Umut Kuruç
ABD Başkanı Birleşmiş Milletlere alternatif olarak kendi barış kurulunu ve bu kurulun denetleyeceği, geçiş yönetimini takip etmekle sorumlu bir Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi kurdu. Bununla birlikte, BM’nin en büyük finansörü olarak, örgütle olan bağlarını Temmuz ayında Kongre’den geçirilen İptal Yasası (Rescissions Act) ile kesmeye başlayan ABD’nin “Amerikan çıkarlarına hizmet etmediği” gerekçesiyle 31’i BM’ye bağlı olmak üzere 66 uluslararası kuruluştaki üyelik ve finansmanını sona erdiren başkanlık kararnamesini imzaladığını da geçtiğimiz günlerde duyurdu Trump. ABD’nin bu adımları, ihtiyatlı yaklaşımların yanı sıra, uluslararası hukuk düzenini yıkması olarak da yorumlandı. Bu gelişmeleri Aralık 2025’te Beyaz Saray tarafından açıklanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ile birlikte değerlendirmek, BM’nin ABD emperyalizmiyle uyumsuz olduğu yorumlarından kaçınmak gerekir.
Birleşmiş Milletleri, bütün kuruluşlarıyla dünyayı düzeltecek, insanlık için ilerici değerler kuşanmış, uluslararası ilişkileri düzenleyecek, yönetecek, insanlığın iyiliği ve barış için güvenilir bir güç, bir araç olarak görmek dünyada ve ülkemizde sol içerisinde de yaygın bir kanıdır.
Milletler Cemiyeti’nden Birleşmiş Milletlere: Emperyalist Süreklilik
Birleşmiş Milletlerin öncülü, Büyük Savaş’ın (Birinci Dünya Savaşı) sonunda, 1919’da Versay Antlaşması’nın imzalanmayla birlikte 10 Ocak 1920’de kurulan Milletler Cemiyeti’dir (Cemiyet-i Akvam). Kuruluş amacı esas olarak, Avrupa’nın ve sömürge topraklarının galip gelen emperyalist güçler arasında paylaşılmasını öngören Versay Antlaşması ile yürütülecek süreci denetlemektir.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, sömürge güçleri/emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin ve egemenlik alanlarının yeniden düzenlenmesini de doğurdu. 1920’de Milletler Cemiyeti tarafından Osmanlı ve Alman İmparatorluklarının egemenlik alanlarını ve topraklarını savaşın galip gelenleri arasında paylaştırmak üzere Daimi Manda Komisyonu (manda bölgelerinin gözetiminden sorumlu komisyon) kuruldu ve birçok bölge Milletler Cemiyeti üyeleri mandasına verildi. Ortadoğu’nun büyük bir kısmı Birleşik Krallık ve Fransa’ya ayrıldı.
Esas olarak emperyalist güçler arasındaki ilişkileri düzenlemek üzere kurulan Milletler Cemiyeti içinde kısa sürede kapitalizmin iç çelişkileri kendini gösterdi ve Lenin’in “haydutlar ittifakı” olarak tanımladığı Milletler Cemiyeti, II. Dünya Savaşı’na kadar geçen yıllar boyunca giderek önemsizleşti.
Savaşın sonlarına doğru, 1944 yılında, Milletler Cemiyeti’ni örnek alan yeni bir “dünya örgütü” için anlaşan müttefikler arasındaki güç dengeleri değişiyor, Birleşik Krallık gerilerken ABD, savaştan da ekonomik olarak faydalanarak, emperyalizmin ağa babası rolüne doğru hızla yükseliyordu.
Faşizme karşı zaferi insanlığa armağan eden Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere başta olmak üzere, emperyalist ülkelerin “yeni bir dünya düzeni” riskini görerek Sovyetlerin Güvenlik Konseyi’ne veto hakkına sahip beş daimi üyeden biri olması şartıyla, Birleşmiş Milletlerin kurulmasını kabul etti. Böylece sözde bir “dünya kuruluşu” olan Birleşmiş Milletlerin emperyalist politikalarla sosyalizme dönük olası tehditleri önlenebilecekti. Sosyalizmin varlığı ile birlikte, el değiştiren ağalık ve kapitalizmin birikim rejimi BM’nin sömürgeciliğin ilgası ile ilgili adım atmasını gerektiriyordu. ABD için bu, kapitalizmin yayılmasında yeni bir tür bağımlılık ilişkisi anlamına gelirken, Sovyetler Birliği için sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş için devrimci mücadelelerin desteklenmesi demekti. Dolayısıyla, ABD başta olmak üzere, emperyalizm için, kapitalizmin yayılmasını hedeflerken sosyalizmin etki alanının genişlemesini engellemek başat bir gündemdi. Birleşmiş Milletler, bu başlıkta, emperyalist hedeflerin üzerini örtecek bir işlevin ötesinde adım atamadı.
