İslamcı ideoloji: Kula kulluğun ideolojisi

Dergi Dosya Sayı 17 (Temmuz 2022)

Kurtuluş Kılçer

Kapitalizm dışı ve sınıflar üstü tarih, siyaset, ideoloji, devlet, kültür vb. daireler tarifi ne kadar mümkün olabilir? Marksizm, bu konuda sağlam bir çerçeve sunuyor. Alt yapı- üst yapı diyalektiği olarak kodlayacağımız çözümleme, Marksizmin toplumsal gelişmelerin belirleyiciliğinin tarif edilmesinde teorik gücünü bir kez daha ortaya koyuyor. Bugün kapitalizmin ideolojilerini masaya yatırdığımızda, bu ideolojilerin söylemleri ile gerçekliği arasındaki sis perdelerini ortadan kaldırmak için Marksizm hala aşılabilmiş değil. 

Konumuz İslamcı ideoloji ve siyaseti olunca gerek liberal gerekse İslamcı kalemlerin milyonlarca bayt yazdıklarını okumak gerçekten yorucu bir faaliyet. İslamcı ideologların İslamcılığı ayrı ve özgün bir siyasi akım ve ideoloji olarak tarif etme girişimleri hem teorik hem de pratik olarak kapitalizmin duvarına çarpıyor. 1990-2020 yılları arasına sığan 30 yıllık pratik, ampirik olarak kapitalizmin ve emperyalizminin sınırlarını aşamadığını ve ötesinde doğrudan kapitalizmin ve emperyalizmin aktörü halen geldiğini gösterdi. El Kaide, IŞİD, Taliban, Müslüman Kardeşler örnekleri, emperyalizmin “yeni dünya düzeninde” nasıl rol oynadıklarını tarif etmeye yeter de artar bile. Bununla birlikte ülkemizde AKP’nin 20 yıllık iktidarı, siyasal İslamcı ideoloji ve siyasetin hem Türkiye kapitalizmi hem de uluslararası kapitalizmle ilişkileri bağlamında İslamcılığın kapitalizmle organik ilişkisini ve bütünlüğünü gözler önüne sermiş durumda. 

İslamcılar, bir ideoloji ve siyaset olarak İslamcılığı özgün, bağımsız, ayrı, farklı hem kapitalizme ve hem komünizme ve totalda modernizme karşı konumlandırmaya çalışırken, liberaller İslamcılığı, kendi kitaplarına uydurmaya çalışıp duruyorlar. Herkes durduğu ve dokunduğu yerden fili tarif etmeye çalışıyor ancak ortadaki cüsse bütün ağırlığıyla kapitalizme içkin bir ideoloji/siyaset olarak İslamcılığı temsil ediyor. 

Kapitalizmin ideolojik ve siyasi akımlarına daha genel olarak bakıldığında, kapitalist devlet biçimleri ile bunlar arasındaki ilişkinin açıkça tarif edilmesi yöntemlerden birisi olabilir. Şöyle ki; kapitalizmin ideolojileri, kendilerini devlet, siyaset ve egemenlik biçimlerine/normlarına göre tarif ederken, altındaki kapitalist zemini yok sayarak işe başlıyorlar. Sosyal demokrasi, liberalizm, faşizm örnekleri, kendi aralarında birbirlerine karşıt gözükürken son tahlilde sınıflar mücadelesi ve sermaye birikim modelleriyle doğrudan ilişkili “form ve normlara” denk düşmesine rağmen, söz konusu siyaset/ideolojiler kapitalizm dışı ve sınıflar üstü bir pozisyonla tanımlanmaya çalışıyorlar. Örneğin sosyal demokrasinin, sosyal devlet olgusuyla kendisini tarif ederken, 2. Dünya Savaşı sonrası emperyalist-kapitalist dünya sisteminin restorasyonunda görev alan politik/ideolojik akım olduğu gerçeği ne demek istediğimizi anlatmaya yetiyor. Ya da faşizmin, Almanya ve İtalya’da, emperyalist dünyada paylaşım sorunu üzerinden her iki ülkenin kapitalizminin ve sermaye sınıflarının ihtiyaçlarından bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Kapitalizmin, ideolojik/politik form ve normları, özünde kapitalist sistemde burjuva sınıfının iktidarında sermaye birikim modelleriyle ve sınıflar mücadelesiyle belirleniyor. Sermaye birikim modelleri ile kapitalizmin idari biçimleri arasında doğrusal bir ilişki bulunuyor. Aynı zamanda burjuvazinin sınıf iktidarının egemenliğinin ihtiyaçları, kapitalizmin idari biçimlerini belirleyen parametrelerin başında geliyor. Yukarıdaki sosyal demokrasi ve faşizm örneklerine ekleyeceğimiz ülkemizde somut bir örnek ne demek istediğimizi yeterince açıklayacaktır:

