Esin Yorulmaz
Rosa üzerine yazılmış en kapsamlı ve tarihsel arka planı kuvvetli biyografilerden biri olduğu için bu yazıda Annelies Luschitza’nın 2002 tarihli “Rosa Luxemburg, Her Şeye Rağmen, Tutkuyla Yaşamak“ isimli kitabından bahsetmek istiyorum. Kitap Rosa Luxemburg ile ilgili kaynaklar arasında çoktan başucu kitabı haline gelmiş olsa da henüz okumamış olanlar için bu yazı bir vesile olur belki.
Luschitza araştırmalarını Alman işçi hareketi ile birlikte Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht üzerine yoğunlaştırmış bir tarihçi. Luxemburg’un toplu eserlerini ve mektuplarını kitaplaştırmasının yanında Karl Liebnecht biyografisi de yazdığı eserler arasında yer alıyor. Ayrıca Margaret von Trotta’nın Rosa Luxemburg filmine danışmanlık yaptığını biliyoruz.
Yazar bu kitap ile neyi hedeflediğini şu şekilde ifade ediyor: “Rosa Luxemburg’un hayatındaki çeşitli durakları takip ediyor ve kişiliğinin, teorik çalışmalarının ve politik ve pedagojik faaliyetlerinin bütünlüğünü gözler önüne sermek istiyor. Girdiği çatışmaların ve başarı ve yengilerinin nedenlerini açıklamak üzere, arkadaşları ve karşıtlarının kişisel ve politik zihin dünyasına da ışık tutuluyor.“ (s.10)
Hakkında sayısız biyografi yazılmış olması, hatta bu eserlerin Rosa’nın kendi kitaplarından daha fazla okunuyor olması, bu büyük devrimci kadının değerinin; açtığı siyasal/teorik tartışmalar kadar; ilham verici, yaratıcı, cesur, mizahi yanı çok kuvvetli devrimci bir karaktere sahip olmasından kaynaklandığını da gösteriyor.
Kitapta Rosa’nın biyografisinin içinde yaşadığı dönemin önemli kilometre taşları ile birlikte verilmesi eseri daha da değerli kılıyor. Öte yandan üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçse de bazı tartışmaların sanki bugünmüş gibi hissedilmesi dikkat çeken noktalardan bir diğeri.
Bir biyografi kitabını tanıtmanın belli kısıtları var, biyografik öğeleri barındırmaması çok mümkün değil. Bu yazı özelinde ise bu kısıtları bilerek kitaptan kimi pasajlarla Rosa’nın kritik tartışmalarına öncelik vermeye çalışacağım.
5 Mart 1871’de doğan, çocukluğu ve gençliği Varşova’da, üniversite yılları Zürih, Cenevre ve Paris’te geçen, Almanya’da 20 yıldan fazla yaşayan Rosa “kendisini dünyanın her yerinde evindeymiş gibi hissetti ve dünyayı değiştirmek istedi.” (s.13)
Küçük yaşlardan itibaren bitkilere ve hayvanlara çok düşkündü. 1899 yılında Zürih Üniversitesi’nin Fen Bilimleri bölümüne kaydolması da, ömrü boyunca fırsat buldukça bitkilerle uğraşması da bu ilginin göstergesiydi.
Çok küçük yaşta eşitsizliklere karşı “Bütün dertleri… tokların vicdanına yüklemek istiyorum.” (s.21) şiirini kaleme alan Rosa, gençlik yıllarından itibaren de sosyalist hareketin bir parçasıydı.