BM Şartı’nın İdeolojik Temelleri
Eşitlikçi ilkeleri olduğunu iddia eden BM’nin kuruluşunda, Apartheid’i destekleyen ve nihayetinde BM Şartı’nın (UN Charter) önsözünü yazan Güney Afrikalı politikacı Jan Smuts gibi isimler yer alırken, Şart’ın hazırlanmasında CIA’nin başına getirilecek olan Allen Dulles’in kardeşi Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı olacak olan John Foster Dulles rol alacaktır.
Hem Milletler Cemiyeti hem de Birleşmiş Milletlerin, ABD Başkanı Wilson’ın 1918’deki prensiplerinden ilham alarak ve esas olarak korumacılık kısıtlamaları olmaksızın kapitalizmin, dünyada yayılmayı ve egemenliği sürdürebileceği bir çerçeveye sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Barış ve refahı sağlama adı altında “demokratik” bir küresel çerçeve söylemiyle başta ABD olmak üzere, emperyalizmin dünya düzenini kurma hedefini bünyesinde taşır. Böyle bir yapının başta emperyalist ülkeler olmak üzere, “çıkar çatışmalarına rağmen barışı sağlayacak güce sahip olduğu” iddiasının doğru olmadığı tarihsel olarak da ortadadır.
80 yıldır “uluslararası toplum”un zirvesinde varlığını sürdüren ve çoğunlukla Güvenlik Konseyi’nin yaptırımlar gibi başlıklardaki kararları tartışma konusu olan BM, bütün bu yıllar boyunca barışı sağlamada herhangi bir yol kat edebilmiş midir?
Ülke ve bölgelerdeki çatışmalarda, üye devletlerin askeri personeli tarafından oluşturulan BM Barış Gücü (polis ve asker) ile doğrudan müdahale ettiği durumlarda BM’nin geçmişten bugüne performansı, hangi güçlerin çıkarlarını gözettiğini ortaya koymaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse: 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’nda, veto hakkına sahip Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güvenlik Konseyi’nden dışlanmasını protesto ederek Konsey oturumlarını boykot ettiği için ABD emperyalizminin etkisiyle BM Güvenlik Konseyi (GK), Kore’deki savaşa müdahale etme kararı aldı. Böylece üye ülkeler uluslararası güce katılacak ve destek verecekti.
Anti-komünizm iş başındaydı. Komutanlığına Amerikalı General Douglas MacArthur’un atandığı BM Kuvvetlerine ilk katılan, NATO’ya girmeyi hedefleyen Menderes Hükümetinin kararıyla, Türkiye oldu. ABD, İngiltere, Kanada, Danimarka, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda, Avustralya, Hindistan, Tayvan gibi 21 ülke askerinin yer aldığı BM güçlerinin Kasım’da başlattığı askeri harekât da dâhil olmak üzere 3 yıl süren savaşta 2 milyonu aşkın insan hayatını kaybetti.
1960’ta Belçika sömürgeciliğinden kurtularak bağımsızlığını ilan eden Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin lideri Patrice Lumumba’nın katledilmesinde de BM’nin rolü açıkça görülmektedir. Bağımsızlığın hemen ardından, zengin mineral yataklarına sahip Katanga’da hükümeti istikrarsızlaştırmak amacıyla eski sömürgeci Belçika tarafından desteklenen saldırı karşısında Lumumba, BM’ye başvurdu. BM Güvenlik Konseyi Kongo’ya askeri yardım göndermeye karar verdi. Ancak, BM, Belçika’nın müdahalesini hiçbir zaman kınamadığı gibi bu işgalci gücün Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden çekilmesini sadece usulen talep etti. Öte yandan, BM, ülkenin radyo istasyonunu ve havaalanını ele geçirirken Lumumba’nın Afrika ülkelerinden destek istemesini ve Sovyetler Birliği’nden gelen yardımı engelledi. Söz konusu olan sadece Belçika değil, aynı zamanda esas hedefi Sovyetler Birliğini engelleyerek, Kongo’nun maden zenginliklerine ulaşmak isteyen ABD’nin hedefleriydi. BM denetimindeki bölgeden Kongo Ulusal Hareketi (MNC) denetimindeki bölgeye geçmek isteyen Lumumba, Belçika yönetimine teslim edildi, ağır işkencelerden sonra 17 Ocak 1961’de katledildi. BM güçlerinin barışı ve demokratik olarak seçilmiş ilk hükümetin meşruiyetini korumak yerine Lumumba’yı devirmek için çalıştığı yıllar sonra ortaya çıktı.
