Merhaba

Mâlûmunuz 3 Ocak 2026 sabahı, Karakas semalarında patlayan bombalar ve gökyüzünü yırtan savaş uçakları, yalnızca bir ülkenin başkentini değil uluslararası hukukun temel ilkelerini de hedef aldı. ABD, Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i Venezuela’dan kaçırarak “narko-terörizm” iddiasıyla yargılamak üzere New York’a götürdü; ancak bu müdahale, uyuşturucuyla mücadele kisvesi altında yürütülen açık bir kaynak gaspı ve egemenlik ihlaliydi. Asıl gerçek, “narko-terörizm” kisvesi altında Maduro’nun 32 Kübalı koruması dâhil yüzlerce sivilin öldüğü bombardımanlar ve gelişmiş silahların siviller üzerinde “laboratuvar deneyi” gibi test edilmesidir. Operasyon, Monroe Doktrini’nin kanlı bir güncellemesi olarak tarihe geçti. Bu pervasız hamle, egemenlik kavramını fiilen tarihe gömen tehlikeli bir emsal yarattı. Washington’un bu hamlesiyle emperyalizm, artık o meşhur maskesini yüzünden tamamen çıkardı.

Biz de bu sayımızdaki dosyada emperyalizmin maskesini tamamen çıkarması vesilesiyle küresel sermaye birikim modelinin yaşadığı yapısal krizi mercek altına alıyoruz. 

Dergimizin açılışında, küresel sermaye birikim modelinin yaşadığı yapısal krizin anatomisi var. Prof. Dr. Ali Murat Özdemir, sermayenin kaçacak yeni bir “ucuz emek cenneti” bulamadığı tarihsel tıkanmaya işaret ederek, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan “kolektif emperyalizm” modelinin yerini alan yapısal sarsıntıyı ve ABD’nin bir ulus-devlet imparatorluğu olarak sahneye yeniden çıkma hamlelerini derinlemesine inceliyor. H. Murat Yurttaş, 2026’nın sertleşen ikliminde emperyalizmin “kuralsızlık” maskesiyle kendi vahşi özüne dönüşünü irdelerken, Behiç Oktay neoliberal enkaz üzerinde yükselen teknoloji savaşlarını, enerji-para-savaş üçgenindeki sert müdahaleleri ve emperyalist merkezler arasındaki çıplak iktisadi tahakküm mücadelesini mercek altına alıyor. Umut Kuruç, “Bir Frankenstein hikayesi: Birleşmiş Milletler” başlıklı makalesinde, BM’yi dünya barışının teminatı olarak gören yaygın kanıyı tarihsel ve sınıfsal bir süzgeçten geçirerek sarsıcı bir eleştiriye tabi tutuyor. Kuruç’a göre BM, insanlığın ortak vicdanını temsil eden bir kurum değil; aksine, emperyalist güçlerin çıkarlarını düzenleyen ve kapitalizmin yeni birikim rejimlerini meşrulaştıran devasa bir aygıttır. Çağlar Tekin’in “Trump Üzerinden ‘Çöküş’ Manevrası” başlıklı analizi, 2026 yılının başında ABD’nin sarsılan hegemonyasını onarmak için dünyaya dayattığı “yeni manda” rejimlerini ve bu sürecin Ortadoğu ile Latin Amerika’daki kanlı bilançosunu ele alıyor. Yazara göre Trump, bir kurtarıcı değil, sermayenin en çıplak ve barbar yüzünü temsil eden bir figür olarak sahnededir.

Türkiye’nin siyasal panoramasında, İslamcı-faşist bir diktatörlük tehdidine ve bu karanlığın sınıfsal kökenlerine odaklanıyoruz. Merdan Yanardağ, Silivri Cezaevi’nden kaleme aldığı analizinde, siyasal İslamcılığın bir “kontrgerilla operasyonu” olduğunu vurgulayarak Cumhuriyetçi güçleri, sosyalistleri ve Kürt hareketini bu vahim tehlikeye karşı ortak bir mücadele bloğunda buluşmaya çağırıyor. Laiklik Meclisi sözcüsü Umut Kuruç ile yapılan söyleşide Kuruç, laikliğin tasfiyesini 1980’lerden bu yana sermaye birikim rejimiyle uyumlu yürütülen bütünlüklü bir karşı devrim süreci olarak tanımlarken; laikliği emeğin haklarından kadın özgürlüğüne uzanan bir “özgürlük zemini” olarak tarif ediyor ve “yeni anayasa” dayatmasına karşı kurulan toplumsal barikatın hayati önemini vurguluyor.