Rosa’nın hayatını ve eserlerini dönemin önemli siyasi tartışmalarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı da bu tartışmalardan bir tanesiydi. Polonyalı olması onu milliyetçiliğe yöneltmemiş tam tersine uluslararası sosyalist hareket içinde Polonyalı milliyetçi gruplara karşı varlık mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmişti. Öyle ki Polonya’nın bağımsızlığının hedef olarak konulmasının ekonomik gelişmeye karşı koymak anlamına geldiğini söyleyen Rosa görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:
“Ulusalcı çabaların Polonya’da ekonomik gelişmeden medet umması mümkün değildir, yalnızca ekonomik durgunluk veya daha doğrusu gerileme bu çabaları besleyici ortam yaratabilir. Buradan da anlaşılabileceği gibi, böylesi bir program sosyal karakteri itibariyle proletaryanın değil, ancak gerici küçük burjuvazinin programı olabilir. Bu nedenle proletarya bu programı kabul ederse, bazılarının iddia ettiği gibi küçük burjuva öğeleri etrafında toplamaz, tam tersine bu öğeler sayısal olarak ne kadar az ve güçsüz olursa olsun, onların safına geçmiş olur.” (s.48)
Yapılması gerekeni ise “Polonya ve Rusya’nın tek bir kapitalist mekanizma haline gelmesiyle birlikte, Polonya ve Rus proletaryası tek bir işçi sınıfı oluşturacak ve en yakın ortak görevleri Çarlığın yıkılması olacaktır.” (s.49) olarak tarif eden Rosa “Avrupa uluslarının uyum içinde bir işbirliği için bağımsız ve güçlü bir Polonya’nın kesinlikle zorunlu olduğunu, fakat bu hedefe yalnızca genç Polonya proletaryası tarafından ulaşılabileceğini” “(s.51) düşünen Engels’le farklı yaklaşımlara sahiplerdi. Bu konu Lenin ile de daha sonra farklı başlıklarda da devam edecek tartışma başlıklarından ilkiydi.
Alman Sosyal Demokrat Partisi içindeki reformizm ve revizyonizm ile mücadelede Rosa’nın açtığı tartışmaların başat rol oynadığını söylemek gerekir. Bilindiği üzere bu tartışmalar sosyal demokrasinin ihanetine kadar uzanmaktadır.
1898 parti kongresi öncesinde Wolfgang Heine tarafından savunulan “sosyal demokrasinin halka yeterli “haklar” tanınması karşılığında Prusya-Alman askeri devletinin askeri taleplerini onaylayabileceğini” belirtmesi üzerine bu revizyonist görüşü aşağıdaki sözlerle eleştiriyor:
“İlkelerimizi umursamadan ve devlet adamlığı adına pazarlıklar yaparak, “mümkün olanın” peşinde oportünistçe koşturursak, çok yakında avının yanı sıra tüfeğini de kaybeden avcının durumuna düşeriz.” (s.79)
Bu tartışma reform/devrim ekseninde de devam etmiştir:
Yalnızca nihai hedef sosyalist mücadelemizin içeriğini ve ruhunu belirleyebilir ve bu mücadeleyi sınıf savaşına dönüştürebilir. Nihai hedeften Heine’nin öne sürdüğü gibi, geleceğin devletinin şu veya bu tahayyülünü değil, gelecekteki her toplumun öncesinde yapılması gereken şeyi, yani politik iktidarın ele geçirilmesini anlamalıyız.” (s. 81) Sosyal demokrasi sosyalist bir parti olarak reformlar için verdiği mücadeleyi, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmesine bağlayabildiği ölçüde ayakta kalabilirdi.
Bu eleştirilerin muhatabı olan Bernstein taraftarlarının savunusu ve saldırısı da günümüzdeki kimi tartışmalarla büyük bir benzerlik taşımaktadır:
“Rosa Luxemburg’a “bulutların üzerinden seslenen bir tanrıça gibi […] etrafına pırıltılı boş laflar” savurduğu suçlamasını yönelttiler. Karl Frohme, Rosa Luxemburg ve Parvus’un yalnızca küçük bir “havai fişek gösterisi” yaptığını belirtti. “İkisi de masalarının arkasında kalıp bilimsel ilkeler üzerine tartışmaya devam etsin. Mücadeleyi sürdürmek zorunda olan ve bugüne ve yarına karşı sorumluluk taşıyan bizler ise taktiği belirleyeceğiz!” (s. 81)