1963’te işgalci ABD’nin Vietnam’da sürdürdüğü savaşa BM karşı çıkmadı. 4 milyon insanın hayatını kaybettiği ve sayısız savaş suçu işleyen ABD’nin işgal saldırılarına karşı insanlığın barış ve refahını hedefleyen bu “uluslararası kuruluş” 10 yıl boyunca herhangi bir adım atmadı.
Afrika ve Uzakdoğu gibi Ortadoğu da BM’nin günümüze kadar ulaşan “izleme ve müdahale” örnekleriyle doludur. 1948’de Filistinlilerin yeni İsrail devletinden sürülmesinin denetlenmesi bir örnektir. 1978’deki İsrail işgalinden sonra kurulan BM Lübnan Geçici Gücü’nün (UNIFIL) görevi İsrail güçlerinin Lübnan’ı terk etmesini sağlamaktı; bugün İsrail saldırılarını gözlemlemeye devam ediyor. 1982’de İsrail’in Beyrut’a kadar ilerleyerek Filistin Kurtuluş Örgütü’ne yönelik ağır saldırılarının ardından faşist Falanj, Sabra ve Şatila kamplarında yüzlerce kişiyi katlettiğinde, BM güçleri ortadan kayboldu.
Bütün bu tarih, BM’nin kuruluşundan bu yana eylemsizlik ve ihanet şablonunun istisna olmadığını ortaya koymaktadır.
Sosyalizmin çözülmesinin ardından emperyalist müdahalelerin BM’nin giderek artan desteğini aldığını gözlemlemek mümkün. Kamboçya, Yugoslavya, Irak, Somali, Libya, Suriye gibi birçok ülkedeki emperyalist müdahalelerin tümünün BM’nin himayesinde yapıldığı ortada. 1980’lerin sonlarından itibaren ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin saldırıları Birleşmiş Milletler koruması altında sürdürülmüştür. BM’nin, kapitalizmin, şiddetle yayılmasını engelleyecek herhangi bir niyete ve güce sahip olmadığı gerek organizasyonu, gerekse ortaya koyduğu performansla açıktır.

“Yasal savaşlara” eşlik eden yeni yıkım aygıtı: Yaptırımlar
Yukarıdaki satırlardaki örneklerde olduğu gibi, emperyalizmin, tarihsel gerçeklerden uzak Soğuk Savaş ve zafer anlatısı, “yeni uluslararası düzeni” daha istikrarlı ve barışçıl olarak tasvir etmeye çalışmıştır. BM ise bu anlatının uzantısı olarak, emperyalizmin “küresel istikrar ve güvenliği sağlama” rolünü üstlenmesini meşrulaştırmıştır. Askeri müdahalelerin yanı sıra bu istikrarın koruyucusu olarak yeni araçlar geliştirilmiştir. Bunlar, “uluslararası hukukla uyumlu olacak şekilde şiddet içermeyen” araçlar olarak, yaptırımlardır. Yeni uluslararası düzenin barışçıl olmaktan uzak olduğu, “insani müdahaleler” adlandırmasıyla üzeri örtülen savaşlarla ilerleyen ve başta ABD olmak üzere emperyalizmin kavramlarıyla şekillenen bir işleyişe sahip olduğu da ortadadır. Yaptırımlar adıyla kullanılan bu yeni araçlar, askeri müdahaleler kadar şiddetli ve yıkıcıdır. Sonuçları neredeyse soykırım olarak nitelendirilebilecek yaptırımlar, var olan dünya düzenini sürdürmek için kullanışlı baskı aracı olarak işlevlendirilmektedir.