Türkiye kapitalizminin, sermaye sınıfının ve uluslararası kapitalizmle entegrasyon ihtiyaçları doğrultusunda dönüşümünün bir gereği olarak gündeme getirilen 24 Ocak kararlarının, 70’lerin sonunda işçi sınıfının direnişiyle karşılaştığı biliniyor. 12 Eylül darbesi, sol bir toplumsal dinamiği ezmeye girişirken, özünde 24 Ocak kararlarıyla emeğe karşı sermayenin çıkarlarını yerine getirmek adına yapıldı. Askeri cunta rejimi, sınıfın direnişini ezerken, Türkiye kapitalizminin tam da sermaye sınıfının çıkarları ve sermaye birikim modelinin önünün açmak için bir idare biçim olarak karşımıza çıktı. Faşist cunta, askersel diktatörlük, askeri yönetim vb. adını vereceğimiz “rejim” doğrudan kapitalizmin idare biçimi olarak karşımıza çıkarken, ürettiği Türk-İslam ideolojisini bu gerçekten bağımsız ele alma ve anlama şansını da ortadan kaldırıyor. Bu anlamıyla ideoloji/politik norm ve formları ele alırken kapitalist sistemden bağımsız düşünmek mümkün değildir. 

Peki İslamcılık, böylesi bir sermaye birikim modeline tekabül ediyor mu? İslamcılık, burjuvazinin ve kapitalizmin gelişim çizgisini anlatan “modernizme” ters bir akım olarak kapitalizme içkin ve kapitalizmin ideoloji/siyaset dairesi içine sokulabilir mi? Yazının ileriki kısımlarında daha net açıklamak kaydıyla, şu alıntıyı buraya düşmek gerek:  

“Klasik sosyoloji ve siyaset bilimi kuramında modernleşme konusu hem bir “bilimsel” öngörüyü hem de normatif bir tercihi veya beklentiyi (hatta, zorlamayı) içerir. Bu kurama göre, modernleşme ile sekülerleşme iç içe gider (veya gitmelidir). Dolayısıyla kalkınan, yani sanayileşen ve kentleşen bir toplumda, dine dayalı kültür ve siyaset gitgide ortadan kalkacaktır (veya kalkmalıdır). Yalnız, sekülerleşme kuramına göre İslam dünyası bu sosyolojik genellemeye bir istisna oluşturur: İslamiyet sekülerleşmeye yatkın bir değildir, Müslüman toplumlarda dinin etkisi azalma eğilimi göstermez.”

Bu alıntı, aslında adına “postmodernizm” denen bir mantığın doğal çıkarsaması. Buradan iki sonuç çıkartılarak, şu yorumlara ulaşılabilir. İslamcılık bir siyasal akım olarak kapitalizmle uyumlu değildir ya da kapitalizm İslamcı rejimi tercih etmez! Ancak bizim tezimiz, tam tersine, bugün İslamcılık olarak ortaya konan ideolojik/politik olgunun, kapitalizm dışı bir değerlendirmeye tabi tutulamayacağı, hatta 1848 devrimleriyle birlikte gericileşen burjuva sınıfının doğrudan siyasal/ideolojik hatlarından birisi haline geldiği/olduğudur. 

Başka bir yazı konusu olmamakla birlikte, çıkarsamalardan ikincisi ise tam da kimlik siyasetine zemin oluşturan bakış açısıyla ilgili. Daha doğrusu, buradan mevcut İslamcılığın, bugünkü varlığını açıklama, onaylama ve meşruiyet katma için modernizm eleştirisi gündeme getiriliyor. Bunun, İslamcılık siyasetinin/ideolojisinin kapitalizm dışı ve sınıflar mücadelesi üstü bir yere oturtulmasına hizmet ettiği gibi aynı zamanda sınıf siyaseti yerine kimlik siyasetinin ikame edilmesine yol açarak İslamcılığı kapitalizme(modernizme) alternatif bir “ideoloji” haline getirilmesine de yol açtığı görülecektir. İslamcı ideologların son 30 yıldır dayandıkları bu “paradigma”, geçmişte “teknolojiyi alalım ruhunu değil” dedikleri batıdan devşirilmesi de işin başka bir boyutu. 

