Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez olarak kayıtlıdır.
Bu değiştirilemez maddelerden ikincisi “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” der.
Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Sefaköy’de astıkları “Şeriata, faşizme, karanlığa karşı Laik, Devrimci, Demokratik Cumhuriyet” pankartı gericiler tarafından hedef gösterilen iki Sol Parti üyesi gözaltına alındı. Balıkesir Gömeç’te de aynı pankart nedeniyle iki kişi daha gözaltına alındı. İstanbul’daki Sol Partililer için ev hapsi kararı verildi.
Aslında Laikliğe karşı bu saldırılar ilk kez olmuyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana gericiliğin tam boy hedeflerinden biri olageldi.
Laiklik, 1923’te kurulan Cumhuriyet’in tasfiyesiyle birlikte yeni bir rejimin kuruluş sürecinin bir parçası olarak ortadan kaldırılmaya çalışılan en önemli ilkelerden biri olarak bu tasfiye girişimine karşı mücadelenin de başat direniş noktalarından birisi.
Yeni Ülke dergisi adına laiklik mücadelesinde önemli bir çıkış olan Laiklik Meclisi’nin kurucularından ve sözcülerinden Umut Kuruç’la laikliği, tasfiye girişimlerine karşı mücadeleyi ve Laiklik Meclisi’nin bu mücadeledeki yerini konuştuk.
– Laiklik Meclisi hangi siyasal ve toplumsal ihtiyaçtan doğdu? “Artık yeter” denilen eşik neydi?
Türkiye, özellikle 1980’lerle birlikte giderek ivme kazanan bir karşı devrim sürecinin son aşaması ile karşı karşıya. Bu tarihlerle birlikte sermayenin yeni birikim rejimiyle uyumlu bir siyasi, toplumsal yapı kurulması gerekiyordu. Emeğiyle geçinen geniş kitlelerin bu yeni yapıya ikna edilmesi gerekiyordu. Burada haklar yok, sermayeye biat vardı. Bu sürecin en önemli ayağı da laikliğin tasfiyesiydi. 2000’lere gelindiğinde bunu nihayete erdirecek siyasi aktör de bulundu. 20 küsur yılın sonunda laikliğin büyük oranda tasfiye edildiği siyasi, toplumsal koşullarda yaşıyoruz. Laiklik Meclisi kurulmadan önce, bunu görerek, farklı mücadele platformlarıyla laiklik mücadelesini yükseltmeye çalıştık. Ancak, siyasetin ve toplumun birçok kesiminde bu tehlikeli karşı devrim süreci idrak edilememişti. Gerek bu nedenle, gerekse örgütlenme biçimi nedeniyle belki de, o dönem pek fazla yol alabildiğimiz söylenemez. Özellikle 2017 Anayasa değişikliği ve 2023 genel seçimleri ile birlikte, laikliğin tasfiyesi hızlandı ve Devlet kurumlarında, siyasette, eğitimde, toplumsal yaşamda ve çalışma hayatında çok daha fazla hissedilir ve görünür oldu. Bu nedenle, yeni bir laiklik mücadelesi kuruluşuna ihtiyaç vardı. Daha örgütlü, daha sağlam ve siyasetin solunda yer alan toparlayıcı bir yapı gerektiği ortaya çıktı.
– Laiklik Meclisi nasıl bir çağrıyla kuruldu? Kimler bir araya geldi ve bu birliktelik nasıl şekillendi? Bir “platform” değil de “meclis” adını tercih ettiniz?