Rosa Luxemburg’un Bernstein’ın görüşlerine karşı eleştirileri “Sosyal Reform mu, Devrim mi?” başlığı altında “oportünizmin ilmihali” olarak toplanmıştır. Çalışmanın bam telini ise aşağıdaki cümleler oluşturmaktadır:
“Eduard Bernstein bu iki olguyu karşı karşıya getiriyor ve teorisi, sosyal demokrasinin nihai hedefi olan sosyal dönüşümden vazgeçmek ve sosyal reformu sınıf savaşının bir aracı konumundan amaç konumuna yükseltmek çabası anlamına geliyordu.” (s.95)
Dönemin ilişkili başka tartışmalarından birine değinecek olursak; Fransa’da Paris Komünü cellatlarının olduğu kabineye giren Millerand ile ilgili “Koşulların kişilerden daha güçlü olduğu kanıtlandı ve bir burjuva hükümetine giren sosyalist, hükümetin sosyal politikasını sosyalist amaçların aracı haline dönüştüremediği gibi, tam tersine kendi sosyal politikasıyla burjuva hükümetinin aracı haline geldi.” (s.128) ifadesi devrimci reel politika ile düzen siyasetinin aparatı haline gelmek arasındaki çizgiye işaret etmektedir. Bir başka deyişle Rosa Luxemburg’a göre devrimci reel politika alanı hem çok genişti, hem de birbirinden farklı konulara ayrılmıştı. Bu alan kazanılmak isteniyorsa, “işçi temsilcilerinin” burjuva politikacılarından tek farkı, diğer işlerin yanında arada sırada sosyalizm üzerine gevezelik etmek olmamalıydı. (s.129)
Öte yandan oportünizm eleştirisi hareketsizliğin ve mücadelesizliğin gerekçesi olamazdı:
“Ortodoks “radikalizmin” oynadığı role hiçbir şekilde hayranlık duymuyordu. “Oportünist aptallıkların peşine düşüp eleştirel lafazanlık yapmak beni tatmin etmiyor; tam tersine, bu görev öylesine bıktırdı ki, böylesi durumlarda sessiz kalmayı yeğliyorum. Bazı radikal arkadaşlarımızın, yolunu şaşıran koyunu, yani partiyi ‘ilkeselliğin’ güvenli limanına geri taşımayı savunurken sergilediği güvene hayranlık duyuyorum, fakat bu arada tek bir adım bile ilerleyemediğimiz ne yazık ki fark edilmiyor. Devrimci bir hareket için ilerleyememek, geri gitmek anlamına gelir. Oportünizme karşı en etkili mücadele şekli ilerlemek, taktiği geliştirmek ve hareketin devrimci yanını güçlendirmektir. Oportünizm durgun suda çabuk büyüyen bir bataklık bitkisidir, güçlü akıntıda kendiliğinden yok olur. Burada, Almanya’da ilerlemek, acil ve can alıcı bir ihtiyaç.” (s.163)
Lenin ve Rosa arasındaki bir diğer önemli tartışma parti modeli üzerineydi. Almanya’daki kitlesel sosyal demokrat parti modelinden bakarak Bolşeviklerin öncü parti yaklaşımını değerlendirmenin zorlukları vardı. Kitapta Rosa’nın eleştirilerinin “vahim bir şekilde doğrulandığı” tespiti Leninist partinin 1917’de öncülük ve iktidar perspektifi ile gerçekleştirdiği devrimi es geçip, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını bu tartışmadaki tezlere bağlamasının reel sosyalizme eleştirel bakışın gerçeklikten uzak bir zorlaması olduğunu söyleyelim ve geçelim.
Rusya’daki 1905 devrimi sonrası kaleme aldığı “Kitlesel Grev, Parti ve Sendikalar” çalışması, Rosa Luxemburg’un 1899 tarihli “Sosyal Reform mu, yoksa Devrim mi?” çalışması ile 1918 tarihli Rus Devrimi başlıklı eleştirel-öngörüsel çalışması arasında önemli bir ara bağlantı sağlıyordu. İşçi hareketinin parti ve sendikal örgütlerinin deneyimleri örneklerle açıklanarak fakat kesinlikle yalnızca örneklere bağlı kalmaksızın reform ve devrimler uğruna süregelen parlamento içi ve dışı mücadelelerde kitlesel hareketlerin her zaman karşı karşıya kalacağı görev, imkan ve sınırlar ele alınıyordu. (s.198)
Kitapta Rosa’nın Parti Okulu’nda ders verdiği dönemde üzerine çalışmaya başladığı ama ancak 1925’de ölümünden sonra basılan “Ekonomi Politiğe Giriş” eserine yönelik küçümser yaklaşımlara değiniliyor ve kitabın tamamlanamamış veya ev baskınlarından bir bölümünün yok edilmiş olma ihtimalinden bahsediliyor.