BM yaptırımlarının en çarpıcı örneği Irak’a yönelik olarak 6 Ağustos 1990’da BMGK’nin 661 sayılı kararıdır. Herhangi bir itiraz olmaksızın alınan bu karar “insani koşullar altında” ilaç ve sınırlı gıda maddeleri haricinde, Irak’ın mal ithalat ve ihracatını yasaklamıştır. Yaptırım mekanizmaları, o dönemde gıda ihtiyacının %70’ini ithalat yoluyla karşılayan Irak’ın gıda ihtiyacını fiilen engellemiştir. Bir yılın sonunda Irak’ın ihracatı %97, ithalatı ise %90 oranında düşerken, liste zaman içinde genişletilmiş, çocuk aşıları, sağlık ekipmanı, enerji için gerekli altyapı kalemleri de dâhil olmak üzere, halkın yaşamını sürdürmesi için gerekli tüm kalemler bu listeye eklenmiştir.
Süre sınırı olmayan yaptırım kararının (661) kaldırılması için veto edilebilecek yeni bir BMGK kararı gerekiyordu. Uygulayıcı olan 661. Komitenin ise yaptırım rejimini belirlemede ABD’ye büyük yetkiler vermesi de ABD karar verene kadar yaptırımların sürmesi demekti. Nitekim yaptırımların ilk yılı dolmadan ABD, yaptırımların kaldırılması için yeni koşulun ülkede rejim değişikliği olduğunu açıkça ifade etmiştir. Yaptırımlara bir yıl içerisinde, emperyalist güçlerin ülkenin altyapısını, sivil kurumlarını ve halkını hedef alan askeri saldırıları eşlik etmiştir. Irak Hükümeti 1999’da, yarısı çocuk olmak üzere iki milyon Iraklının, UNICEF de beş yaş altı en az yarım milyon çocuğun yaptırımlar nedeniyle öldüğünü açıklamıştır. Gerçek sayıların ise resmi verilerin çok üzerinde olduğunu tahmin etmek zor değil. Aradan geçen 30 küsur yılda Irak halkı halen, yaptırımların ve emperyalist saldırganlığın neden olduğu krizlerle başa çıkmaya çalışıyor.
Yugoslavya’nın parçalanmasında, dış etkenler, iç gerilimlerle karşılaştırıldığında, ağırlık noktası oluşturmasına rağmen gözden kaçırılmaktadır. Çünkü emperyalizmin siyasi çıkarları ve ideolojik egemenliği, yıkımın temel nedeninin tamamen “Sırp milliyetçiliğinin yeniden canlanması” ve “Büyük Sırbistan” hedefi olarak işaret edilmesini gerekli kılmış ve bu nedenlerin üzerini örtmüş, NATO müdahalesinin zeminini hazırlamıştır. Sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte, AB ve ABD başta olmak üzere, emperyalizmin sosyalist tek bir Yugoslav devletinin ortadan kaldırılmasına dönük iştahı ve parçalanmaya götüren eylemleri, en diplomatik deyimle “görmezden gelmesi” tarihsel gerçeklerdir.
BM’nin ev sahipliği yaptığı görüşmelerin sihirli bir gücü yoktur. Bunlar, kapitalist güçlerin emperyalist hedefleri doğrultusunda zaman kazanmak ve diplomatik kılıf sağlamak için birer araç olarak hizmet ederler. Hükümetlerin savaşa girmeden önce BM aracılığıyla müzakere etmesi gerektiğini, aksi durumun yanlış olduğunu savunmak, asıl meseleyi tamamen gözden kaçırmaktır. Emperyalist bir müdahale, diğer emperyalist güçlerin onayıyla daha az emperyalist hale gelmez. BM kararları, emperyalist saldırganlığın doğurduğu savaşların adil olduğu yanılsamasını yaratmak için vardır.
BM tarafından onaylanmış “yasal” savaşlar ve bombardıman harekâtlarının örnekleri ortadadır. BM Güvenlik Konseyinin, Suriye’nin bombalanmasına kapı açan skandal oturumları, (BM’ye bağlı) Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (Organisation for the Prohibition of Chemical Weapons- OPCW) ve uzmanlarının engellenmesine yol açmış, Böylece ABD (Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’nın desteğiyle) Suriye’yi cihatçı çeteleri sıkıştırdığı sırada bombalamıştır. Emperyalizmin Suriye’ye dönük saldırganlığına BMGK’nın tutumuyla gerekli diplomatik kılıf sağlanmıştır.
