ilişkilerindeki gerginliğe sürekli olarak bir ideolojik gerekçe aranmasıdır. Buna göre Mustafa Kemal zaten “komünist olmadığı” ve hatta “komünizme karşı” olduğu için SSCB’ye karşı pozisyon almak normalleştiği için ABD ve NATO üyeliği Cumhuriyet açısından bir sorun teşkil etmemektedir.
Bu mesele “Mustafa Kemal sosyalist miydi, değil miydi?” tartışmasının dışında düşünülmek zorundadır. Sağın en çok sevdiği düstur olan ve Mustafa Kemal’in söylediği iddia edilen “komünizm başı yılan başı, nerede bir yılan görsen başını ez!” cümlesi, sağ Kemalistler tarafından bile doğrulanmamış, doğrulanmamasına rağmen ve bu itiraf edilmesine rağmen yapay bir gerçeklik içinde bilimsel bir veri muamelesi görmeye devam etmiştir. Bu nedenle Atatürk imgesi üzerinden yaratılan Amerikancı ve NATO’cu eğilimleri konuşurken zorlama bir Sovyet düşmanlığına yaslanmak tarihsel gerçeklerle uyuşmayacaktır.
1960-1980 döneminde sağ Kemalizm’i anlayabilmek için ilk olarak 1960 öncesi sürecin yarattığı sürekliliklere odaklanmakta fayda vardır. II. Dünya Savaşı sürecin yarattığı yeni dinamikler büyük ölçüde 27 Mayıs sonrasında da devam edecektir. Siyasal iktidarın değişmiş olması Türkiye’nin genel siyasal doğrultusunda önemli bir kırılma yaratmamıştır. ABD ve NATO ile ilişkiler kaldığı yerden devam ederken ABD tipi kalkınmacılığı örselemeyen bir yeni planlı döneme adım atılmış, “ithal ikameci sanayileşme” kapitalizmin temel dinamikleri içinde ekonomik model olarak iktisadi dönüşümdeki yerini almıştır. Bu dönemin diğer dönemlerden tek istisnası 20 yıllık süreç içinde solun ciddi bir yükselişe geçmesi ve solun kendi içinde de Kemalizm’e içkin bir yorumun gerek aydınlarda gerekse öğrenci hareketleri içinde kitlesel bir güç kazanmasıdır. Bu nedende ilgili dönemde sağ Kemalizm’i incelerken kurumsal ya da örgütsel bir adres aramak yerine genel olarak devletin ve bu dönemde ön plana çıkan bazı görüşlerin çerçevesini çizmek daha anlamlı olacaktır.
Soğuk Savaş dönemi Kemalizmin sağ bir zeminde yeniden yorumlanmasını mümkün kılmıştır. Bunun en temel nedeni Türkiye’nin ABD ile kurduğu ilişkinin kendine yüklediği sorumluluklar ile doğrudan ilgilidir. Demokrat Parti (DP) döneminde sağ Kemalizm anti-komünizm ekseninde perçinlenmiş ve Atatürk imgesinin devletin tekelindeki pozisyonu güç kazanmıştır. Kemalizm’in devletin elinde bir politik meşruiyet figürü olarak varlığı, yeni dönemin siyasal düzeni içinde yer alırken kolaylık sağlamaktadır. Zira anti-komünizm meselesi ve SSCB karşıtlığı bir ulusal güvenlik problemine indirgenmiştir. Ancak yalnızca devletin bu konuda tek başına bir tutum alması yeterli değildir. Ülkedeki tüm toplumsal dinamiklerin de ABD eksenli yeni hegemonyayı tanıması şarttır. Batı merkezli yeni tercih içinde ulusal bir mutabakat sağlayabilmek açısından Atatürk’ün de bu süreçte bir kalkan vazifesi görmesi kaçınılmaz olmuştur. Kemalizm’in SSCB ve komünizm ile yaşadığı gerilimin köklü bir düşmanlık üzerine bina edildiği bu dönemde Atatürk’ün mirası olan devletin güvenliğini sağlama düşüncesi kitlelerin bu konuda daha rahat konsolide olabilmesini de beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin komünizme karşı set çekme misyonunu kabul etmesi sağ Kemalizm’in sınırlarının daha katı bir şekilde çizilmesini de sağlamıştır. Bu süreci hem iç hem de dış dinamiklerle bir arada almak gerekir. Zira her ikisinin karşılıklı etkileşimi sonucunda daha sağlıklı bir yorum yapmak mümkün olacaktır.
