13 Şubat 1925’te başlayan ve aynı yılın Nisan ayına kadar devam eden Şeyh Said isyanı güncel olarak da tartışılan ve taraflaştıran bir başlık. İsyanın baskın karakterinin dini mi yoksa ulusal mı olduğu ya da her ikisinin bir arada olmasının bir sorun olup olmadığı şeklinde formüle edilebilecek bu tartışmalara bir hatırlatma ve katkı olması için Komintern’in ve TKP’nin o dönemki bazı değerlendirmelerini paylaşıyoruz.
Görüleceği üzere bu değerlendirmeler uluslararası alandaki tabloyu dikkate alan, isyanla birlikte açılan yolun emekçi sınıfların hayrına olmayan uygulamalara gebe olduğunu da hesaba katan ve buna rağmen yeni kurulan cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkan bir içeriktedir.
Konuyla ilgili TKP’nin değerlendirmelerinin en önemlileri Orak-Çekiç gazetesinin 6 ve 7. sayılarındadır.
Gazetenin 6. sayısı “İrticaın başında Şeyh Sait değil, derebeylik duruyor; irticaa karşı mücadelesinde Halk Hükümetledir” manşetiyle çıkarken, aynı sayfada “Kahrolsun İrtica” başlıklı bir yazı bulunmaktadır. (1)
- sayı ise isyanı yine manşetten değerlendirmektir.
“Yobazların sarıkları yobaz zümresine beyaz kefen olmalı! Yobazlarıyla, ağalarıyla, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlarıyla birlikte kahrolsun derebeylik! İrticaa ve derebeyliğe karşı mücadele için: Köylüler “Köy Meclisleri” Ameleler “Sendikalar” etrafında teşkilâtlanmalıdırlar!” manşetinin altında Orak-Çekiç imzalı aşağıdaki değerlendirme vardır:
“İngilizlerin oynattığı irtica kuklası
Emperyalist devletlerin, şarktaki müstakil devletleri inhilal ettirmek için, öteden beri tatbik ettikleri gayet basit bir usul vardır bilhassa Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizler ve Ruslar bundan, müteaddid defalar, ümitlerinin fevkinde neticeler elde etmişlerdir. Bu tılsımları siyaset, ekalliyette kalan milletlerin müteneffizatını, sergerdelerini para kuvvetiyle ıtma ettirdikten sonra, icab eden esliha, mühimmat ve levazımı ellerine vererek, kendilerini isyana sevk etmekten ibarettir. Bu musanna[yapay] yangınları söndürmek gailesiyle hükümetin en ziyade meşgul olduğu ve endişeler içinde kıvrandığı bir sırada onları bizzat ika’ etmiş olan istilacı devletlerin diplomatları gelirler. Sahte bir dost tavrı takınarak, halisane (!) müdahalelerde bulunurlar. En haysiyet kırıcı, istiklali zedeleyici tekliflerini kabul ettirirler, türlü türlü imtiyazlar kopartırlardı.
Uzun mücadeleler ve fedakârlıklar pahasına elde ettiğimiz siyasi istiklal sayesinde, mazinin esaslı bir tasfiyeye tabi tutulması memleketimizde yeni bir devre küşad etti. Artık sakim[yanlış] ananeler ve itiyatlarla kendimizi mukayyed addetmiyorduk. İktisadi ve içtimai inkişafımızı güçleştiren ananeleri – hatta menşe’leri din olsa bile – yıkmak zaruretini bütün inkılâb mücahidleri hissetmişti. İki seneden beri bu istikamette büyük adımlarla ilerlemekteyiz. Ve bu nevi icraatta iktidar makamı, geniş halk kitlelerinden kuvvet almaktadır.
Bu vaziyet karşısında Anadolu’ya müteallik hedeflerine erişmeye muvaffak olamayan emperyalistler, düşünceye dalmışlardı. Halktaki uyanıklık, milliyet rekabetlerinden istifadeye imkân bırakmıyordu. Yalnız Türkiye’de değil, şarktaki tekmil geri milletler, en evvel hakkından gelmek icab eden en mühlik[öldürücü] düşmanları istilacı sermayedar devletler olduğunu artık anlamıştırlar. Onlardaki milliyetçilik hissi birbirlerine karşı değil, emperyalistlere karşı keskinleşmiştir.