2011 yılında Libya’da Kaddafi’ye dönük NATO operasyonu kapsamında ülkenin bombalanması BM tarafından onaylanmıştır. Hedef, rejim değişikliğiydi. BM onayı olması, emperyalist operasyonu, Libya’nın yerle bir edilmesini ve bugün içinde bulunduğu durumu meşrulaştırmaz. Aksine, BM’nin NATO harekâtını onaylaması, bu harekâtın, birbiriyle egemenlik üzerinden çelişkiler barındırsa da emperyalist güçlerin ortak çıkarlarına uygun olduğu anlamına gelir.
Uluslararası ilişkiler de söz konusu olduğunda, dünyadaki temel sorunlar üzerinde geniş ve barışçıl bir uzlaşma iddiası taşıyan BM’nin bu zemini sağlaması mümkün görünmüyor. Açıktır ki, temel çıkarlar esas olarak çatışma konusudur. Dolayısıyla, BM, tüm güçler için yalnızca ikincil çatışmaların çözüldüğü bir forum olmaya devam etmektedir. Gerek I. ve II. Dünya Savaşları sonrası dünya tarihi, gerekse bugün, BM’nin kalıcı bir barış sağlayamayacağı açıktır. Birleşmiş Milletler, kendinden menkul bir yapı, bir güç değil, dünyadaki egemenlik alanları arasındaki güç dengesinin ortaya çıktığı bir yapıdır. Burada çelişkiler ve çatışmaların nasıl sonuçlanacağı en güçlüye göre belirlenir. Emperyalist sistemin varlık zemini olan kapitalizmin devamını sağlamak, BM’nin eşitliği ve barışı garanti altına alabilecek demokratik bir yönetim sistemi kurma hedefini en iyi ihtimalle ikincil bir konuma itmiştir. Başta ABD olmak üzere, emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda BM üzerinde kurdukları egemenlik, bu örgütün dünya halklarına barış, bağımsızlık ve refah sağlamasını olanaksız kılmaktadır.
Yeni birikim rejiminin hamiliği ve ideolojik arka plan
1990’lı yıllardan itibaren BM, özel olarak da BM Kalkınma Programı (UNDP), kapitalizmin yeni birikim rejimini dünya çapında yaymayı amaçlayan projenin hamisi haline geldi. 1990 yılında (sosyalizmin çözülme sürecinde) yayınlanan UNDP İnsani Gelişim Raporu, söz konusu projenin ideolojik arka planını ortaya koymaktadır. “Heyecan verici bir dönemde yaşıyoruz. İnsan özgürlüğünün karşı konulamaz dalgası birçok ülkeyi kasıp kavuruyor. Uzun süredir demokratik güçlerin bastırıldığı ülkelerde sadece siyasi sistemler değil, ekonomik yapılar da değişmeye başlıyor. Bu ülkelerde insanlar kendi kaderlerini kendileri belirlemeye başlıyor. Gereksiz devlet müdahaleleri azalıyor. Bunların hepsi insan ruhunun zaferini hatırlatıyor.” ifadeleriyle başlayan önsöz, “Rapor, çığır açıcı niteliktedir. İnsani gelişmenin tanımı, ölçümü ve politika analizine katkı sağlamaktadır. Yıllık raporlar dizisinin ilkidir. Tartışmayı başlatmaktadır. Sonraki raporlar, insani gelişmenin planlanması, yönetimi ve finansmanı konusunda daha ayrıntılı bilgiler verecektir.” sözleriyle devam eder. BM örgütlerinin yanı sıra, Dünya Bankası, IMF ve OECD katkılarıyla hazırlanan raporun ana fikri ise insan özgürlüğü tanımıyla ortaya çıkar: “İnsan özgürlüğü, insani gelişme için hayati önem taşır. İnsanlar, düzgün işleyen piyasalarda seçimlerini özgürce yapabilmeli ve siyasi çerçevelerinin şekillenmesinde belirleyici bir sese sahip olmalıdır.”