Sağ Kemalizm’in 1960-1980 döneminde güçlü bir güvenlik endişesi üzerine inşa edildiği görülecektir. Gerek dış politikada gerekse iç politikada Türkiye’nin “ulusal güvenlik” tehditlerine karşı bir teyakkuz hali oldukça belirgindir. Her iki açıdan da güvenlik tehdidinin temelinde SSCB ve komünizm bulunmaktadır. 1945’ten bu yana Türkiye’nin ilk fırsatta SSCB tarafından işgal edileceğine dair yaygın görüşün sağ Kemalizm açısından da başat güvenlik sorunu olarak tanımlandığı görülecektir. Öte yandan komünizmin Türkiye’nin hiçbir gerçeğine uygun olmadığı gibi milli birlik ve beraberliği bozacağına dair korku, sol düşüncenin Türkiye’deki meşruiyetini zayıflatma amacı taşımaktadır. Sola dair yaratılan korku ikliminin en güçlü iddiası Türkiye Cumhuriyeti’ne son verileceği ve yerine SSCB’ye bağlı bir komünist diktatörlük kurulacağıdır. Devletin bölünmez bütünlüğüne aykırılık teşkil eden bu iddia solun zeminini daha başlangıç aşamasında ortadan kaldırmak istemektedir. 1960’lı yıllarda solun yükselişe geçişi ve toplumsal dinamizmin hız kazanması SSCB’ye ve sola olan öfkenin çok daha radikal bir noktaya gelmesine neden olmuştur.

Sağ Kemalizm tüm karşıtlığına rağmen sol ile ilgili istisnai bir yaklaşıma sahiptir. Başka bir ifadeyle sol siyaset içinde oldukça makbul bazı yorumlarla kendi arasında bir yakınlık kurmaktadır. Avrupa’da SSCB sosyalizmine karşı Batılı köklerini daha sekter bir biçimde koruyarak kendisini izole eden demokratik sosyalist ve sosyal demokrat hareketler sağ Kemalizm açısından oldukça makbul görüşlerdir. Bunun en önemli sebeplerinden biri hiç şüphesiz her ikisinin de gerek SSCB ile gerekse Moskova merkezli bir ortodoks Marksizm ile aynı derecede mesafeli olmasıdır. Her ikisinin de bu konudaki benzer tehdit algıları Avrupa soluna daha ılımlı bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir. Öte yandan siyasal sistemin dönüşümündeki parlamentarist-reformizm tercih de yine sağ Kemalizm’i “ihtilalci-devrimci” yönteme karşı Avrupa solu ile yakınlaştırmaktadır. Bu istisnai durum parti içindeki kırılmanın ardından sağ kanadın kendi bağımsız hattını çizmesi ile ortadan kalkmış ve sola dair her şeyin “komünizmle mücadele” altına sokularak ötekileştirildiği görülmüştür.