Şark hududumuzdaki zengin petrol havzasını büsbütün benimsemek isteyen İngilizlere, komşu ve kardeş milletleri birbirine saldırmak imkânından mahrum kalınca, Türkiye’yi gaileye sokmak için, bir tek silah kalıyordu, o da cumhuriyet hükümetinin, dini devlet işlerine müdahaleden men etmiş olmasını ileri sürerek İslam, ahalinin taassubunu tahrik etmek idi.
Genç hadisesinde, bu silah ile mücehhez olan şeyhlerin, ipleri İngiliz zabitleri tarafından çekilen kuklalar gibi hareket ettiklerine şahit olmaktayız. Bu şeyhler, İngilizlerin, İslamiyet’i, şark milletlerini cehalet ve uyuşukluk içinde tutmak için bir alet tarzında kullandığını fark etmeyecek kadar kör değilseler, en deni ve iğrenç menfaatperestler ve hainlerdir. Her iki ihtimalde de bu nevi mahlûkları imha etmek gerektir. Evvelce aynı denaeti padişahlar ve halifeler irtikab etmişti. Şeyhlerin ve derebeylerin foyalarının meydana çıkmasından biz seviniyoruz. Çünkü bu vaka derebeyliğin tamamıyla ortadan kaldırılması hususunda mütereddid davranan zimamdarlarımızın[idareci] gözlerini açacak; hilafet ve halife hanedanı hakkında tatbik edilen muameleyi şark vilayetlerimizi haraca kesen mütegallibeye de, daha büyük bir şiddetle tatbik etmeye hükümeti mecbur edecektir.
Bizzat ahalinin isyanı bastırmak hususunda gösterdiği tehalük, çalışan halk kitlelerinin, derebeylik usullerinin ilgasıyla ne kadar yakından alakadar olduklarını göstermektedir. Amele ve köylü sınıfı, bu tufeyliler güruhunun mazarrat ika etmelerine medar olacak her türlü vesaitten mahrum edilmelerini, bütün azmiyle talep etmektedir. Bu vesaitin en mühimi şeyhlerin ve beylerin malik oldukları nahiye veya kaza hududlarıyla ölçülen vasi arazidir. Şurişten mesul olanlar tecziye edilir edilmez, bu malikâneler derhal istimlâk edilmeli ve yoksul köylü ve çobanlara tevzi edilmelidir. Arazi ve meralar parçalanmadıkça şark vilayetlerimizde intizamın idamesine imkân yoktur.” (2)
Aynı sayının bir diğer sayfasında ise soru-cevap şeklinde aşağıdaki metin bulunur:
“Şeyh Said ne biçim eşkıyadır
– Arkadaş, son günlerde gazetelerde okuyoruz: (Genç)de, Hınıslı Şeyh Said ve 2000 kadar avanesi kıyam etmiş; hükümet onları tepelemek için tedbirler alıyormuş, üstlerine jandarma kuvvetleri gönderiyormuş, bunlar ne biçim eşkıyadır? Ne istiyorlar?
– Bunlar Kürdistan’ın derebeylerindendir. Cumhuriyet hükümetinin derebeyliği kaldıracağını biliyorlar. Hükümeti zayıf zannediyorlar, tali’lerini tecrübeye kalkışıyorlar. Kendilerince “şu cumhuriyeti şimdi yıkmazsak bir daha yıkamayacağız, fırsat bu fırsattır.” Diyorlar.
– Peki ama cumhuriyet hükümetinin zayıf olduğunu nasıl anlıyorlar?