Cumhuriyet’in 100. yılında Türkiye’nin idari, hukuki ve toplumsal yapısını değiştirmek üzere sürdürülen karşı devrim sürecinin, biraz önce söylediğim gibi, tehlikesine işaret eden bir çağrıyla kurulduk. Gerek daha öncesinde birlikte laiklik mücadelesi yürüttüğümüz, gerekse bu mücadelenin ne kadar kritik ve yaşamsal olduğu konusunda fikir birliğine sahip çok değerli isimlerle bir araya gelerek çağrımızı yaptık. Kurumların bir araya geldiği bir platform olarak değil, bir meclis yapısıyla kurulduk. Elbette, sendikalardan, farklı kitle örgütlerinden, siyasi partilerden, akademiden, hukuk ve eğitim alanlarından çok değerli isimler var. Kurumsal temsiliyet yerine, üyelerden oluşan bir meclis olması, kolektif bir mekanizma haline gelmesini sağladı. Kurumların değil, görüşlerin, yaklaşımların öne çıktığı bir yapı meclis. Temsiliyetler bu nedenle sınırlandırılmış değil. Tartışma zemini ve karar alma süreçleri daha güçlü ve sağlam. Bu nedenle bir meclis işleyişinin daha geliştirici, ön açıcı ve işlevli olduğunu söylemek mümkün.

– Bugün Türkiye’de laikliğin en çok aşındığı alanlar sizce hangileri: eğitim mi, hukuk mu, kamu yönetimi mi? Bu yanıyla Laiklik yalnızca anayasal bir ilke midir, yoksa gündelik hayatı da doğrudan ilgilendiren bir özgürlük meselesi mi?
Laiklik bir bütün olarak aşındırılıyor, deyim yerindeyse tasfiye ediliyor. Bir önceki cevaplarda karşı devrimden bahsettim. Bu karşı devrim, Türkiye’de Cumhuriyet’in tasfiyesiyle yeni bir rejimin kuruluşunun tamamlanmasını hedefliyor. Dolayısıyla, karşı devrim ve yeni rejim, bütün saydığınız alanları kapsıyor. Bütünlüklü. Kamu yönetiminden, hukuka, eğitimden, toplumsal yaşama, çalışma hayatına kadar her bir alanı dönüştürüyor. Hedefi de zaten bu. Yani, sadece gündelik yaşamı ilgilendiren bir özgürlük meselesi değil. O noktaya gelebilmiş olması zaten diğer bütün alanlardan tasfiye edilmiş olmasıyla açıklanabilir. Salt bir anayasal ilke olduğunu da söyleyemeyiz. Elbette anayasal bir güvence olması çok önemli. Her ne kadar, anayasanın kendisi bir güvence olmaktan çıktıysa da. Siyasi iktidarın, Cumhuriyetin tasfiyesi ile yeni rejimin tesisi konusunda önemli bir mesafe kat ettiğini de görmek gerekiyor. Anayasayı tanımadığını çeşitli vesilelerle ifade ediyor. Laikliğe aykırı uygulamaların da büyük oranda kurumsallaştığını açık bir biçimde yaşıyoruz. Bu tasfiye harekâtı sadece siyasi iktidarın yaptıklarıyla sınırlı değil elbette. Laikliğin baskıcı olduğunu; bir grup elitin halkın değerlerini baskı altına aldığını; tarihsel kültürel değerler karşısında tekçi bir anlayışı dayattığını söyleyen bir liberal akımın etkisini unutmamak gerekir. Bu söyleme göre merkezdeki siyasal elitler bugüne kadar Müslüman halk kitlelerini ezmiştir, özgürlüklerini engellemiştir. Dolayısıyla, laikliğin tam anlamıyla “laikleşebilmesi” için inancın tanımı ile dini alanın düzenlenmesi dindarlara bırakılmalıdır. Dindarlardan kasıt da “sivil toplum” bileşeni olan tarikat ve cemaatlerdir. Dolayısıyla, laikliğin tasfiyesinde “özgürlükçü laiklik” kavramını ortaya atanları, laikliğin sınırlarını inançlara özgürlükle çizenleri bugün içinde bulunduğumuz tablonun sorumluları arasında unutmamak lazım.
– Yeni anayasa tartışmalarını laiklik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçek bir risk mi, yoksa örtük bir tasfiye mi söz konusu? Laiklik Meclisi bu sürece nasıl müdahil olmayı hedefliyor?