Günümüze ulaşan bu çerçeve, sermayenin kriz anlarına ve süreçlerine çözüm üretecek şekilde uygun bir biçimde, temel aynı kalmak koşuluyla yeniden ve yeniden uyarlanmaya devam etmektedir. Esas olan piyasalardır. Burada, insani gelişim kavramı, var olan egemenlik ilişkileri değişmeksizin toplumların, piyasaların ve sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmasıdır. Bu ilişki, bireyi piyasa düzenine uyumlu bir özne olarak yeniden inşa eden çeşitli mekanizmalar üzerinden kurulur. İnsani gelişme, odağı ulus devletten bireye kaydırarak bireyi, piyasa ilişkileri içerisinde girişimci olarak, gelişimin merkezine yerleştirir. Böylece, toplum olma hali parçalanırken, piyasaya devredilmiş olan haklar bir nosyon olarak silikleşir. Eğitim, sağlık gibi hizmetler, temel haklar olmaktan çıkar, bireyin sermaye için/piyasada “üretken ve yaratıcı” bir kaynak (insan sermayesi) haline gelerek çalışabilmesi için yapılan birer “yatırım” kalemidir. Böylece, bireyin görevi, kendi bakımını sağlamak, yeteneklerini geliştirmek ve küresel/yerel ekonomiye tüketici/üretici olarak katılmaktır. Bu söylem (insani gelişim), sürekli “gelişen özne” adında bir yeni kimlik üretir. Sorumluluk, toplumdan veya devletten alınıp bireye yüklenir. Bu süreçte bireyler, sermaye iktidarının hedefleriyle uyumlu şekilde hareket eden “kendi kendini yönettiği” söylenen özneler haline getirilirler. Yani, “piyasalardan seçimlerini özgürce yapabilen bireyler” olurlar. Eksiklik, yoksulluk, yoksunluk, yani, gelişememe hali, düzenden kaynaklanmaz, kolektif olarak giderilecek durumlar değil, bireyin çözmesi gereken sorunlardır. İşsizlik, yoksulluk, hastalık vb yaşanabilecek olumsuzlukların devlet tarafından kolektif bir şekilde giderilmesi değil; bireyin topluma yüklediği riskleri azaltma konusundaki “sivil yükümlülüğü” vardır. İnsani gelişme söylemi içinde devlet müdahalelerinin azalması, “insan ruhunun zaferi” ve “özgürlüğün bir göstergesi” olarak sunulmaktadır.
İnsani gelişim yaklaşımına göre uluslararası düzeyde de yoksulluk, küresel ölçekte tıpkı terör veya hastalık gibi bir tehdit olarak kurgulanır. Dolayısıyla, “yoksul halklara” yapılan insani yardım programları, aslında bu tehdidin yayılmasını engellemek için bir güvenlik önlemi olarak, “yatırım”dır.
Sermaye için Binyıl Kalkınma Hedefleri ve Sürdürülebilir Kalkınma
Böyle bir ideolojik yeniden yapılandırmada, yeni birikim rejiminin hedefleri, Eylül 2005’te New York’taki BM Genel Merkezinde, 2005 Dünya Zirvesi Sonuç belgesi olarak kabul edildi. Arkasında, Eylül 2000 tarihli BM Genel Kurulunda kabul edilen Binyıl Kalkınma Hedefleri (Millenium Develpoment Goals) ile BM 2002 Kalkınma Finansmanı Konferansında bağlanan “Monterey Uzlaşması” (The International Conference on Financing for Development “Monterrey Consensus”) vardı. Bu süreç, 2012 yılında Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin (Sustainable Development Goals) temeli olacaktı.
2000 yılındaki Binyıl Kalkınma Hedeflerinin arkasında, “The Millennium Project” adında bir “düşünce kuruluşu”nun (think tank), “15 küresel sorunu” derlediği çalışma yer alacaktı. Bu kuruluşun kurucu ortakları, NATO’yla da sıkı bağları olan Jerome Glenn ve Theodore J. Gordon, Birleşmiş Milletler Binyıl Hedeflerinin mimarları olacaktı. Metnin kaleme alınmasında ise, gölge CIA olarak bilinen RAND Corporation’da danışmanlık yapmanın yanı sıra Ford Vakfı’nın desteğiyle, RAND Corporation’ın bir yan kuruluşu olarak kurulan Institute for the Future (IFTF) isimli STK’nın kurucuları arasında yer alan, Theodore J. Gordon büyük rol oynayacaktı. Gordon’un “çalışmalarını” burada bu bilgilerle sınırlayalım.