– Halkın memnuniyetsizliğinden, halk eskisi gibi fakir, sefil, aç. Her şey pahalı. Ekmek her yerde kıt. Mürteciler bundan istifade ediyor; gazeteleri halkın gözünden hükümeti düşürmeye çalışıyor: “Cumhuriyet Hükümeti hani sizi müreffeh edecekti?” diyorlar: “Onun düşündüğü yalnız vergi toplamak, varidatını çoğaltmak, sizi aç bırakıp kendi adamlarını, memurlarını doyurmaktır. Bu Cumhuriyet Hükümeti ahlak, namus nedir, onu da bilmiyor, tanımıyor. Para toplamak için kerhaneleri, meyhaneleri, kumarhaneleri, rezalethaneleri serbest bırakıyor. Müslüman kızlarının bu rezalethanelerde erkeklerle beraber hora tepmelerine, her haltı yemelerine bir şey demiyor. . .” İşte kara kuvvet, hocalar memleketin her tarafında aylardan beri bu propagandayı yapıyorlar. Gazeteleri ne yazıyorsa onlar da camilerde, tekkelerde, kahvehanelerde, evlerde, tarlalarda halka onu söylüyorlar. Halkın, cahil ve aç bırakılmış köylünün, hiddetini tahrik ediyorlar. Şimdi o kadar cesaret alıyorlar ki bir hoca Efendi meclisin içinde kalkıp bu müfsitliği tekrarlamaya bile cüret ediyor.
– Cesaret bulur ama ağzının payını da alıyor. Bir mebusun beş sütunluk nutku gazetelerde okuduk ya?
– Bu nutku köylülerin arasına kim yayacak? Propagandasını kim yapacak? “Biz Orak Çekiç’te” böyle hakikati ameleye anlatabiliyoruz, fakat beş altı milyon köylü doğruyu nasıl duyup anlayacak? Jandarma mı yoksa tahsildar mı gazeteleri alıp köy köy dolaşacak köylüye vaaz verecek? Çünkü köylünün gördüğü jandarma ile tahsildardır.
– İyi ama hocadan, molladan da köylünün bir fayda gördüğü var mı?
– Hoca da, molla da köylüyü soyar, fakat köylüye çektiği fakirlikten, zahmetten bahsediyor, köylü de her türlü insan gibi onları dinliyor. Sonra fukaranın son tesellisi din ile namustur, onları da hocalar tehlikede göstererek halkı adam akıllı korkutuyor, kendi taraflarına çekiyor.
– Peki, ama eskiden de fenalıklar vardı, hem de besbeterdi, o zaman hocalar ne diyorlardı?
– O zamanda kara kaplı kitabın başka bir sahifesini okuyorlardı: “Allah, diyorlardı” bu fani dünyada Müslüman kullarını imtihana çekiyor; onlara musibet, bela veriyor; ama ahirette cenneti ihsan edecek. Fani dünyanın bir mihnetine sabır ile şükr eden ahirette bin nimete nail olacak.” Yahut kara kaplının daha başka bir sahifesini açıp okurlardı: “Müslümanlar namaz kılmıyor, sadaka zekât vermiyor, besmelesiz karılarla cima ediyor, bütün çocuklar besmelesiz doğuyor, onun için dünya bozuluyor.” Derlerdi, bütün fenalıkları yine halka yükletirlerdi.
– E, sen ne dersin? Bunun sonu ne olacak? Amele hakikati anlıyor. Bu kara kuvveti susturmak, Şeyh Saidleri tepelemek için kanını dökmekten bile çekinmez.
– Çok doğru, yalnız yazık ki hükümet amelenin en büyük, en hakiki inkılabçı kuvvet olduğunu anlamıyor, ameleyi çorbacılara, çelebilere, patronlara esir edecek kanunlar hazırlıyor.
– Arkadaş, kara kuvvet bizim de burjuvazinin de düşmanıdır, biz her şeyden evvel bu müşterek düşmanı yenmeliyiz; burjuvazi ile de ayrıca kozumuzu paylaşırız.” (3)
İsyan ile ilgili Komintern’in kapsamlı değerlendirmesi Dr.H.Stürmer imzalı ve 3 Mart 1925 tarihli “Kürdistan’da Ayaklanma – Doğu Raporu” başlıklı değerlendirmedir. 5 bölümden oluşan rapor aşağıdaki gibidir.