İSLAMCI SİYASETİN TARİHİNDEN NOTLAR

İslamcı ideolojiye dönük yaklaşımlara daha yakından baktığımız ise farklı İslamcı tezlerin öne sürüldüğü görülecektir. İslamcı dairenin farklı versiyonları ve aralarındaki farklar önemli olmakla birlikte bir bütün olarak İslamcılık söz konusu olduğunda, bütün fark ve ayrımlarına rağmen, kapitalist sistemin ve hatta emperyalist dünya sisteminin bir parçası olduğu ve ücretli sömürü düzeninin ideolojik/siyasal versiyonunu temsil ettiğini hem tarihsel gelişimi hem de tek tekil bütün “varyantları” göstermektedir. Konumuz açısından farklı İslamcı ekollerin aralarındaki farklar bu tezimizi zayıflatmıyor, tersinden güçlendiriyor. Hatta ılımlı/radikal, tarihsel/geleneksel, Türkçü/Türkçü olmayan gibi farklı İslamcı çizgilerin son kertede verili kapitalist düzene alternatif üretmediği, gerek iktisadi gerekse siyasi ve fikri düzlemde kapitalizmi yeniden ürettiği görülmektedir. 

İslamcı siyasette farklılıklardan bahsederken, dünden bugüne İslamcılığın temsiliyetini üstlenmiş bazı figürleri hatırlatmak yerinde olacak. İçinden El Kaide ve IŞİD gibi radikal İslamcılığı çıkaran vahabilik ayrı bir kol iken, Pakistan Cemaati İslamiyye kurucularından Seyyid Ebil Ala El Mevdudi, Mısır’da kurulan İhvani Müslümüni hareketinin liderlerinden Hasan el Benna ve Seyit Kutub isimleri dünyada ve ülkemizde de İslamcı siyasette etkili olan isimlerin başında geliyor. Hatta bu isimlerin kitaplarının doğrudan Türkçe’ye çevrilmesi ve  Türkiye’deki İslamcılık üzerindeki etkileri araştırıldığında konunun tarikat-rabıta-istihbarat-emperyalizm üçgeninde daha derinlere gittiği görülecektir. İslamcılığın bağımsız bir ideoloji mi yoksa emperyalizm, sermaye, devlet eksenlerinde gelişen bir gelişim çizgisine sahip olup olmadığı görülecektir. 

“Türkiye’de İslamcılık düşüncesinin tartışıldığı sempozyumda Hamza Türkmen, çok ilginç bir noktaya temas etmiş. Seyyid Kutup’un Türkiyeli Müslümanların gündemine—Salih Özcan’ın kurduğu—Hilal Yayınları tarafından basılan “Din Dediğin Budur” kitabıyla girdiğini belirten Türkmen, şöyle demiş: “O zaman şu bilgiye ulaştık: 61 Anayasasından sonra Türkiye’de sol Marksist hareketler yaygınlaşıyor. Sistemin bunlara cevap vermesi lazım. O zaman MİT’in başındaki Doğu Bey (Fuat Doğu mu?) özellikle çare arıyor. Çare olarak Seyyid Kutup’un ‘İslamda Sosyal Adalet’ diye bir kitabının haberini alıyor. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısına gidiyor. (Türkçü) Cağaloğlu Yayınlarından bastırılıyor. Türkiye gündemine Seyyid Kutup ilk defa böyle bir formatta giriyor.” (Star, 20.5.13) “

İslamcı siyasi çizgilerden bir başkasını ise İran hattı oluşturuyor. Ali Şeriati, Ruhullah Musavi Hümeyni, Hüseyin Ali Muntazari ilk akla gelenler. Bugün İran İslam Cumhuriyeti adıyla kurulan rejimin İslamcı bir ekonomiyi mi yoksa kapitalist bir ekonomiyi mi temsil ettiği, İslamcılık tartışmasında ampirik bir olgu olarak karşımızda duruyor. Yoksulluk, işsizlik, gelir adaletsizliği, sınıf farklılıkları gibi kapitalizme özgü bütün niteliklerin belirdiği bir rejimin kapitalizme alternatif oluşturmadığı onu yeniden ürettiği bir başka olgu olarak mutlaka altı çizilmelidir. İran ekolü üzerinden ülkemizde İslamcı solculuk tartışmasını/çizgisini ise bir başka yazıya bırakmak gerek. 

Ülkemiz söz konusu olduğunda ise İslamcı ideoloji/siyaset çizgisinde öne çıkan isimler gelişim çizgileriyle birlikte şöyle özetlenebilir: 

İslamcı cenahta karşıtları ve bayrak edinenleri bulunan Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit’i anarak başlamak gerek. Abdülhamit hem İslamcı cenahta bölünmenin figürü hem de İslamcılık denince Türkiye’de ilk akla figür olarak öne çıkıyor. Aslında Abdülhamit’in İslamcılığı, dağılan Osmanlı’nın yapıştırıcı unsuru olarak görmesi dışında bir anlama gelmiyor. Emperyalizmin yarı sömürgesi olmuş Osmanlı’nın parçalanmasına önlemek için Abdülhamit’in sığındığı ve hilafeti öne çıkardığı dönemin pragmatist siyaseti, bugün bazı İslamcılar tarafından baştacı edilerek aslında kendi siyasal paradigmalarına bir kök arayışı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Abdülhamit İslamcılığının doğrudan Alman emperyalizminin paylaşım hedefiyle ancak açıklanabilir. Bugün pan-islamizm diye kodlanabilecek ve ilk temsiliyetini Abdülhamit’te gördüğümüz hat, özünde Alman emperyalizminin doğu siyasetinin ideolojik çerçevesini oluşturmak dışında bir anlama gelmiyor. Bugün İslamcı siyasetin bir kanadının Abdülhamit üzerinden kimlik ve kök arayışı ise emperyalist dünya siyasetinin duvarına çarpıyor. 

