H. Murat Yurttaş
Cumhuriyet Halk Partisi, kuşkusuz en temel tanımıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi. Köklerini Mustafa Kemal’in Ankara Meclisi’nde 18 Eylül 1920’de okuduğu “Halkçılık Programı”ndan alan Partinin çeşitli dönemlerde farklı rollere bürünse de temelinde bu “kuruculuk” rolünü hep sürdürdüğünü söylemek de mümkün.
Bakınca İsmet İnönü’nün “ortanın solu”na yerleştirdiği partinin de, Bülent Ecevit’in “toprak işleyenin, su kullananın” sloganıyla işçi sınıfı hareketini kapsayan bir noktaya yerleştirdiği partinin, Deniz Baykal’ın ulusalcı çizgisindeki partinin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüştürdüğü partinin, son tahlilde, hep Türkiye kapitalizmi açısından kritik rolleri üstlendiğini görmek lazım. “Kuruculuk” rolünün sürekliliğinin buradan anlaşılması doğru olacaktır.
Ancak CHP’yi ideolojik olarak nereye yerleştirmek gerektiği çözülemeyen bir problem olarak duruyor. Kurucu parti olarak Kemalist mi, sosyal demokrat bir parti mi, ulusalcı elitlerin partisi mi, demokrasi cephesinin bir bileşeni mi?
Dün olduğu gibi bugün de CHP’nin ne olduğunu tartışmaktan ziyade ne olması gerektiği tartışması daha fazla karşılık buluyor. Bu nedenle herkes CHP’yi bir tarafa çekiştirmeyi de, CHP’ye baktığında görmek istediğini bulmakta da zorluk çekmiyor. CHP, sosyal demokrat mı, ulusalcı mı, Kemalist mi? Hem hepsi hem hiçbiri. Ama Kılıçdaroğlu ve sonrasında en çok liberallerin etkisinde bir parti söz konusu.
Bu “kimlik bunalımı” CHP’nin her niyetle okunmasını ve onun da bu okumaları kullanmasını kolaylaştırdığı için kullanışlı da görünüyor.
KEMALİZM KALDI MI?
Kurtuluş Savaşı’nın karargahı ve İstanbul’a alternatif olarak yeni devletin çekirdeğinin kurulduğu Ankara Meclisi’nde okunan “Halkçılık Programı”nın ilk yarısında yazanlar esas olarak Mustafa Kemal’in adım adım şekillendireceği Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dair fikrini açıkça ortaya koyuyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sistematik bir ideoloji kurup kurmadığı tartışmasını bir kenara bırakarak düşünce ilkelerini böyle bir çerçeve sayarak ilerlemeyi tercih edebiliriz. Zira, bu ilkeler aynı zamanda CHP’nin parti bayrağında da temsil edilmekte. Bu bağlamda, en azından CHP’nin bu ilkelere uygunluğu ve siyasal temsiliyetini taşıyıp taşımadığını değerlendirebiliriz.
Kuşkusuz Altı Ok, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik olmak üzere altı ilkeden kurulu. 1933’te sistematikleştirilse de 1920’den itibaren şekillendirilen bir program olduğunu görebiliriz.
Bu açıdan, Sovyet iktidarının da ifade ettiği gibi “Milliyetçi Kemalcilerin” programı adında “halkçılık” ilkesini, girişinde “egemenliğin kayıtsız şartsız millet”e ait olduğu vurgusuyla “cumhuriyetçilik” ilkesini açıkça ifade eden, halkı “emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtarmak” amacına vurgu yapan ve hatta saltanat ve hilafeti Meclis’e ve Meclis’in çıkaracağı kanunlara tabi kılınacağını dahi açıkça yazarak dolaylı da olsa “laiklik” ilkesi dahi burada kendine yer bulmuş durumda.
Baktığımızda, özelleştirmelere karşı durmayan ve esasında devletin iktisadi rolünün küçülmesini her durumda savunan bir CHP’nin “devletçilik” ilkesini taşıdığını söyleyebilir miyiz? Üç beş oy uğruna Şeyh Said’i korumaya kalkan, çarşafa rozet takmak gibi gösterilerle ilerleyen, tarikatlarla mücadele etmeyen CHP’nin “laiklik” kaygısının dahi olduğunu söyleyebilir miyiz? CHP halkçı bir parti midir, yoksa merkez sağa açılarak geleneksel büyük sermayenin sözcülüğünü üstlenmiş bir parti midir? İşçi sınıfı ve sendikalara baktığınızda AKP ve MHP mi yoksa CHP mi göze çarpıyor? Emperyalizm ile uyum arayan CHP’nin “milliyetçiliği”, “devrimciliği” nerede kalmıştır?
Oysa, ilginç bir durum, Cumhuriyet Mitingleri ve Gezi (Haziran) Direnişi ile ete kemiğe bürünmüş bir Kemalist halk hareketi söz konusu. İlkinde “solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye” uydurukluğu ile yüz üstü bırakılan ve Gezi (Haziran) Direnişi’nden bu yana “flamasızlık” ile başlayan bir siyasetsizliğe mahkum edilen bir toplumsal kesimin var olduğu açık. CHP’nin bu kesime yaklaşımının “alternatif AKP iken benden başka seçeneğiz var mı” ötesine geçmediğini görebiliyoruz.