Sermaye Birikimi isimli çalışmasında emperyalizmi “sermaye birikim sürecinin, henüz hâkimiyet altına alınmamış kapitalist olmayan bölgeler için sürdürdüğü rekabet mücadelesinin politik ifadesi” olarak tanımlamasına değiniliyor (s.314)
Luxemburg, kendi dönemindeki emperyalist yayılmanın ağırlıklı olarak o güne değin kapitalist ekonomik sistem tarafından henüz sınırlı düzeyde kapsanmış olan Asya, Afrika, Avustralya ve Amerika bölgelerinde yoğunlaşmasını, sistemin çöküşüne yol açacak nesnel bir yasa olarak yorumladı. Dünya çapında tüm pazarlar işgal edilince, kapitalizm bir çıkmaza girecek ve kaçınılmaz olarak çökecekti.
…
Rosa Luxemburg zengin bir tarihsel malzeme kullanarak, Avrupalı büyük devletlerin Asya, Afrika, Amerika ve Avustralya’ya yönelik yayılma ve sömürge politikalarını ifşa etti ve emperyalist dünya politikasıyla militarizm ve savaş arasındaki bağlantıları gözler önüne serdi.” (s.314)
Savaş karşıtlığı içeren bu tezler emperyalizmin tarihsel misyonunu anlamanın maalesef uzağında yer alıyor. Lenin de bu değerlendirmeler ile ilgili yazdığı bir makalede Rosa Luxemburg’un “korkunç yanılgıları”ndan, diyalektik yerine eklektiğin hâkimiyetinden, Marx’ın teorisine“ başarısız bir ilave”den ve “yanlış bir yorum”dan bahsetmekteydi. (s.318)
Yıllar geçtikçe daha da sağa kayan, Rosa’ya sansür uygulamaya başlayan, sendikalar eliyle eylemleri frenleyen Alman Sosyal Demokrat Partisi savaşın arifesinde ihanete giden yolun taşlarını döşüyordu.
Sosyal demokratlar, Dünya Savaşına giden yolda “ulusal çıkarlar” adı altında emperyalist politikaları “savaş bütçesini onaylama” tavrı ile kabul ettiler.
Rosa’nın öngörüleri fazlasıyla haklı çıktı:
“Rosa Luxemburg da 1913 yılının Sosyal Demokrat Partisi’nin, August Bebel, Wilhelm Liebknecht ve Karl Kautsky’lerin çekim gücüne kapılan 1898’in partisi olmadığını biliyordu. Parti Hugo Haase ve Friedrich Ebert’in başkanlığında ve sosyal reformist parlamenterlerin çoğunluğu oluşturduğu 110 kişilik etkin Reichstag grubuyla geleneklerinden, programından ve kapitalizme ve militarizme karşı kararlı bir duruştan düşündürücü bir şekilde uzaklaşıyordu.
Rosa Luxemburg 1913 Jena Parti Kongresinde partinin önlenemez bir şekilde yokuş aşağı yuvarlandığını öne sürdü. Korkusu oydu ki; “eğer savaş çıkarsa ve biz bunu engelleyemezsek, savaş harcamalarının dolaylı veya doğrudan vergilerle karşılanması konusu önümüze gelecek. Siz de, elbette tavrınızla tutarlı olarak, savaş harcamalarından dem vuracak, onaylayacaksınız.” (s.328)
Rosa’nın “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık”, Lenin’in ”emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi” sözleri ile sembolleşen savaş karşıtı duruşları daha önceki tartışmalarını gölgede bırakacak bir ortak tutumu temsil ediyordu. Ama Bolşevikler savaş koşullarından devrimci bir kalkışmaya yol alırken Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Clara Zetkin, Leo Jogiches ve diğer tüm Spartakist hareketin (Alman Komünist Partisi) kurucularının sosyal demokrasinin ihanetinin kendilerini de ortadan kaldırmaya varacağı koşullar geldiğinde hazırlıksız yakalandıklarını ve direnmek dışında bir çıkışlarının söz konusu olmadığını söylemek zorundayız. Bu, onların onurlu duruşlarının ve mücadeleciliklerinin bize bıraktığı büyük mirasa gölge düşüremez.