“1. Genel Anlamı
Kürt Ayaklanmaları, Yunanların Osmanlı topraklarını işgal ettiği dönemde de tekrar tekrar cereyan etmiş, fakat buna rağmen Ankara hükümeti için bir tehlike oluşturmamıştı. Patrikhane sorununun yol açtığı şimdiki Türk-Yunan gerginliği de askeri açıdan yine ciddiye alınacak bir tehlike oluşturmuyor. Her an bir harekat yapabilecek gücü olan Türk ordusunun doğuda önü açık görünüyor. Kürt ayaklanmasının, Ankara hükümetini asken anlamda sarsması gibi bir durum söz konusu değil. Ayaklanmaya asıl ve en başta, yakın gelecekte çözülmesi beklenen Musul sorununa etkisi açısından bir anlam ve önem verilmeli.
- Ayaklanmanın Merkezi, Yayılması ve Askeri Durum
Bingöl’ün Genç ilçesinde başlayan ayaklanmayı “basit bir çete savaşı” olarak küçümseyen Fethi Bey hükümeti, isyancıların, müdahale için gönderilen küçük bir jandarma birliğini yerli basından gelen haberlere göre sürpriz bir şekilde geri püskürtmeleri üzerine görevi bıraktı ve İsmet Paşa, rahatsızlığı daha tam iyileşmeden yeni hükümetin başına geçti. Hükümet, Kürt başkaldırısının Ergani, Diyarbakır ve Harput’a da yayılması üzerine on iki doğu ilinde savaş hali ilan etti. Bir ara Diyarbakır, Malatya ve Ergani’nin Kürtlerin eline geçtiğini duyurdu, ancak daha sonra bunu yalanladı. Bu arada Elazığ ve Harput’tan yerel halkın geri püskürttüğü isyancıların, stratejik önemi olan Dersim’i ele geçirdikleri söyleniyor. Hareketin Urfa’ya kadar yayılması (ki bugüne dek yalanlanmış değil) ise çok önemli, çünkü isyancılar böylelikle Musul sınırının büyük bir bölümünü kontrol altında tutabilecek ve buradaki Kürtlerle doğrudan ilişki kurabilecekler. Ayaklanmanın başlamasından bu yana geçen iki hafta sonunda durum, Türk hükümeti açısından biraz düzelmiş görünüyor. Ayaklanma yazın olsaydı, Türk Ordusu tarafından birkaç hafta içinde bastırılması işten bile olmazdı, ancak şu sıralar bölge karla kaplı olduğundan harekat birkaç ay sürecek gibi gözüküyor.
- Görünen Nedenler; Hareketin Doğuşu ve Hedefi Hakkında Türk ve İngiliz Görüşleri
Hareketin önderi Şeyh Sait’in Manifestosunun gösterdiği hedefler:
- Türkiye’den bağımsız bir Kürt devleti kurulması
- Başına bir padişahın atanması
- Halifeliğin ve şeriatın geri getirilmesi
- Din Etkeni: Şeyh Sait’in kendisi, İran’ın Hiva ve Buhara kentlerine kadar genişlemiş bulunan Nakşibendi tarikatının başıdır.
Ayaklanmanın itici gücü, İslam cephesindekiler için dayanılmaz olan ve “Müslümanlıkla hiçbir şekilde bağdaşmayan” Ankara hükümetinin “laikleşme politikası” oldu. Özellikle hayal gücünün genişliğiyle tanınan ve güvenilebilirliği az olan Chicago Tribune muhabiri, “isyancıların süngüsünün Kuran-ı Kerim” olduğunu belirtiyor ve Daily Telegraph’ın “Din Savaşı” şeklinde manşet atmasına sebep oluyor. Aynca Bursa, Trabzon ve Erzurum gibi “dini merkezlerin” hükümete karşı büyük öfke içinde olduğunu bildiriyor. Türk basını ise, ayaklanmanın tam da Ziyaeddin Hoca’nın Meclis’te laikliği şiddetle eleştirdiği konuşmasının hemen ertesinde başlamasının bir “işaret” olduğu konusunda görüş birliği içinde. Ankara’daki tedirgin çevrelerin, “halifeliği ve şeriatı geri getirmeyi amaçlayan hareket ülkenin tümünü kapsayabilir” korkusuyla İstanbul ve Trabzon’da sıkıyönetim uygulanması yolundaki isteklerini hükümet geri çevirdi. Öte yandan Manchester Guardian ise Kürtlerin Müslümanlıkla ilişkilerinin gevşek ve bağnazlıktan uzak olması nedeniyle halifelik konusunun, her ne kadar manifestoda özel olarak vurgulansa da, ayaklanmanın asıl amacına erişmede olsa olsa körükleyici bir rol oynadığını ileri sürüyor.