2000 yılında, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin temeli olan Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH), sekiz madde içeriyordu ve 2015 yılına kadar “aşırı yoksulluğu azaltmayı” hedefliyordu. 25-27 Eylül 2015 tarihinde New York’ta, 193 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen BM Genel Kurulunda 17 maddelik “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” kabul edildi. Her iki belgenin de “The Millennium Project”in derlediği “15 küresel sorun”la büyük benzerliğini hatırlatıp çekip geçelim.
BKH, uluslararası sermaye ve onların temsilcileri olan, ABD ve AB başta olma üzere, bu ülkelerle bağımlılık ilişkileri içerisinde olan ülkelerin sermaye sınıfları temsilcilerinin politikalarını gözeten ve bunları meşrulaştıracak şekilde Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) desteklediği politikalar bütünüdür.
Esas olarak kabul edilen hedefler, uluslararası sermayenin yeni birikim rejimine uygun yapısal değişiklikler olarak en başta sermayenin yayılması ve egemenliğinin güçlenmesi için tam boy özelleştirmelerdir. Ulus devletin varlığı tasfiye edilirken, kamu mülkiyeti ile doğal kaynaklar, madenler, sular, ormanlar vb özelleştirilerek uluslararası sermayeye, kamu hizmetleri de piyasaya devredilecektir. “Sürdürülebilir Kalkınma” olarak ifade edilen işleyiş, rolü koordinasyona indirgenmiş devlet ile sermaye örgütleri ve onlar tarafından fonlanan “STK”dan oluşan bir mekanizmaya teslim edilecektir. Buna da yeni adlandırmayla “yönetişim” (governance) denecektir. Toplumsal hedefler olarak adlandırılan başlık, toplumsal gelişmeyi ortadan kaldıracak, toplumsal haklar ortadan kalkacak, piyasanın belirleyiciliğine terk edilerek, “yönetişim” adı altında işletilecektir. Burada, devletin ekonomik varlığı ve müdahalesi ortadan kalkacak, kamu harcamalarında sermaye piyasalarına öncelikli olarak kamu borçlarının güvencesini verecek bir organ olacaktır. Sermayeye sınırsız hareket alanı açılacak, finans sermaye güçlendirilecek, bu mekanizmaya bağımlı hale getirilen ülkelerin varlıkları değersizleşecektir. Tarımsal üretim tamamen uluslararası tekellerin insafına devredilecek, devlet sübvansiyonları ve destekleri tasfiye edilecek, küçük tarım üreticileri toprak mülkiyetiyle birlikte, yaşam kaynaklarını kaybedecektir.
Frankenstein ve yaratığı
Uluslararası emperyalist sistemin dünyaya ve insanlığa vadettikleri, bu düzenin başat kurumu olan Birleşmiş Milletlerin kısa tarihsel yolculuğu, genel yaklaşımı, hedefleri ve ideolojik çerçevesi ile az çok ortada. Elbette, çok daha ayrıntılı, çok sayıda, çeşitli yazı ve tartışma başlığıyla ele alınması gerekiyor. Ancak, şunu söylemek mümkündür: BM’nin var olan uluslararası düzende, ABD’nin taktiklerinden bağımsız olarak, tarafsız olması, insanlığa, barış, refah, özgürlük ve adalet getirmesini beklemek saflık olacaktır. Kurumu olduğu emperyalizm, insanlığa karşı suçları giderek artan bir düzendir.
BM’nin özellikle son 35 yılı, dünya ülkelerine barış, toplumlara refah getirecek uluslararası hukuk düzeninin yolunu açacak bir çaba içerisinde olmadığını göstermektedir. ABD, Avrupa, Rusya, Çin, Japonya başta olmak üzere, BM’yi belirleyen güçler, dünya toplumlarının geleceğiyle değil, kendi güç alanlarıyla ilgilidir. Bunda, BM’nin, bir yandan bu çıkar ilişkilerinde araçsallaşması, diğer yandan bu nedenle, sadece bir tabela olarak kalması insanlık hesabına büyük bir çelişki olmaya devam etmektedir. Bu durum, en son Gazze’de insanlığın yok edilmesiyle somut olarak gözler önüne serilmiştir.