Hemen ardından İslamcılık siyasetinin ve düşüncesinin serüveni Meşrutiyet dönemiyle birlikte anılmalı. Genel olarak istibdat rejimine karşı ama Meşrutiyet döneminin reformlarıyla paralel ve dinle uyumlu bir yorumu ifade eden bir İslamcı çizgi karşımıza çıkıyor. Said Halim Paşa, Mehmet Akif sayacağımız ilk iki isim. Akif’in “Tek dişi kalmış canavar” benzetmesiyle batı medeniyetine dönük tepkisi, özünde Meşruiyet çizgisine karşıtlık oluşturmuyordu. “İslamcı düşünüşün Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e devreden mirası, iki şiarla özetlenebilir: Dinin “özüne” dönmek ve Avrupa’dan maddi maneviyat nakli” . Tekniği, fenni, bilimi alalım ama ruhu ve maneviyatını almayalım şeklinde özetlenebilecek, sonrasında Japonya örneklerinin ders kitaplarına bile girdiği bir zihniyetten bahsediyoruz. Osmanlı’nın zayıflamasını dinin özünden kopukluğa bağlayan ancak Osmanlı kurumlarının batı karşısında zayıflığını kabul eden, aslında İslamcı bir kapitalist modernleşme öneren bir akım olarak değerlendirilmelidir. 

Cumhuriyet dönemi ise İslamcılığı muhalefete geçtiği bir döneme tekabül eder. Hilafetin ve saltanatın lağvı ile birlikte laikliğin ilanı İslamcı düşünce/siyaseti hem yer altına çekmiş – tarikatlar varlığını sürdürmüş – hem de keskin muhalif bir kimlikle kendisini var etmiştir. Burada temel paradigma Kemalizm karşıtlığı/düşmanlığı olmuş, bir süre sonra bu karşıtlığa anti-komünizm de eklenmiştir. Hatta anti-komünizm İslamcı siyasetin bütün ayrımlarına karşı yana geldiği ortak bir ‘düşman’ işlevi görmüştür. NATO’nun kurulmasıyla birlikte komünizme karşı milliyetçi ve İslamcı güçlerin desteklenmesi siyasetinin bir sonucu olarak İslamcı siyaset, bir kez daha Kemalizm karşıtı reaksiyoner çizgisini bu sefer komünizme karşı reaksiyoner bir çizgi ile devam ettirmiştir. İslamcılığın, ayrı, özgün, bağımsız bir hattı değil Abdülhamit örneğinde görülen Almancılık siyasetinin şemsiyesi bu sefer Amerikancılık olacaktır. Bu dönemin simge isimleri ise Büyük Doğu Dergisi ile Necip Fazıl, Sebilürreşad Dergisi ile Eşref Edip olacaktır. Bu isimlere eklenebilecek bir başka isim de Kemalizm ve komünizm düşmanlığında tıpkı belagatı güçlü Necip Fazıl ve hakareti hak sayan Eşref Edip gibi özgün üslubu ile Kadir Mısırlıoğlu’dur.

Kemalizme kökten karşı çıkışı benimseyen ve sonrasında komünizm karşıtı bir güç olarak kullanılan tarikatlar İslamcı siyasetin Türkiye’de bir diğer kaynağıdır. Mehmed Zahid Kotku sonrasında Mahmut Esad Coşan, Süleyman Hilmi Tunahan, Hüseyin Hilmi Işık gibi isimlerle anılan İskenderpaşa, Süleymancılık, Işıkçılar diye bilinen tarikat/cemaat örgütlenmelerle İslamcılık ayrı kaynaktan ve derinden büyümüş, AKP iktidarı ile birlikte rejimin temel dayanağı olurken kapitalizmin yeni burjuva sınıfının parçası haline gelmişlerdir. Özellikle İskenderpaşa tarikatı kaynaklı Özal, Erbakan, Erdoğan gibi isimlerin oynadıkları siyasi rol, tarihsel olarak İslamcılığın nereye tekabül ettiğini göstermeye yeter de artar bile. Işıkçıların ya da Süleymancıların, tıpkı Nurcular gibi holdingleşen tarikatlar olduğu gerçeği küçük bir araştırmayla bile görülebilecek somut olgulardır. Ya da verili tarikatların bugün AKP eliyle kurulan sermayenin çıplak diktatörlüğünde hangi devlet ve sermaye kuruluşlarında yer aldıkları apaçık ortadadır. 

