Behiç Oktay
Küba Komünist Partisi’nin Ekim 1991’deki “tarih-yazan” [1] 4. Kongresi’nde Fidel Castro, şunları söylemişti:
“Gerçeklere tutunmalıyız; sosyalist kamp çöktü, tüm bu ülkeler diğer ülkelerce yutuldu, işçi sınıfı iktidarı yitirdi, ülkeler kapitalizme geri dönmeye başladılar. Sovyetler Birliği’nde bir felaket yaşandığı açıktır; Sovyetler Birliği’nde insanlar piyasa ekonomisinden söz ediyorlar, sosyalizmden değil. Kısaca, baskın çıkan sesler klasik kapitalizmden yana olanlar.
En üzücü gerçeklerden biri de şimdi Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti bulunmamasıdır; Komünist Parti bir kararla dağıtılmıştır, illegaldir. Gerçek olan SSCB’nin inanılmaz biçimde zayıfladığı ve ciddi bir dağılma tehdidiyle karşı karşıya bulunduğudur. Gerçekler bunlardır.” [2]
Fidel’in, Sovyetler Birliği’nin resmi olarak yıkılmasından yaklaşık 2 ay önce yaptığı bu konuşma, aslında yalnızca 1991 yılındaki değil, belki de 1960’lardan itibaren devam etmekte olan pek çok tartışmaya da ışık tutuyor.
Sosyalist inşa meselesi Marksizm-Leninizm açısından en kritik konuların başında gelir. Bir ülkede sosyalizmi nasıl inşa edebilirsiniz? Bu soru ülkeden ülkeye, zamandan zamana, koşullardan koşullara farklılık gösterebilecek belki de sonsuz sayıda olasılık barındırır. Ama nihayetinde bunu başaranlar, başaramayanlar veya en kötüsü deneme cüretinde dahi bulunamayanlar vardır.
Her bölgenin veya ülkenin devrimci süreci, kendine has birtakım özellikler barındırmaktadır. Ancak bu durum, her şeyin tamamen farklı olacağı anlamına da gelmez. Eğer ortada bilimsel sosyalizm diye bir şey varsa, bilimselliğin gereği olarak bazı ortak temel özelliklerin bulunması zorunludur. Bu anlamıyla, gerek devrimci süreçler gerekse sosyalizmin kendisi hem evrensel hem de zamana ve mekâna bağlı özel özellikler barındırır. Örnek vermek gerekirse, 1917’de Rusya’da gerçekleşen bir devrim ve ardından gelişen sosyalizm deneyimi ile 1959 yılında Küba’da gerçekleşen devrim ve ardından gelişen sosyalizm deneyimi arasında hem ortak hem de farklı özellikler bulunmaktadır. Her iki ülke de kendi devrimini başarmış, sınıfsız bir toplum yaratmak hedefiyle sosyalist inşa süreçlerini komünist partinin rehberliğinde ve proletarya diktatörlüğü aracılığı ile ilerletmiştir.
Burada şunun altını çizmek gerekiyor. Her ülkenin “devrim” süreci farklılık gösterir. Yani farklı sosyalizm deneyimlerine, farklı görüşlere, farklı taktiklere yukarıdaki paragrafta ifade edildiği şekliyle bakılabilmesi için ortada bir “devrim” veya en azından “devrim hedefi” olması gerekir. Ortada devrime dair bir şey yoksa, herhangi bir düzen değişikliği de yok demektir. Dolayısıyla devrimciliği söylemde ve eylemde terk etmiş sol, artık başka bir kategoride ele alınmalıdır.
Bugün solun önemli bir kısmının içine işlemiş olan düzen içi muhalefet alışkanlıkları, devrimi gerçekçi bir hedef ve bilimsel bir zorunluluk olarak görmekten uzak olup devrimin deyim yerindeyse metafizik bir biçim almasına neden olmuştur. Devrim denilince akla yalnızca bir cennet tasavvuru, Şirinler köyü, imkânsız veya platonik bir aşk hikayesi veya bilumum ilkel komünal dayanışma örnekleri geliyorsa burada bir sorun var demektir.
Bu yazıda Avrupa’daki bazı komünist partilerin öncülüğünü yaptığı devrimcilikten kaçış serüvenini ele alacağım. Temel soru şu: 1970’li yılların sonunda Batı Avrupa’da ortaya çıkan Avrupa komünizmine nasıl bakmalı? Marksizm-Leninizm’in reddiyesi ve sosyalizmin devrimciliğe gerek duymaksızın iktidara gelebileceği veya iktidar ortağı olabileceği ve dahası iktidarda tutunabileceği iddiası, nereye oturur?
AVRUPA KOMÜNİZİMİNİN KISA HİKAYESİ
Avrupa komünizmi, başlangıçta Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ayrı bir politika izlemek gibi son derece makul sayılabilecek bir taleple ortaya çıkan ve öncülüğünü İspanya Komünist Partisi, Fransız Komünist Partisi ve İtalya Komünist Partisi’nin yaptığı bir ideolojik/politik kavramdır. Avrupa komünizmi, yalnızca Avrupa’daki komünist partileri değil, Asya ve Güney Amerika’daki partileri de etkilemiştir.