Hem gerçek bir risk hem de örtük bir tasfiye. Sadece laiklik açısından da değil. Ama laiklik, idari yapının, hukukun, toplumsal yaşamın temeli. O nedenle, sadece Anayasa’nın 4. maddesinde kalıp kalmamasından bağımsız olarak, Anayasa’nın bütünlüğünde temel bir ilke. Yani, 4. madde kalır, diğer maddelerde bunun içi boşaltılırsa zaten Anayasa’nın ruhundan çıkarılmış olur. Tıpkı yeni bir tarih yazımı yaptıkları gibi, laikliği de kendi meşreplerine uygun bir içerikte yeniden tarif etmeye çalışıyorlar. Bu nedenle, “yeni anayasa” dayatmasına karşı çıkarken bu gözden kaçırılmamalı. Esas olarak, tam boy sermaye egemenliğinin yerleşebilmesi için laiklik başta olmak üzere Cumhuriyet değerlerinin tasfiye edildiği yeni rejimin anayasasından söz ediyoruz. Sadece Türkiye’den de ibaret değil yeni rejim. Dünyanın birçok yerine, en yakınımızdaki bölgeden başlayarak bakarsak, bu yeni rejimin emperyalist hedeflerden bağımsız olmadığını görüyoruz. Laiklik Meclisi bütün bunları değerlendirerek, kurulduğunda bir bildirge yayınladı, “Eşitlik ve Özgürlük için Laiklik Bildirgesi”. Burada “Anayasa ve yasalar ayaklar altına alınırken, hukuk yeniden yapılandırılmakta, içi boşaltılmaktadır. Gelinen aşamada “Yeni Türkiye” adıyla kurulan rejiminin Anayasası için hazırlıklar sürmektedir. Cumhuriyet öncesi bir döneme referans verilerek uzunca bir süredir yürütülen hazırlıklar aracılığıyla, halkın değil tarikat ve cemaatlerin anayasasının hedeflendiği açıktır.” diyerek laikliğin tasfiyesine ya da içi boşaltılarak kâğıt üzerinde bırakılmasına karşı çıkacağımızı söyledik. Bu “yeni anayasa” dayatması, Laiklik Meclisi’nin en başat mücadele başlıklarından biri. Bunun için kurduğumuz bir komisyonumuz var. Açıklamaların yanı sıra, bilgilendirme toplantıları ve konferanslar düzenliyoruz. Aralık 2024’te ilkini düzenlediğimiz “Mümtaz Soysal Anayasa Konferansları”nın ikincisini 2025 yılının Aralık ayında yaptık. İlkindeki çok değerli isimlerin sunumları kitap olarak yayınlandı. İkincisinin de kitaplaştırma çalışmaları sürüyor.
– Laiklik Meclisi kuruluşundan bu yana hangi somut çalışmaları yürüttünüz? Bildirgeler, raporlar, izleme faaliyetleri neleri kapsıyor? Yerel düzeyde de örgütlenme çalışmalarınız olduğunu biliyoruz? Bu çalışmalar hakkında da bilgi verir misiniz?