İslamcı çizgilerden bir diğeri de Cumhuriyet dönemi muhalefetiyle öne çıkan ve ayrı bir ekol haline gelen Saidi Nursi ve onun da ötesine geçen Fethullah Gülen anılması gereken diğer önemli figürlerdir. En genel söylemle Nurculuk olarak ifade edilen İslamcı siyasetin bu kanadı, doğrudan devlet örgütlenmesiyle, emperyalizmle kurduğu ilişkilerle ve TUSKON, BankAsya gibi sermaye örgütleriyle İslamcılığın nasıl kapitalizm aktörü haline geldiğinin bir başka örneğidir. 15 Temmuz Amerikancı kanlı darbenin faili olarak tarihe geçen Gülen Hareketi, Türkiye’de İslamcı bir siyasal akımların güçlü kanadı olarak AKP eliyle kurulan rejimin kurucu unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Kapitalizme alternatif olmayı bırakın doğrudan kapitalist sınıfları kendi içinden çıkaran cemaat/tarikat örgütlenmelerinin aynı zamanda emperyalizmle kurduğu ilişkiler, İslamcı ideolojinin yerini tarifte berrak koordinat noktaları olarak karşımızda durmaktadır. Keza Gülen Hareketi’nin 24 Ocak kararlarını hayata geçirmek için yapılan 12 Eylül darbesinin destekçisi olduğu burada not olarak düşülmelidir. Gülen, 12 Eylül 1980’den sonra yayımlanan ilk Sızıntı dergisinde, “Son Karakol” başlıklı yazısıyla darbecileri şöyle selamlıyordu:  “Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (…) Ve, işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. 

İslamcı siyasi ve ideolojik akımın tarihsel gezintisi, yukarıdaki temsilcileri dışında bir başka kesim de Hikemi Şairleri olarak geçen isimlerle anılıyor.  Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Alaaddin Özdenören, Erdem Beyazıt ve son olarak İsmet Özel. Reaksiyoner bir İslamcı anlayış yerine farklı bir anlayış koymaya çalışan bu çizginin İslamcı ideolojinin gelişim çizgisindeki etkileri, son 30 yıldır başka bir evrime uğrayarak devam ediyor. Önce batı karşıtlığı üzerinden “batının ilmini alacağız, ruhunu değil” anlayışı giderek yerini batının düşünce form ve normlarıyla belirlenen bir sistematiğe bıraktı.  Postmodernizme sarılan İslamcı ideoloji, son 30 yıla damgasını vururken İslamcı siyasetin kapitalizmle organik ilişkisi, onu liberal ideolojinin etkileriyle yeniden yorumlama yoluna götürmüştür. Son dönem çıkan “İslamcı entelijansiya” Kemalizm ve kapitalizm eleştirilerini, modernizm eleştirileri üzerinden bina ederek açıklamaya girişirken aslında batının yani kapitalizminin ideolojik üretim merkezlerinden beslenen hale gelmiştir. 

EMPERYALİZM VE İSLAMCILIK 

İslamcılığın, kapitalizme içkin fikri bir çerçeveye ve kapitalizmle organik ilişkisi noktasında bakılması gereken olguların başında emperyalizmle olan ilişkisidir. 

İslamcılığın bir bütün olarak emperyalizmin sömürge politikalarına karşıtlık üzerinden çıktığı tezlerden birisidir. Ancak İslamcılığın, daha sonrasında emperyalizminin kullanışlı aparatı olarak işlev gördüğü tarihsel gelişmenin gösterdiği gibi daha baskın bir tezdir. Bu açıdan İslamcılığın emperyalizme karşıtlık üzerinden kendisini bir tepki olarak ortaya koyduğu tarihi örnekleriyle ampirik bir olgu olarak değerlendirilemez. Çünkü farklılık gösterir. 