Anti-komünizm temeli, sağ Kemalizm’in altı ok içindeki üç okunun merkeze alınmasını da sağlamıştır. Bu bağlamda cumhuriyetçilik, üzerinde hiçbir şekilde tartışma konusu olmayacak kadar sarih ve Milli Mücadele sonrası sürecin ana gayesi olarak üzerinde pek çok kesimin mutabakat sağladığı bir ilkedir. Öte yandan milliyetçilik ilkesi, komünizme karşı sürekli teyakkuz halini aşırı güvenlikçi bir perspektiften yorumladığı için ırkçılığa kaymasa da oldukça otoriter ve militarist bir niteliğe sahiptir. Son olarak laiklik ilkesi de aydınlanmacı geleneğin geç dönem Osmanlı’dan miras bir kavramı olarak makbul pozisyona sahip olduğu için rahatlıkla savunulabilmektedir. Ancak halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkeleri sağ Kemalizm’in literatüründe yer almamaktadır. Devletçilik, Atatürk döneminin “karma ekonomi” modelinin bir devamı niteliğinde olan ve devletin 60-80 döneminde takip ettiği “kalkınmacı” anlayışla paralel görüldüğü için üzerinde bir tartışma yürütülmemektedir. Sağ Kemalizm, iktisadi meseleleri genel olarak pek tartışmaya açmamakta, ilgili dönemde yürütülen ekonomi politikalara aykırı bir söylem üretmemektedir. Aydın Yalçın gibi iktisat kökenli kişilere sahip olmasına rağmen iktisadi tartışmaları sosyalizmin kölelik olduğu iddiası ve “karma ekonomi” retoriği ile sınırlıdır. “Ulusal güvenlik” temelli tehdit algısının yarattığı teyakkuz hali iktisadi ve toplumsal tartışmaların büyük ölçüde üzerini örtmektedir.
27 Mayıs sonrası artan toplumsal hareketlilik sağ Kemalizm açısından ciddi bir kaygı meselesidir. Özellikle de öğrenci hareketleri ve işçi sınıfının içine girdiği yoğun eylemsel süreç yalnızca komünizm tehdidinin ülkede etkisinin artması olarak yorumlanmaktadır. Devletin “düzeni”, solun etkili olduğu tüm toplumsal olaylar “anarşiyi” temsil ettiği için sağ Kemalizm bu konuda tercih yapmakta zorlanmamaktadır. Çünkü sağ Kemalizm de tıpkı Türk sağının geneli gibi Türkiye solunun bir bütün olarak “Moskova ajanlığı” yaptığı yönünde hemfikirdir. “Anarşi” ve “terör” kavramları ile ilişkilendirilerek tamamı kriminalize edilen solun fikirleri ve yöntemlerinin bir bütün olarak mahkûm edilmesi, sağ Kemalizm’in ilgili dönemde “devletin yanında durma” fikrinin yarattığı özgüvenin esasında sağ iktidarların ve ordunun gölgesinde bir edilgenlik ile siyaset içinde var olduğunun göstergesidir.
Kemalizm’e dair bugün dahi en çok tartışılan meselelerinden biri Kemalizm’in özgün bir ideoloji olup olmadığına dair tartışmadır. 1960’lı yıllarda da benzer bir tartışmanın yürütüldüğü görülmektedir. Bu tartışmaların sağ Kemalizm bağlamında ana çerçevesi Kemalizm’in sağ ve sol ideolojiler dışında bambaşka ve özgün bir karaktere sahip olduğu yönündedir. Sağ ve soldan arındırma fikrinin kökenleri 1930’lu yıllara kadar dayanmaktadır. Kapitalizm ve sosyalizm dışında “üçüncü yol” olarak resmedilen Kemalizm’in ilgili dönemde alternatif bir yol mu tercih ettiği yoksa ideolojik özgünlük söylemi ile dış politikadaki denge tercihini mi daha çok yansıtmaya çalıştığı bugüne kadar tartışma konusu olmamıştır. Ulusal kurtuluşçuluğun ilk örneklerinden olan Milli Mücadele döneminin kendine dair bir özgünlük iddiası ortaya koymasının nedenleri anlaşılmakla beraber Kemalizm’in tüm ideolojilerden azade yeni bir fikir olarak ortaya çıktığına dair iddia halen tartışmaya açıktır.