Bu açıdan bir siyasi temsilden ziyade “zorunlu tabiyet” ilişkisi olduğunu söylemek ve kendisini Kemalist diye tanımlayan bu geniş toplumsal kesimin siyasetle bağını bozmak dışında bir CHP iddiasını görmek mümkün değil. En başa Mustafa Kemal Atatürk’ün CHP için iki eserinden biri olduğunu yazsalar da CHP için bugün artık en az Mustafa Kemal Atatürk’ün CHP’si diyebiliriz.
ULUSALCILIĞIN TASFİYESİ
Bir başka açıdan bakacak olursak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüştürdüğü CHP’de ilk kurbanlardan birinin Kemalist kitlenin bir parçasını da oluşturan ulusalcılar olduğunu görüyoruz.
1990’lar ve 2000’lerin ortalarına kadar özellikle “devletçilik” ilkesi üzerinden üretilen ve sola daha yakın duran bir ulusalcılık damarının da 2010’lara gelindiğinde yine CHP’den dışlanmaya başlanarak nihayetinde tasfiye edildiğini görüyoruz. Bu ulusalcı kesimin 1960’lardan beri sosyalist sol ile Kemalist kitleler arasındaki bağı oluşturan bir aydın zümresini oluşturduğunu da söyleyebiliriz.
Bireysel olarak baktığımızda yaşlanan bu kesimin, esasında AKP iktidarının özelleştirmeleri tamamlayarak devletin iktisadi rolünün bitirilmesiyle toplumsal temellerinden olduğunu ve var olmayı sürdüremediğini söylemek daha makul görülüyor. Bir süre anti-emperyalist bir çizgi tarif etmeye çalışıp giderek Kürt siyasetinin özerklik taleplerine tepkiye hapsolan bir çizginin bugün etkinliğinin kaldığını düşünmek mümkün değil. Bu nedenle CHP’nin net bir şekilde dışına ittiği bu kesimin artık siyaset hayatında da gerçek bir varlık gösteremediğini söyleyebiliriz.
Bu açıdan Deniz Baykal’ın CHP’sinin yerinde artık yeller estiğini ve seçildiğinde “yeni CHP derken yeni yönetimi kastediyoruz” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin önemli bir değişim geçirmesini sağlamış önemli bir figür olarak tarihe geçtiğini ifade etmek gerekiyor. Bu “başarı” ise pek çok hayal kırıklığına uğratacak olsa bile esas olarak partinin sağcılaştırılması anlamına geliyor.
Yeni yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda 100 yaşına giren CHP’nin tüm eleştirilere rağmen değiştiği ve bu değişimin geri döndürülmesine yönelik bir arzunun da görülmediğini rahatlıkla tahlil edebiliriz. Dolayısıyla CHP için ulusalcı demek de doğru olmayacaktır.
LİBERAL RÜYA: YÜKLERİNDEN ARINMIŞ BİR CHP İÇİN 1989 SHP’Sİ
Türkiye’de Avrupa’daki anlamda bir sosyal demokrasinin geliştiğini söylemek güçtür. Bunda işi sınıfı hareketinin geç gelişmesinden dolayı sosyalist/komünist siyaset-sosyal demokrat siyaset ayrımını yaşamadan 1960’larda doğrudan sosyalist harekete dahil olmasının bir etkisi kuşkusuz olmalıdır.
Baktığımızda, ne İnönü’nün “ortanın solundaki” CHP’sinin ne de işlevsel olarak sosyal demokrasi ile benzerliklerini çokça bulabileceğimiz Ecevit’in “halkçı” CHP’sinin sosyal demokrat olduğunu söylemek mümkün görünmüyor.
12 Eylül ile geleneksel siyasi akımların bir şekilde kesintiye uğraması sonrasında Halkçı Parti’nin CHP çizgisini sürdürürken Sosyal Demokrat Parti’nin kurulmasıyla bu kulvarda yeni bir arayışın ilk kez ortaya çıktığı görülüyor. Bu iki parti daha sonra birleşse de 1989 belediye seçimlerinde esen rüzgar ile tüm ülkede Anavatan Partisi ve Turgut Özal iktidarını sallayan ve erken seçime zorlayan SHP’nin ise Kürt siyasetinden figürlerle yaptığı ittifak ile onları da Meclis’e taşıdığı bir rüya olarak gelip geçtiği söylenebilir. Bu öyle bir rüyadır ki, bugün bile liberallerin zihninde yer alıyor. Ancak CHP’nin tüm değişimine karşın bugün bile ’89 SHP’si olmadığı açık olmalı.
Zaten sağcılarla sağa kayarak yapılan muhalefetin 2023 yılında yapılan seçimlerin ardından tamamen dağılması ve İyi Parti’nin sağ siyasetin malum “pastadan pay kapma” ihtiyacı nedeniyle muhaliflikten yüz çevirmesinin ardından bir duvara toslasa da solculaşmaya dair bir işaret içermiyor. Solculaşmayan CHP’nin bir sosyal demokrat kimliği inşa etmesi de mümkün olmuyor. Genel Başkan değişikliğinin de bu açıdan pek bir fayda sağlamadığı ve Özgür Özel’in böyle bir teorik/ideolojik birikimi temsil etmediği birlikte düşünüldüğünde CHP’nin iki cami arasında binamaz halinin devam edeceğini söyleyebiliriz.
CHP’ye yolun doğrusunu göstermek bizim işimiz ve umudumuz değil. Ama umudunu CHP’de görenlerin bu açıdan kendilerine dönüp bakmaları lazım. Baktıklarında gördükleri CHP gerçek mi yoksa görmek istedikleri mi?