Örneğin, Ortadoğu’da İslamcı siyasetin İngiliz emperyalizmine ve İngiliz işgali altında bulunan Filistin topraklarında İsrail Devleti’ne yol açan siyasetine tepki, aynı zamanda Alman emperyalizmiyle kurulan pragmatist ilişkiye yol verirken, doktriner bir karşı duruştan bahsetmek mümkün değildir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında, tıpkı Birincisi’nde olduğu gibi Alman emperyalizmiyle kurulan ilişki doğrudan İslamcı siyaseti “kapitalizmin en baskıcı” ideolojilerinden biri olan faşizmle yan yana düşürmüştür. Hitler Almanyası ile Ortadoğu’da İslamcı siyasal aktörlerin işbirliği biliniyor ve Alman emperyalizminin istihbaratının İslamcı siyasetle kurduğu münasebet sonrasında İslamcı siyasetinin hemen hemen bütün kanatlarının doğrudan Amerikan istihbaratının vesayeti altına girmesi İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya tarihinin en somut gerçeğidir. Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de Mehmet Şekvi Eygü, Fethullah Gülen, Suudi Arabistan vasıtasıyla kurulan Rabıta örgütlenmesinin Türkiye ayağı, Taliban, El Kaide ve dahi IŞİD örnekleri, Yugoslavya, Çeçenistan’daki cihatçı terör gruplarının savaş meydanlarına sürülmesi gibi onlarca somut olgu, İslamcılığın kapitalizminin ağa devletleriyle nasıl yan yana geldiklerini yeterince anlatmaktadır.

Kaldı ki, Osmanlı’ya karşı ayaklanan bir dizi İslamcı Arap ülkesinin doğrudan İngiliz emperyalizminin sömürge politikalarına ortaklık bugün Körfez Arap ülkelerinin tarihinde yazılı bulunuyor. Vahabilik, eğer İslamcı ideolojinin bir parçası sayılacaksa, gerek Körfez Arap ülke yönetimlerinin kapitalist yapısının ideolojisi olması hasebiyle gerekse emperyalizmin vekalet savaşlarının aparatı olarak cihatçı ideolojinin kullanılması, İslamcılığı kapitalist-emperyalist sistemin doğrudan parçası haline getirir. 

Tek başına, Gülen Hareketi’ni bile örnek vermek yeterlidir. Yine aynı şekilde ülkemizdeki bir dizi tarikat ve cemaat örgütlenmelerinin NATO merkezli gladio siyasetinin parçaları olarak dizayn edildiğini söylemek abartı sayılmamalıdır. Burada bir kez daha İslamcı siyaset kapitalizmin bekası için rol üstlenmiş, İki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra ise emperyalist dünya sistemi içinde özellikle Ortadoğu’da kapitalizmin yeni dünya düzeninin uyumlu siyaseti haline gelerek yeni bir misyon üstlenmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yürüten AKP’nin ılımlı/uyumlu İslamcılığı, neo-liberal dönemde entegrasyonun ve kapitalist dönüşümün aktörlüğüyle ancak ve ancak tanımlanabilir. 

Yeni dünya düzeninde İslamcılığın politik evrimi açıktır. Bu politik evrimleşmeye başat olarak gelişen İslamcı ideolojinin yükseliş dönemi hangi döneme tekabül eder? Bu sorunun yanıtı, özellikle modernizm eleştirisi üzerinden bir kimlik siyasetiyle kendine alan bulan İslamcılığın ideolojik evrimidir. Modernizm ve postmodenizm tartışmalarında kendine yer bulan İslamcı ideoloji, politik olarak da emperyalizmin 1970’lerdeki krizine bir çözüm olarak öne sürdüğü neo-liberalizm açılımını da çok kolay adapte olacak, aynı zamanda siyasi ve ekonomik olarak da uyum sağlayacaktır. Ilımlı İslam diye tarif edilen İslamcı siyaset, kapitalizminin dönüşümünün motor güçlerinden birisi olurken İslamcı ideoloji de kapitalizminin ideolojik hegemonyasına entegre olacaktır. Dünün reaksiyoner İslamcı hareketi, Kemalizm karşıtlığı ve Osmanlıcılık, hilafetçilik, anti-siyonizm üzerinden karakter kazanmış, komünizme karşı emperyalizmin şemsiye altına girmiş, bugün ise kapitalizmin ve sermaye sınıfının çıkarlarını temsil eden bir akım olarak ideolojik olarak kendisini yeniden üreterek kapitalizmin ideolojik/siyasal düzleminde yerini almıştır.  

İslamcı siyasetin emperyalist dünyada, emperyalizmle organik ilişkisinin yanına eklediğimiz ideolojik “uyum” aynı zamanda “küreselleşme” döneminin iktisadi dönüşümleriyle de uyumlu olmuştur.  

SERMAYE VE KAPİTALİZM

Yazımıza Türkiye’den örnek olarak 24 Ocak kararlarıyla giriş yapmıştık ve buradan devam edersek; 24 Ocak kararlarına daha yakından bakarak İslamcılık ile kapitalizm arasındaki organik ilişki apaçık ortaya çıkacaktır. 1968 yılının Ant Dergisi’nde İslamcı siyasetin yönünü gösteren yazıdan yola çıkarak aşağıdaki alıntı İslamcı kadroların hangi misyonu yerine getirdiği kolayca gösterecektir. Bugün Kemalizme, komünizme ve kapitalizme karşı bir İslamcı ideoloji/siyaset önerdiğini iddia eden ‘İslamcıları’ hayatın gerçekleri ve pratik ters yüz ediyor. Kemalizme ve komünizme karşıtlık baki kalıyor, ancak kapitalizmin önderleri bizzat İslamcılar içinden çıkıyor.  