- Hanedan Etkeni: Sultan Abdülhamit’in, Paris’te sürgün hayatı yaşayan ve isyancılar arasında olduğu iddia edilen oğlu Selim Efendi’nin, isyancılar tarafından tahta çıkarılmak istendiği ileri sürülüyor. Ankara ise, iki yıl önce sürgüne gönderilen Abdülhamit dönemi hanedan mensuplarından çoğunun vaktiyle Musul, İran ve Suriye’ye gittiğini ve şimdiyse Türkiye sınırları içindeki Kürt bölgelerine geçtiğini belirtiyor ve ayaklanmanın yönetimini üstlendiklerinin altını çiziyor. Osmanlı sarayının ileri gelenlerinden oluşan yaklaşık 1 50 kişilik bir komitenin, ayaklanmayı İsviçre’den ve Suriye’den yönettiği söyleniyor. Ayaklanmanın, Şeyh Sait’in iki oğlunun, bilgi toplamak için gittikleri İstanbul ve Halep’ten geri dönmelerinin hemen ardından patlak verdiği yolunda Fethi Bey’in de dikkati çekilmişti. Ankara basını, ayaklanmayı, Cumhuriyet yönetiminin, doğu illeriyle ilgili hemen hiçbir soruna el atmadığı yolunda algılandığının bir göstergesi olarak tanımlıyor ve bunun ciddi bir uyarı olduğunu belirtiyor.
- Sosyo-Ekonomik ve Ulusal Etkenler: Din faktörünü reddeden ve Musul sorununun çözümü için (bkz. madde 4) Türkiye’nin baskısı olduğuna inanmayan Manchester Guardian gazetesine göre hareket, Kürtlerin bağımsızlıklarına kavuşma sürecinin yeni bir aşamasından başka bir şey değil ve gerçek nedeni, “ulusal kimlik (ırk) ve belki de ekonomik”. Oysa Morning Post, Şeyh Sait Ayaklanması’nın gerekçesi olarak feodal Kürt aşiretlerinin, Cumhuriyet rejiminin kendi güç ve otoritelerine son vermesinden korkmalarını gösteriyor. L’Jnformation ise (28.2 tarihli “Kürt Baskını” adlı başyazı) “laik Cumhuriyete karşı dini bir hareket olmaktan uzak” olarak nitelediği başkaldırının gerekçesinin “dağlarda yaşayan köylülerin, Lozan Antlaşması’nda öngörülen ‘mübadele’ işlemi gereği yurtdışından getirilen Türklerin verimli yaylalara yerleştirilmesine itirazı” olduğunu savunuyor.
- Ankara Hükümetinin Görüşü
Başbakan Fethi Bey, Büyük Millet Meclisi’nde Kürt ayaklanmasının, tam da önemli uluslararası konuların (Musul olsa gerek) çözüm aşamasına geldiği bir sırada baş gösterdiğine üstü kapalı olarak değinmişti. Muhalefetten Kazım Karabekir de başbakanın açıklamalarını “Fethi Bey ayaklanmanın arkasında her halde dış kaynaklı entrikaları görüyor. ” biçiminde yorumlamış ve kendisi de (İngiliz) oyunların(ın) rol oynadığına inandığını söylemişti. İngiliz basını ise Ankara’daki resmi çevrelerin bu “yabancı parmak” faktörünü yalnızca hareketin ilk günlerinde ön plana çıkardığını, sonraki günlerde ise daha çok din ve hanedan kaynaklı faktörleri vurguladığını kanıtlayabilmek istiyor. Bu arada yeni hükümet, dinin kamuoyunu etkilemek amacıyla politik amaçlı kullanılmasının “vatana ihanet” olarak algılanacağı yeni bir yasayı uygulamaya koydu. Böylece ayaklanmayı, uygulayacağı iç politika için bir malzeme olarak kullanacağı açıkça belli oluyor.