Kuruluşumuzdan bu yana birçok çalışma yaptık. Elbette yeterli değil, ancak, yol aldıkça daha da güçleniyoruz ve çalışmalarımız da çeşitleniyor. Biraz önce bildirgemizden bahsettim. Bu metin Laiklik Meclisi’nin ana çerçevesini, kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra, konferanslar, seminerler düzenliyoruz. Laiklik ihlalleri raporlarımızı düzenli olarak yayınlamaya gayret ediyoruz. Bu raporlar bütün alanları kapsıyor. Siyasi iktidar, TBMM, toplum, eğitim, sağlık başta olmak üzere bütün bakanlıklar, mülki idare amirlikleri, ordu ve buralara bağlı kurumlar ile üniversitelerdeki laiklik ihlalleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, tarikat-cemaatlerin faaliyetleri gibi başlıkları içeriyor. Raporlardaki verileri de değerlendiriyoruz. Böylece hem tarihe not düşüyoruz, hem halka ve ülkemize karşı işlenen suçları tespit ediyoruz. Bunun yanı sıra elbette, yurttaşların, karşı devrimin geldiği tehlikeli aşamayı görmelerini ve harekete geçmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda bir Laiklik Broşürü yayınladık. Laikliğin ne olduğunu, ortadan kaldırıldığı zaman emekçiler başta olmak üzere toplumun bütün kesimlerini nasıl etkilediğini, etkileyeceğini sade bir dille anlatmaya çalışıyoruz broşürümüzde. Özellikle gençlere ulaşmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü özellikle 1990’lardan itibaren kafalar çok karıştırıldı laiklik konusunda. Önüne arkasına sıfatlar getirildi, “inançlara özgürlükle” tarif edildi. Laikliğin kendisinin, özgürlüğün zemini olduğunu, eşit ve özgür bir gelecek için temel bir nitelik olduğunu anlatıyoruz. Laiklik Meclisi ilk kurulduğunda “bir fikri barikat oluşturacak ancak savunma hattından ibaret bir konumlanmayla kalmayacaktır. Aynı zamanda laiklik mücadelesinin önünü açacak şekilde toplumsal bağlar kuran, ayakları yere basan, bir dinamik yaratarak topluma cesaret ve umut veren bir mücadele hattı oluşturulacaktır.” dedik. Türkiye’nin birçok noktasından üyelerimiz var. Ama bunun yanında, çalışmalarımıza ülkenin birçok yerinden ses geldi. Böylece, merkezi meclisle koordinasyon içerisinde çalışacak il meclislerimizin kuruluşları başladı. Sadece iller düzeyinde değil, üniversite gençliğinden de benzer karşılıklar aldık ve üniversitelerde laiklik kulüpleri kurulmaya başladı.
– Genç kuşakların laiklik meselesine yaklaşımını nasıl görüyorsunuz? Bir kopuş mu var, yoksa yeni bir dil mi aranıyor?
Bir önceki cevaptan devam edelim. Genç kuşaklar laikliğe sahip çıkıyor. Evet, bir yandan siyasi iktidarın ve onun desteğindeki tarikat-cemaatlerin gençliği kuşatan saldırıları sürüyor ama bir yandan da buna bir tepki olarak gençlik içinde laikliğe sahip çıkan geniş kesimler olduğunu görüyoruz. 19 Mart süreciyle de ortaya çıkan bu tablo ete kemiğe de bürünmeye başlıyor. Gençlik laiklik için mücadele etmek istiyor. Bunu için bir araya geliyor. Özgür düşünmenin, sorgulamanın ve geleceğini kendi elleriyle kurmanın koşulunun laiklik olduğunu gören gençler, dünyayı değiştirme iradesini ellerine alabilmelerinin koşulunun da laikliği kazanmaktan geçtiğinin bilincindeler. Bu çok değerli ve umut verici. Burada da bize çok önemli görevler düşüyor. Onlarla birlikte tartışmak, onların aklını açacak, netleşmelerini sağlayacak çalışmaları birlikte yapmamız gerekiyor. Laiklik Meclisi olarak, gençlikle birlikte yol yürümek için bu konuda çalışmalarımızı oluşturmaya başlıyoruz. Ülkemizin ve dünyanın aydınlık geleceği burada çünkü.
– Siyasal İslamın küresel ölçekte de bir güç olarak yer alması Türkiye’deki laiklik tartışmalarını ve mücadelesini nasıl etkiliyor?