Gazze’deki vahşet karşısında izleyici olmaktan öteye geçemeyen BM’nin Güvenlik Konseyi (BMGK), Gazze’de Barış Kurulu’nun kurulması ve Uluslararası İstikrar Gücü’nün görev yapmasını öngören ABD tasarısını kabul etmesi, ABD’ye yeterli gelmemiş, Trump, ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesini bütün dünyaya dayatan bir adım atabilmiştir. BM’nin tutumu, Trump’ın son hamlelerine alan açarak, ABD emperyalizminin, BM’ye tabi olmadığını ortaya koymasıyla sonuçlanmış ve kurumun aslında ne kadar güçsüz olduğunu da bir kez daha gözler önüne sermiştir. BM’nin güçsüzlüğü uluslararası hukukun tamamen dayanaktan yoksun kalmasıyla sonuçlanmış, kurum fiilen, tabeladan ibaret hale gelmiştir. Bu durum, ABD ile Çin ve Rusya arasındaki çıkar çatışmasının giderek büyümesinden kaynaklanırken, BM, bu paylaşım çatışmalarında ayak bağı haline gelmiş, dünyanın geri kalanı için bir teminat olmaktan çıkmıştır. Sonuç olarak tarih, BM’yi Milletler Cemiyetinin son günlerine getirmiştir.
“Birleşmiş Milletlerin akıbeti nedir?” sorusunun cevabı ise, insanlığın, tarihsel birikimini hatırlayarak, yeni bir düzen kurup kuramayacağı ile ilgilidir.
Mary Shelley, 1818 tarihli eseri Frankenstein’de, canavarlığın, yaratığın kökeninde değil, Doktor Frankenstein’ın bilimsel, toplumsal ve etik görevlerinden kaçınmasında yattığını ifade eder. O halde soralım: Frankenstein’in akıbeti romandaki gibi yarattığı varlıkla birlikte yok olmak mıdır? Yoksa yaratık, yaratıcısına ait olmayı reddederek yeni bir yaşam mı kuracaktır?
Notlar
[1]- U.S. and China are charged the highest dues for the United Nations’ 2 main budgets, Pew Research Center, 31.07.2025
[2]- H.R.4 – Rescissions Act of 2025, https://www.congress.gov/bill/119th-congress/house-bill/4/text
[3]- Lenin V.I. Toplu Eserler, 4. İngilizce Baskı, Progress Publishers, Moskova, 1965, Cilt 31, sayfa 318-333 “Milletler Cemiyeti’nin var olmadığı, kapitalist güçlerin ittifakının tamamen sahte olduğu ve aslında her birinin diğerlerinden bir şeyler kapmaya çalışan bir haydutlar ittifakı olduğu ortaya çıktı.” 15 Ekim 1920
[4]- Ludo De Witte, The Assassination of Lumumba 2001, Verso
[5]- Resolution 661 (1990) / adopted by the Security Council at its 2933rd meeting, on 6 August 1990.
[6]- https://1997-2001.state.gov/policy_remarks/1999/990813_jones_iraq.html
[7]- Human Development Report, Published for the United Nations Development Programme (UNDP), New York Oxford Oxford University Press 1990, iii
[8]- Human Development Report, Published for the United Nations Development Programme (UNDP), New York Oxford Oxford University Press 1990, iii
[9]- Human Development Report, Published for the United Nations Development Programme (UNDP), New York Oxford Oxford University Press 1990, p. 1
[10]- Küresel hedefler – gönüllülük esasına göre
[11]- Her ülkenin özel ihtiyaçlarına göre uyarlanmış küresel hedefler – gönüllülük esasına göre hesap verebilirlik ve izleme
[12]- “Yönetişim, bir ülkenin işlerinin yönetimi için her kademede kullanılan ekonomik, siyasal ve yönetsel yetkilerin uygulanışıdır. Yönetişim devleti kuşatır, ama devleti aşarak özel sektör ile sivil toplumu da kapsar. Her üçü de insani gelişmenin sürdürülebilmesi için kritiktir. Devlet, geçişken siyasal ve hukuki ortamı sağlar. Özel sektör iş ve gelir sağlar. Sivil toplum, siyasi ve sosyal etkileşimi kolaylaştırır – grupları ekonomik, sosyal ve siyasi faaliyetlere katılmaya teşvik eder. Her birinin zayıf ve güçlü yanları olduğundan, iyi yönetişime desteğimizin temel amaçlarından biri, bu üç unsur arasında yapıcı bir etkileşimi teşvik etmektir. (Governance for sustainable human development, A UNDP Policy Document, United Nations Development Programme, January 1997).

