Orhan Deniz

Ekim Devrimi’nin 105.yılındayız. Ekim Devrimi’nin insanlık tarihindeki önemiyle ilgili olarak şimdiye kadar çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Sovyetler Birliği’nin otuz yıldan fazla bir süre önce dağılması kapitalistler tarafından büyük bir sevinçle karşılanırken, sosyalizm umacısından sonsuza dek kurtulunduğunun propagandası dört koldan yapılmıştı. Aradan geçen zaman içerisinde sosyalizmsiz bir dünyanın ne demek olduğu ve Ekim Devrimi ile açılan sayfanın insanlık için niçin bu kadar önemli olduğu daha iyi anlaşıldı. 

Sosyalist düzende bir arada ve kardeşçe yaşayan halkların birbirlerine düşman edilmesiyle başlayan savaşlar Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Afrika’da neredeyse süreklileşirken, emekçi sınıflar üzerindeki baskı, sömürü, güvencesizlik gün be gün arttırıldı/arttırılıyor. Sosyalizmin bir hak olarak gördüğü, kapitalistlerin sosyalizm korkusuyla “sosyal devlet” adı altında kabul etmek zorunda kaldıkları eğitim hakkı, sağlık hakkı, barınma hakkı gibi haklar tamamen piyasanın emrine verildi ve emekçilerin bu haklara erişmesi her geçen gün daha zor hale gelmeye başladı. 

Geçen otuz küsur yılda, kapitalistler sosyalizmi karalamak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar ama büyük bir komediden ve şarlatanlıktan ibaret Komünizmin Kara Kitabı’ndan ötesini çıkaramadılar. Sıkıştıkları her an bir sosyalizm korkusu yaymaya, kendilerini de bu korkunun tek alternatifi haline getirmeye çalıştılar ama gelinen noktada Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden en çok nemalananlardan Putin bile haklılığını Sovyet dönemine referanslarla anlatmaya çalışıyor.

Evet, Ekim Devrimi 105 yaşında ve son derece güncel! 105 yıl önce kapitalistler arasındaki rekabetin tüm dünyayı yakıp yıktığı savaşının içinden doğan devrim, bugün kapitalistler arasındaki rekabetin tüm dünyayı tekrar bir uçuruma sürüklediği şu günlerde kendini hatırlatıyor. 

Bize düşen Ekim Devrimi’nin nasıl bir mücadeleyle, nasıl bir emekle kurulduğunu, hangi zorluklarını yaşattığını hatırlatmak… Bugünün devrimi için de en çok bunlara ihtiyaç var çünkü…

EKİM’İN KISA KRONOLOJİSİ

Sergei Eisenstein’ın Ekim filmindeki beyaz atın düşme sahnesi sinema tarihinin en önemli sahnelerinden biridir; düşen beyaz at Çarlık Rusya’sını temsil eder. Aynı filmin Kışlık Saray baskınıyla ilgili sahneleri de bir o kadar önemlidir ve devrimde yaşananları anlamak açısından zihin açıcı görüntüler paylaşır. Bu sahneler devrimin, devrim anının ve o andaki davranışların, yaşanan taraflaşmaların, duyulan aidiyetlerin radikalliğini ve karşıtlığını kavramak için Victor Hugo’nun 1793 kitabı kadar etkilidir diyebiliriz. Kışlık Sarayı basan askerler, işçiler ve köylüler yeni bir çağın kapısını açtıkları bu baskından çıkarken ceplerini saraydan aldıkları değerli kaşıklarla çatallarla doldururlar ve saraydan çıkarken Bolşevik askerlerin yaptığı aramalarda bu değerli eşyalar tekrar toplanır. 

Saray baskınındakilerin bu davranışları o baskını yapanların önemli bir bölümünün gerçekleştirdikleri eylemin tarihsel ve siyasal anlamını kavramaktan yoksun, Bolşevik Parti’nin teorik-ideolojik hattından bihaber olduklarını gösterir. Yaşananlar Marx’ın yıllar önce yazdığı satırları ispatlamaktadır: 

“Yığın içinde bu komünist bilincin yaratılması için ve gene bu işin kendisinin de iyi bir sonuca götürülebilmesi için insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerinde kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.” 1

Nitekim devrimden bir süre sonra gerçekleşen seçimlerden, iktidarı ele geçirmiş olan, Bolşevikler birinci parti olarak çıkamamışlardır! “Toplumu yeni temeller üzerinde kurmak”, hele hele gericiliğin en büyük kalesi olarak bilinen, yoksul halkın asırlardır tebaa olmaya alıştırıldığı, geniş topraklara sahip bir ülkede bunu yapmak hiç de kolay değildir ve on yıllardır savaş içerisinde olan yoksul ve aç işçi ve köylüleri “Barış” ve “Ekmek” sloganlarıyla harekete geçiren, “Tüm iktidar Sovyetler’e” sloganıyla iktidara taşıyan Bolşeviklerin yeni sınavları başlar.