Gericilik, ya da sizin ifadenizle siyasal İslam dünya ölçeğinde bir anda güç kazanmadı. Bunun onlarca, hatta yüzlerce yıllık geçmişi var. Yüzlerce yıl geriye gitmeden, son 40-45 yıla bakarsak, emperyalizmin yanı başımızdaki bölgeden başlayarak gericiliği bir araç olarak nasıl besleyip büyüttüğünü görebiliriz. Bu bir plan çerçevesinde yapıldı. Sermayenin rahatça yayılabilmesi, kaynaklara el koymak başta olmak üzere dünyada egemenlik alanları yaratabilmesi için halkları ikna etmenin yolu birçok ideolojik ve siyasi hamleyle mümkün olabilirdi. Devrimler çağından kalan laik ve anayasal ulus devletlerin tasfiye edilmesi, rejimlerin değişmesi gerekliydi. Burada, siyasal İslam/gericilik önemli bir araç oldu. Yanı başımızdaki Suriye bunun en son örneğidir. Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi Türkiye’yi de içine alan bir çerçeveye sahip. Suriye’nin cihatçı terör örgütü HTŞ tarafından ele geçirilmesinde rolü olan siyasi iktidar, ülkemizde de gerici politikalarını hızlandırdı. İktidarın en yetkili şahsiyetleri Şam’ı yolgeçen hanına çevirerek, cihatçılara güzellemeler dizerken, laiklik ve onu savunan, sahip çıkan herkes siyasi iktidar ve çevresi tarafından neredeyse küfürle karşılandı. Başına ödül konan cihatçı Colani, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından kahraman ilan edildi. Osmanlı anlatıları, kurumsal ve toplumsal yapısı, eğitimden, idari, ekonomik, siyasi yapıya kadar hızla meşru hale getirilmeye başladı. Ümmet vurgusu öne çıkarıldı. Tarikat-cemaat uzantılı unsurlar, Afganistan, Suriye gibi birçok ülke ile birlikte Türkiye’de faaliyetlerini arttırdı, bunun önü açıldı, desteklendi. Suriye’de Alevilere dönük saldırılar, ülkemiz içinde de meşrulaştırıldı. Suriye ile birlikte, ülkelerin parçalanmasına, en azından istikrarsızlaştırılmasına ve kan gölü haline gelmesine yol açıldı. Dolayısıyla, laikliğin tasfiyesinde emperyalizm ilişkisini görmeden, laikliği sadece ülke sınırları içinde bir din-devlet işlerinin ayrılması ve yaşam tarzı olarak ele almak, çok büyük bir felaketi gözden kaçırmak olur. Laiklik Meclisi, bu ilişkiyi görerek, bağımsızlığın önemli koşullarından birinin laiklik olduğunu ortaya koyuyor.
– Bugün laiklik mücadelesine biraz uzaktan bakan yurttaşlara ne söylemek istersiniz? Laiklik Meclisi onları nereye çağırıyor?
Özellikle emeğiyle geçinen, bütün hakları gasp edilmiş, geleceği karartılmış yurttaşlar için laiklik yaşamsal. Patrona başkaldırmak haramdır fetvaları ve hutbeleriyle bu dünyada yoksulluğun reva görüldüğü, yurttaşlar için, MESEM’lerle sermayeye adeta köle haline getirilen gençler için, tarikat şeylerine mürit olacakları bir tedrisata mahkûm edilen çocuklar için, eşitliği yok sayılan, yedek işgücü olarak görülen, şiddet ve cinayetlerle sindirilmeye çalışılan kadınlar için laiklik şart. Sosyal yardım değil, haklarına sahip çıkan yurttaşlar olmak için laiklik şart. Eğitim hakkı, sağlık hakkı, çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, insanca barınma, sağlıklı beslenme hakkı, gibi haklarla insana yakışır bir yaşama sahip olabilmek için laiklik şart. Tarikat şeyhlerine, aşiret ağalarına, mafya çetelerine, para babalarına teslim olmamak için laiklik şart. Toplumun, emekçilerin, kadınların, gençlerin iradesine sahip çıkması için laiklik şart. İşte bu iradeyi kırmak için laikliği tasfiye ediyorlar. O zaman bu iradeyi ayağa kaldırmanın zamanıdır.