“Mesela Devlet Planlama Teşkilatı’nın başına Turgut Özal, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın başına kardeşi Korkut Özal.” 1977’de Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nden (MSP) İzmir adayı olan ama seçilemeyen Turgut Özal, neoliberal dönüşümü başlatacak 24 Ocak Kararları’nın mimarlarındandı. 1980 darbe hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı ve 1983 seçimleri sonrasının başbakanı olarak baş döndürücü bir hızla siyasette yükseldi. Başbakan olur olmaz yaptığı ilk iş Suudi sermayesinin faizsiz bankacılık adı altında Türkiye’ye girişine izin veren 16 Aralık 1983 tarihli kararnameyi imzalamaktı. Özal’ın kapıları açtığı Suudi sermayesi Türkiye’ye iki koldan hücum etti: MSP’nin koalisyon ortağı olduğu 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde İçişleri Bakanlığı gibi kritik bir görevi üstlenen kardeş Korkut Özal’ın liderliğinde Al Baraka Türk ve Faisal Finans.  Faisal Finans’ın başındaki isim ise şaşırtıcı değil. Yukarıda Seyit Kutup kitaplarını Türkçe çevirisini gerçekleştiren isim olarak zikrettiğimiz Salih Özcan idi. 

Özal’ın ve Erbakan’ın İskenderpaşa tarikatından icazet aldıkları biliniyor. Doğrudan parti kurmadan, siyasetin “dışında” kalarak alttan bir İslamcı siyasetin yürütüldüğü ve bu isimlerin ise emperyalizme bağımlı, uyumlu bir kapitalist sömürü sisteminin baş aktörleri olarak sahneye çıktığını izliyoruz. Erbakan’ın siyasi bir kimlik olarak ve ilk İslamcı partinin kuruluşuna imza atması da benzer bir sınıf kimliğini ortaya koyuyor. 

İslamcı akımın partileşerek AP’den kopuşu, bu ikisinden daha etkili ve sınıfsal temeli çok daha belirgin bir kopuştur. İslamcı yeni parti oluşumunun kurucu lideri Necmettin Erbakan, bu çıkışı sanayi ve ticaret burjuvazisinin çatı örgütü olan Odalar Birliği’nde başlatır. 1967’de geldiği Odalar Birliği genel sekreterliği görevinde, İstanbul merkezli büyük sermayeye karşı taşralı orta ve küçük ölçekli sanayici-tüccarların ‘militan’ bir savunusunu geliştirmişti: Ekonomik mekanizmanın işleyişi bütünüyle “komprador-mason azınlığı” kayırıyor, Anadolu sanayici ve tüccarı üvey evlat muamelesi görüyordu ona göre. Erbakan, tekelleşme eğilimlerinden tedirginlik duyan ve büyüme fırsatı kollayan ‘çevre’ burjuvazisine dayanarak 1969’da Odalar Birliği başkanlığına seçildi. Büyük sermayenin bundan duyduğu hoşnutsuzluğa azami duyarlı AP iktidarı, Erbakan’ı derhal makamdan indirdi.” Erbakan’ın Odalar Birliği’ndeki yardımcısının ise, AKP Gençlik Kolları Başkanı olarak Hürriyet’i basan Abdürrahim Boynukalın’ın dedesi Rıfat Boynukalın olduğu kimseye şaşırtıcı gelmemeli.

Tıpkı Özal gibi Erbakan’ın da İslamcı siyasal akımın partileşme sürecinin lideri olarak aslında burjuvazinin bir başka kanadının temsiliyetini ifade ettiği yukarıdaki satırlarda çok açık. Büyük ve orta sermaye arasındaki çelişkilerin işçi sınıfı karşısında ortaklığını biliyoruz, ancak burjuvazinin çıkarlarının temsil ettiği kanatlaşmada İslamcılık bir siyaset ve ideoloji olarak görev yapmaktadır. Şunu kısaca belirtmek çok kaba ve indirgemeci bir değerlendirme sayılmamalıdır. Sosyal demokrasi gibi İslamcılık ta burjuva siyasetinin bir versiyonudur. 