- İngiliz Kışkırtması ve Musul Sorunuyla Bağlantı
- Geçtiğimiz sonbahar aylarında Türk kuvvetlerinin Hakkari’deki Nesturilere karşı düzenlediği operasyon sırasında ayaklanmanın başı Şeyh Sait, Türk hükümetine karşı safta yer almıştı. 17 Ekim 1924 tarihli “Musul” raporunda, önceki yıl İstanbul’da toplanan Musul Konferansı’nın başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olan Hakkari sorunu ile İngilizlerin Musul politikası arasındaki ilişkiye değinmiştik.
- Yine geçen Ocak ayında Nesturi ve Keldani Metropolitinin, bir süre İngiltere’de Canterbury Başpiskoposu’nun konuğu olduğunun altını çizmekte yarar var. Bu bağlamda Manchester Guardian da, Musul sorununa çözüm arayışı içinde olunduğu şu sıralarda, ya Yakındoğu’daki İngiliz yönetimi altında bulunan Nesturilere Irak hükümetinin dolaylı denetimi altında hiç olmazsa kısmi bir özerklik verilmesi ya da anayurtlarına kavuşmalarının sağlanması gibi konuların git gide artan bir önem kazanmakta olduğunun altını çiziyor.
- İngilizlerin, Kürt ayaklanmasını desteklediklerinin somut bir kanıtı yok. Ancak; aylar boyunca yapılan planlı hazırlıklar, isyancıların, makineli tüfeklerin de desteğiyle çok iyi donatılmış oldukları ve hele ayaklanmanın zamanlamasının yarattığı kuşkular, Türk basını tarafından haklı olarak dile getiriliyor. Ne var ki İngiltere için ayaklanmanın başarılı olup olmaması hiç de önemli değil. Önemli olan Türkiye sınırları içinde Türk karşıtı ayrılıkçı bir silahlı hareketin varlığı. Musul sorununun, Kürt-Nesturi-Keldani odaklı çözülmesi gerektiğini savunan İngiltere’nin eline böylelikle kararlılığını güçlendirici sağlam bir kanıt geçiyor ve bunu da önümüzdeki yazın başında Musul sorununun görüşüleceği Cenevre Konferansı’nda kullanacak.
- Bu arada rakibin silahıyla saldırıya geçen İngiliz basını Türkiye aleyhine “Hırsızı yakalayın! ” çığlıkları atıyor. Bunu en çok Daily Telegraph yapıyor. Nitekim 22.2 tarihli gazetede “Türk zihniyetini en iyi bilen İngiliz askeri ve diplomatik çevreleri Ankara’nın isyancı Kürtlere karşı aldığı askeri önlemlere büyük kuşku ve güvensizlikle bakıyorlar. Yapılan hazırlıklar, Osmanlı ordusunun, Irak’ın Musul yöresindeki Revanduz köyüne 1923’te düzenlediği baskın öncesini anımsatıyor” deniyor. Haberde daha sonra, ki 28.2 tarihli başyazı da bu görüşü sahipleniyor, Türklerin Milletler Cemiyeti’ne ve tüm üye devletlere, Türk askerinin neler yapabileceği ve belki de Irak’ı ele geçirmeye yönelik gerçekten bir askeri harekata girişebileceği konusunda bilinçli bir gözdağı vermeyi amaçladığı söyleniyor. İngiltere belki de, şu anda Musul’da bulunan karma komisyonu, Mart ayında yayınlayacağı raporun sonucu konusunda etkilemek istemektedir.
Kürt ayaklanması ister başarıya ulaşsın isterse son derece kararlı ve gözü kara görünen Türk hükümeti tarafından bastırılsın, Kürdistan’da şu anda olup bitenlerden hareketle Türk-İngiliz gerginliğinin önümüzdeki aylarda artarak süreceğine kesin gözüyle bakılabilir.” (4)
(1) Komintern, TKP ve Kürt İsyanları; Erden Akbulut – Erol Ülker; Yordam Kitap; s.110
(2) https://tustav.org/yayinlar/sureli_yayinlar/orak-cekic/orak-cekic-07-TR.pdf
(3) https://tustav.org/yayinlar/sureli_yayinlar/orak-cekic/orak-cekic-07-TR.pdf
(4) Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları; Mehmet Perinçek; Kaynak Yayınları; s. 281-283