Mercek dosyamızda, Kürt siyasi hareketinin kuramsal yönelimlerini eleştirel bir süzgeçten geçiriyoruz. Cengiz Kılçer, Bookchin’in “komünalizm”i ile Öcalan’ın “demokratik konfederalizm”i arasındaki bağı irdeleyerek bu çizgiyi Marksist devrim teorisinden bilinçli bir “geri çekiliş” olarak tanımlıyor. Ali Rıza Çelik, Öcalan’ın Marksizm’le ve Leninist emperyalizm tanımıyla zıtlaşan benmerkezci tahlillerini sorgularken; Ali Ateş, Öcalan’ın “Demokratik İslam” formülünü ve laikliği dışlayan yeni ideolojik söylemini masaya yatırıyor.

Gündem bölümünde bölgesel fay hatlarını ve emperyalist müdahaleciliğin en güncel yansımalarını inceliyoruz. Kamil Tekerek, Suriye’de kartların yeniden karıldığı 2026 konjonktüründe HTŞ liderliğindeki “yeni Şam” dengelerini ve bölgeye dayatılan “Amerikan Barışı”nı deşifre ederken; Selim Sezer, içeriden ve dışarıdan kuşatılan İran’ın meselesini sınıfsal ve jeopolitik köklerine inerek analiz ediyor. Hakan Turan, 3 Ocak 2026’da Maduro’nun kaçırılmasıyla sonuçlanan askeri müdahaleyi “emperyalist haydutluğun zirvesi” olarak nitelendirirken, Irmak Ildır, Türkiye’nin son 20 yıllık “borç ve büyüme” sarmalını, ekonomi politikalarındaki U dönüşlerini ve sermaye sınıfının yapısal ihtiyaçlarını “Nas’tan Şimşek’e” uzanan bir hatla okuyor.

Son olarak Semiha Özalp Günal, “Kutsal Aile ya da Piyasalaşma” başlıklı makalesinde, iktidarın ideolojik kuşatmasının en küçük birimi olan aile kurumunu, piyasa ve gericilik kıskacında inceliyor. 2025 “Aile Yılı” ilanının ve Emine Erdoğan’ın “huzur odağı” tanımlamasının ardındaki çıplak sınıfsal gerçeği deşifre eden yazar, ailenin kutsallaştırılmasını romantik bir tercih değil, kapitalizmin ve militarizmin bekası için elzem olan bir “ucuz yeniden üretim” süreci olarak tanımlıyor.

Alperen Kandemir, “Devrimin Sesi Şostakoviç’ten 50 Yıl Sonra Öğrendiklerim” başlıklı yazısında, Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un Kırmızı Kedi yayınlarından basılan Şostakoviç: Elli Yıl Sonra kitabından yola çıkarak bestecinin üzerine yapıştırılan “rejim muhalifi” etiketini ve Batı merkezli tarih yazımının yarattığı yalanları deşifre ediyor. Kandemir, Şostakoviç’in müziğini sadece notalarla değil, 1917 Devrimi, Leningrad Kuşatması ve Türkiye Cumhuriyeti ile kurulan tarihsel bağlar üzerinden okuyor.

Cengiz Kılçer, “Kâtip Bartleby Üzerine Bir İnceleme Taslağı” başlıklı makalesinde, Herman Melville’in bu ölümsüz karakterini Marx ve Engels’in ekonomi-politik teorileriyle yan yana getirerek “yabancılaşmanın” edebiyattaki en radikal izdüşümünü analiz ediyor. Kılçer, Bartleby’nin o meşhur “Yapmamayı tercih ederim” cümlesini sadece bir inatçılık değil, kapitalist üretim çarkına karşı ruhsal bir grev olarak anlamlandırıyor.

Hikmet Yaman, “Yankee Go Home!” başlıklı yazısında, 6 Ocak 1969’da ODTÜ kampüsünde tutuşturulan o meşhur Cadillac’ın sadece bir metal yığını değil, Türkiye’nin NATO’ya ve emperyalizme göbeğinden bağlılığına karşı yakılmış bir direniş meşalesi olduğunu vurguluyor. Yaman, bu eylemi 1960’ların küresel anti-emperyalist dalgası ve Vietnam Savaşı’nın yarattığı öfke ile birleştirerek analiz ediyor.

İyi okumalar.

 

Related Posts