AKP’nin 20 yıllık iktidarı, bütün İslamcı kalemlerin ve tarikatların desteği ile sürüyor. İslamcı bir gelenekten gelen ve İslamcı bütün kanatların, versiyonların, ekollerin desteklediği bir iktidar olarak AKP’nin 20 yıllık pratiği, Türkiye’de kapitalizminin yeniden üretimi, emperyalizme bağımlılığın derinleşmesi, burjuva sınıfının ise çıplak diktatörlüğü olmuştur. İslamcı ediplerin ve postmodern “İslamcı entelijansiya”dan tarikatlara kadar, İslamcı bütün siyasi gruplaşmalara varana dek, İslamcı damar bugün AKP iktidarında temsil ediliyor ve vücut buluyor. 

Sadece bu değil. Tarikat ve cemaatlerin, artık holding düzeyinde birer sermaye grubu haline gelmesi, İslamcılığın kapitalizmin bir siyasi/ideolojik kurumlarından birisi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Çok örnek verilebilir, ancak çarpıcılığı bağlamında aşağıdaki küçük bilgi notu meramımızı fazlasıyla anlatacaktır: “Mülkiye müfettişlerinin 2002 yılında hazırladığı raporda İBDA-C üyesi olarak geçen, BİMTAŞ’ın eski genel müdür yardımcısı Mehmet Sedat Taktak, bir ay içinde AKP’li belediyelerden 2 dev ihale aldı.”

Soru şu: AKP dönemi, İslamcı siyaseti ve ideolojiyi tartışırken, model alınabilir mi? Yanıtı yukarıdaki satırlarda fazlasıyla işaret ediliyor. 

FAİZ, KAR VE RANT: SERMAYENİN ARAÇLARI

İslamcılık, bütün maddi veçhesini “maneviyatla” örter. Zahiridir, ancak ahlak başta olmak üzere toplumsal çürümeyi dinden uzaklaşmakla açıklar. Fakat ülkenin toplumsal/kültürel çürümesinin yükseldiği içinden geçtiğimiz 20 yıllık zaman dilimi aynı zamanda İslamcı siyasetinin de yükseldiği bir döneme tekabül etmesi şaşırtıcı değil. Çürüten kapitalizmdir, kapitalizmin yeniden üretiminde ise gerici siyasal ideoloji büyük bir rol oynamaktadır. Çelişki değil, tersinden gericilik özünde sömürüyü örten büyük bir kılıf olarak işlev görmektedir. 

İslamcı ideoloji kendisini, anti-Kemalizm ve anti-komünizm üzerinden reaksiyoner hareket olarak tarif etmesinin üzerinden çok zaman geçti. Bugün “vesayet rejimini” yıkan bir hareket olarak kendisini ilan ederken, Türkiye kapitalizminin neo-liberal dönüşümünün aktörü haline geldiler. Devlet kurumları artık tarikatların, tarikatlar artık bir sermaye grubu, ideolojik olarak ise İslamcılık bugün devletin temel ideolojilerden birisi haline gelmiş bulunuyor. 

İslamcılık, kapitalizme karşı en büyük eleştirisini manevi yoksunluk yanında faiz düzeni eleştirisi ile yapıyordu. Faiz karşıtlığını “faizsiz bankacılık” kavramıyla gidererek kapitalizmin yeniden üretilmesinde parlak zeka gösterdiler. İslamcı holdingler, İslamcı bankalar, İslamcı sermaye örgütleri bugün düzenin sahipleridirler. Faizi haram ilan edenler, kar ve rant söz konusu olduğunda ahlaki bir sorun değil, kaçırılmayacak fırsat görüyorlar. Bugün faizin, karın ve rantın kaynağında emek olduğunu söyleyen ve sömürünün kar, faiz ve rantla gerçekleştiğini bilimsel olarak ortaya koyan Marksizmin karşısında İslamcılık kulun kula kulluğunun bir ideolojisi olarak karşımızda duruyor. 

Hukukun karşısına fıkıh, bilimin karşısına ilim, cumhuriyet karşısına hilafet, anayasanın karşısına şeriat koyan İslamcılık kapitalizmin karşısına neyi koymaktadır? 

Bugün gelinen noktada köleci ya da feodal toplumsal düzeni savunmak imkansız ise, kapitalizm karşısına konan İslamcı alternatif nedir? Dün “yobaz” tanımı tam da geri bir toplumsal düzeni isteyenler için kullanılıyorsa, bugün modernizm eleştirisi üzerinden kapitalizmi yok sayarak postmodernist bir bakış açısıyla İslamı tarif eden İslamcı “münevverler” için ne demeli? 

Necip Fazıl’dan, Eşref Edibe, Mısırlıoğlu’ndan Özal, Erbakan, Gülen, Erdoğan’a kadar yeni türeyen liberal İslamcılara kadar bütün fikri bütünlük tek bir şeyi gösteriyor: İnsanın insana kulluğuna neden olan kapitalizme kulluk! Ama bunu yaparken bir yaratıcıya kulluğu kullanmak ne kadar ahlaki sayılmalı?

Related Posts