Ekim Devrimi bu anlamıyla büyük bir başlangıcın ilk adımıdır. 

1917’nin Kasım ayında gerçekleşen devrimin önünde kendisini iktidara taşıyan talepleri yerine getirmek, karşı-devrim güçleriyle mücadele etmek, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan halkları devrimin saflarına kazanmak ve tüm bunları sosyalist dönüşümlerin bir parçası olarak yapmak görevleri vardır. Tüm bu görevler için bir yandan içeride adımlar atılırken bir yandan da Avrupa’daki devrimler beklenir ve özellikle Almanya’da gerçekleşecek devrimin karşı karşıya olunan görevler için önemli bir destek olacağı düşünülür. Fakat, Alman devriminin yenilmesiyle birlikte dışarıdan destek beklentileri de rafa kalkar ve Ekim Devrimi tek başına kalır. 

Bu tablonun Ekim Devrimi için başa çıkılması oldukça zor bir tablo olduğu açıktır ve tüm bu zorlukları aşmak için devreye, gereken her yerde, çekincesiz olarak, öncü partinin iradeciliği girer. İç savaş yıllarında, NEP döneminde, kolektifleştirmelerde, kalkınma planlarının ve sanayileşme atılımının hayata geçirilmesinde, toplumsal yaşamdaki dönüşümlerde hep bu öncülük görülür. 

1930’lu yıllara gelindiğinde Ekim Devrimi’nin ve sosyalist bir düzenin insanlığa kazandırdıkları net şekilde hissedilir. Kapitalizmin büyük buhranı kapitalist ülkelerdeki insanları büyük bir yoksulluk, açlık ve yıkımla baş başa bırakırken, Sovyet halkları kendi iktidarlarının yarattığı refahı ve eşitliği yaşamaktadırlar. Kapitalizmin bu buhrandan çıkış yolu Ekim Devrimi’nin ve Sovyetler Birliği’nin yeni bir sınavı olur. 

Avrupa’da yükselen faşizmin hedefinde Sovyetler Birliği vardır. Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını bilen, sosyalist ülkeyi kendi elleriyle inşa eden insanlar bu sefer de tüm bu kazanımları korumak için Büyük Anayurt Savaşı’nı verirler ve yine kazanırlar, hem de tek bir sosyalist ülke olarak değil, sosyalist ülkeler topluluğu olarak…

Bundan sonrası artık Sovyetler Birliği’nin dünyadaki tüm ezilenlerin sözcüsü, destekçisi ve koruyucusu olduğu bir dönemi ifade eder. Farklı ülkelerdeki işçi sınıfı partileri, sömürgeciliğe karşı savaşan halklar, kapitalistlerin saldırılarına karşı duran sosyalist ülkeler Sovyetler Birliği’nin merkezde durduğu sosyalist kutbun dayanışmasını yanlarında bulurlar. 

ÇÖZÜLÜŞ VE İHTİYAÇ

1960’lı yıllardan itibaren Ekim Devrimi’nin ve Sovyetler Birliği’nin alamet-i farikası olan Parti’nin öncü ve dönüştürücü rolünün etkisi azalmaya başlar ve bu azalmanın birikmesiyle ihanetlerin büyüyeceği bir zemin oluşur; sonuç çözülmedir. Bu çözülüşte herhangi bir ekonomik gerekçe bulmak mümkün değildir. Yaşanan ihanetin farkına bile varamayan bir aymazlıktan söz etmek çok daha doğru olur. 

Çözülüşün gerçekleştiği ülkede eğitim, sağlık, barınma, ulaşım tüm vatandaşlar için temel haklardır ve eşit-parasız olarak sağlanmaktadır. İşsizlik yasaktır. Kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır. İnsanların hangi etnik kökenden geldiği, dini bir inançları olup olmadığı, varsa o inancın ne olduğu önemli değildir. Üretim araçları devletin malıdır ve çalışma süreleri, koşulları, işçilerin hakları sosyalist düzenin kurallarıyla biçimlenmekte, insanların ilgi alanlarında kendilerini geliştirebilecekleri koşullar yaratılmaya çalışılmaktadır… 

Bugün insanlık Ekim Devrimi ile açılan sayfanın yarattığı bu en temel hakların çok gerisinde ve insan olarak kalmak için tek yol yeni Ekim’ler yaratmakta…

 

1 Marx K.-Engels F., Alman İdeolojisi [Feuerbach], Çev. Sevim Belli-Ahmet Kardam, Sol Yayınları, 3.Baskı, Temmuz 1992, Ankara, s.62

Related Posts