1930’lu yıllardaki bu ideolojik bağımsızlık düşüncesinin Soğuk Savaş dönemindeki yansıması Atatürk’ü ve “Atatürkçülük” olarak değiştirilen Kemalizm’i her türlü “yabancı ideolojiden arındırma” olarak tezahür etmiştir. Burada “yabancı ideoloji” kavramından kastedilen husus 30’lardaki “üçüncü yol” fikrine paralel olarak Kemalizm’i evrensel ideolojilerin herhangi biri üzerinden açıklamamaktır. “Yabancı ideolojiler” meselesinin bir ileri boyutu da “her türlü aşırı düşünce”den arındırmaktır. Burada “aşırı düşünce” olarak ifade edilen şey ise demokratik yol ve yöntemlerin dışında ihtilal yoluyla rejimi değiştirmeye çalışan fikirlerin sınırlarını çizmektir. Bu bağlamda da Batılı literatüre oldukça uygun bir şekilde bir demokrasi ile totaliter rejimler arasındaki sınırlar çizilmekte ve Batı tipi demokrasiye uygun olmadığı düşünülen her düşünce “totaliter” olarak ilan edilip meşru alanın dışına atılmaktadır.
Kemalizm’i her türlü yabancı ideolojiden arındırma meselesinin arka planında sol tandanslı düşüncelerin ağırlığını görmek mümkün olacaktır. Zira Kemalizm’in Batı’nın liberal mirası ile herhangi bir çelişkisi bulunmamaktadır. Başka bir ifadeyle sağ Kemalizm açısından liberal değerler herhangi bir yabancı ideolojiyi temsil etmemektedir. Hatta onlar bizzat Kemalizm’e hayat veren kökenler olarak özel bir yere sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti’nin monarşiye karşı parlamenter demokrasiyi tercih etmesi, kişisel hak ve hürriyetlerin genişlemesi üzerine kurulu bir sisteme sahip olması ve demokratikleşme konusunda önemli adımlar atmaya çalışan bir rejim inşa etmesi elbette tartışmaya açık değildir. Ancak sağ Kemalizm’in kendisine hiç yabancı görmediği liberal değerlerin meşruiyetine yaslanarak Soğuk Savaş dönemindeki kırılma içinde denge politikasını tamamen yok eden ve Batı ile kurulan asimetrik ilişkiyi “Sovyet tehdidini” gerekçe göstererek görmezden gelmesi ve bu dönemdeki her tercihi Atatürk’ün attığı adımların doğrusal bir devam olarak görmesi tartışmaya açıktır. Sağ Kemalizm kendisini bu noktada Kemalizm’in bir yorumu olarak değil Kemalizm’e dair hakikatin esas taşıyıcısı olarak görmektedir.
Öte yandan “yabancı ideolojiler” üzerine kurulu bir hassasiyete karşılık olarak Batı’nın liberal değerlerinin temel veri olarak alınması da kendi içinde bir çelişkiyi beraberinde getirmektedir. Kemalizm’e dair yerlilik ve millilik söyleminin sınırları sol ve sosyalist düşünce gündeme geldiği zaman ortaya çıkmaktadır. Turhan Feyzioğlu’nun liberal düşüncenin Soğuk Savaş dönemindeki önemli temsilcilerinden Friedrich Hayek’in “Kölelik Yolu” başlıklı sosyalizm eleştiri metnini çevirmesi ve kendi liberal düşüncelerinin temelini bu kitap üzerinden tesis etmesi “yabancı ideoloji” endişesinin dışında kalmaktadır. Yine Feyzioğlu’nun “kızıl emperyalizmin en az petrol emperyalizmi kadar tehlikeli” olduğuna dair görüşlerinde kızıl emperyalizm üzerinden güçlü bir komünizm eleştirisi getirilirken “petrol emperyalizmi” kavramından ne kastedildiği tam olarak ifade edilmemektedir. Yine İsmet Giritli’nin Kemalizm’in “pozitivist, pragmatist ve realist bir plüralizm” olduğu iddiası da yabancı ideolojilerden neyin kastedildiğini daha kolay anlamamızı sağlayacaktır.
Öte yandan Kemalizm’in sağ-sol denkleminin tamamen dışında olduğu iddiasına da değinmek gerekir. Kemalizm’i sağ-sol çatışmasının dışında tanımlama meselesinin 1930’lu yıllardaki kökenlerinde özgünlük iddiasının olduğundan bahsedilmişti. Özgünlük iddiasının haricinde sağ-sol denkleminin Türkiye’nin koşullarına uygun olmadığı iddiası bir başka argümanı oluşturmaktadır. Buna göre sağ-sol meselesi sınıfsal temel üzerinde kurulan Batılı toplumları çözümlemek için elverişli iken Türkiye sınıfsal bir temel sahip olmadığı için sağ-sol ekseninde bir tartışmanın altı boştur. Atatürk’ü de bu denklemin içinde tanımlayabilmek mümkün değildir. 1930’lardaki üçüncü yol düşüncesini hatırlatacak şekilde Atatürk’ün mevcut tüm sistemlerden bağımsız bir yola sahip olduğu sürekli olarak vurgulanmaktadır. Ancak bu alternatif yol iddiasının bir retorikten ibaret olduğu görülmektedir. Bu retorik boyut dahi kendi içinde çelişkilidir. Zira bu alternatif yol olma iddiasının arka planında Atatürk ile sol düşünce arasında 27 Mayıs sonrasında kurulan ilişkiyi reddetme ve Atatürk’ü sol bir zeminde savunan yorumların meşru temelini ortadan kaldırma amacı bulunmaktadır. Sağda ise “aşırı” olarak görünen ırkçı milliyetçilik ve İslamcılıktan farklarına vurgu yapılırken kapitalist düzen ve liberal değerler ile hangi noktalarda farklılaştığı hiçbir şekilde açıklanmamıştır. Aksine sağ Kemalizm, Batı’nın liberal değerlerinin içinde kendisini şekillendirdiği için sahip olduğu ideolojik pozisyonu bir hakikat temsili olarak göstermekte ve bu sayede kendi yorumunu bir endoktrinasyon olarak değil Atatürk’ün fikirlerinin doğal bir sonucu olduğunu düşündüğü için Kemalizm üzerinde düşünsel bir hegemonya tesis etmeyi kendisine uygun bulmaktadır.
Bu bağlamda sağ ve soldan bağımsız olarak ve her türlü aşırı akımdan bağımsız olarak “Atatürk’ün yolu”ndan gitme düşüncesi söylemde bir muğlaklığa sahip olsa da esasen liberal değerler üzerinden Kemalizm’i endoktrine etmektir. Soğuk Savaş koşulları göz önüne alındığında ise Kemalizm mevcut düzeni temsil eden bir meşruiyet aracı haline getirilmiştir. Kemalizm’in düzeni muhafazada bir kalkan pozisyonuna gelmesi onun bir yandan ideolojiler üstü ve her türlü düşünceden bağımsız bir alternatif yol olduğuna dair retoriği güçlendirirken öte yandan liberal ideolojik mutabakat doğrultusunda Kemalizm doğrudan değil dolaylı bir şekilde biçimlendirilmektedir.
12 Eylül faşizminin de düsturu olan bu görüşlerle beraber Kemalizm’in yeniden devlet denetimine girdiği görülmüş ve 1923 devriminin içeriği tüm unsurlarıyla devletin resmi ideolojisinin emrine verilmiştir. Devrimci bir siyasetten bir düzen siyaseti haline getirilmek istenen Kemalizm kitlelerin gözünde yeni bir anlam kazanmıştır. Her ne kadar Türkiye’nin sol birikimine sahip kitleler tarafından benimsense de 90’ların ve 2000’lerin İslamcılık ve PKK terörüne indirgenmiş güvenlik tehditleriyle biçimlenen Kemalizm tüm sınıfsal ve küresel vizyonunu kaybederek neoliberal dönemde ehlileştirilmek istenmiştir. Düzen karşıtlığı yerine yalnızca iktidar karşıtlığına odaklandığı için, romantik bir milliyetçiliğin dışına çıkamadığı için, sınıfsal ve iktisadi temellere bakmak yerine kültür, kimlik ve askeri güvenlik eksenine takılı kaldığı için bugün hala sağ Kemalizm’in 12 Eylül öncesi niteliklerini taşımaktadır. Başka bir ifadeyle bugünün Kemalizm’i, Soğuk Savaş döneminin sağ Kemalizm’inin izlerini güçlü bir şekilde hala taşımaktadır.