Avrupa komünizmi özü itibariyle, daha önceki Komintern ve Kominform deneyimlerini karşısına alan; sosyal-demokratlar, Hıristiyan politik çevreler vb. düzen güçleri ile güçbirliği yapılmasını savunan; sosyalizme giden yolların çokluğunu savunan, ancak bu yollar içinde bugüne kadar tek başarılı olmuş yol olan proletarya diktatörlüğünü reddeden; bugün AB’nin temellerini oluşturan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na olumlu yaklaşan; Leninizmi tüm boyutlarıyla reddeden bir ideolojidir.
Avrupa komünizminin kökenlerini pek çok yere dayandırmak mümkündür. Örneğin, 1951 yılında Büyük Britanya Komünist Partisi’nin “Britanya’nın Sosyalizm Yolu” başlıklı belgede, Rus halkının, dönemin tarihsel koşullarının ve Çarlık egemenliğinin arka planının belirlediği Sovyet yolu ile siyasal iktidarı ele aldığı, Britanya halkının da kendi yolunu çizeceği ve Britanya’nın tarihsel demokrasi mücadelesinin ürünü olan parlamentoyu halkının büyük çoğunluğunun demokratik iradesinin demokratik aracına dönüştürerek, kapitalist demokrasiyi gerçek bir halk demokrasisine dönüştüreceği ifade edilmektedir. [3]
İlerleyen yıllarda Avrupa’nın diğer komünist partilerinde de burjuva demokrasisi aracılığı ile bir düzen değişikliğinin gerçekleşebileceği hayali yaygınlaşmıştır. Avrupa komünizminin sembol partileri ve isimleri İtalya Komünist Partisi Genel Sekreteri Palmiro Togliatti, İspanya Komünist Partisi Genel Sekreteri Santiago Carillo ve Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Georges Marchais, bu işin deyim yerindeyse temsilciliğini üstlenmişlerdir. Üç parti de kendi ülkelerinin parlamentolarında bulunmuşlar ve hatta hükümetlerinde bile yer almışlardır. Yani tam da hedefledikleri gibi burjuva demokrasisi sınırları içerisinde koltuk kazanmayı başarmışlardır. Bu durum her ne kadar bir başarı gibi görünse de özünde bir illüzyondan başka bir şey değildir. Ortada ne devrim vardır ne de sosyalizm.
Bir komünist partinin ülkesinde halkın yoğun desteğini kazanmış olması, son derece olumlu bir gelişmedir. Bu durum, halkın komünist partilere olan güvenini ve sosyalizme olan inancının önemli göstergelerinden biri olarak sayılabilir. Ancak, komünist partilerin burjuva siyaseti içinde bir aktör olması, burjuva parlamentosunun demokratikliğini ve çok renkliliğini gösteren bir nesne olmaktan çıkamaması veya çıkmaya dair bir niyetinin olmaması, önemli bir sorundur.
Tabii bu sorun, yani komünist partilerin düzen içi bir aktör olarak burjuva siyasetinin bir parçası haline gelmesi ve sosyalizmin burjuva demokratik yöntemler aracılığı ile kurulabileceği düşüncesi, Avrupa’daki birkaç partinin kendi kendine bulduğu bir fikir değildi. Bu düşünce, ilk olarak 2. Enternasyonal’de gündeme gelmiş ve bugünkü anlamıyla sosyal demokrasiyi ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan bakınca Avrupa komünizminin iddiasına göre, sosyal demokrasi, Avrupa’nın sosyalizm yoludur.
Bu anlatı tarih dışıdır. 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın dört bir yanında pek çok ülke devrimin eşiğine gelmemiş ve bunlar canice bastırılmamış gibi bir tarih anlatısı, gerçeği yansıtmamakta ve sosyalizmi burjuva demokrasisi içine sıkıştırmaktan başka bir amaca hizmet etmemiştir.
Tabii ortada tarihin ilk sosyalist devleti olan Sovyetler Birliği’nin varlığının ve çıkarlarının korunması gibi bir gündem de vardı. Ancak bu durum kimi zaman başka ülkelerdeki komünist partilerin ve devrimci süreçlerin de durması veya yerine göre baltalanması anlamına da gelmekteydi. Böyle bir durumda eğer bir komünist parti kendi ülkesinde devrim yapabilmek için veya kendi sosyalist inşasını sürdürebilmek için Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına aykırı hareket ediyorsa, bu son derece anlaşılır ve nihayetinde tarih tarafından da aklanacak bir hareket olur. Ancak bunun tam tersi, yani devrimden, sınıf mücadelesinden, proletarya diktatörlüğünden, Leninizm’den kaçış için yapılıyorsa, tarih bunları mahkûm eder.
Bugünden, yani Sovyetler Birliği’nin dağılışının 30. yılından baktığımızda, Sovyetler Birliği geleneği dışına çıkıp devrim yapabilen ülkelerde hala komünist partilerin iktidarı ve sosyalist inşa iddiası ve çabası devam etmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken vurgu Sovyetler Birliği geleneğinin dışına çıkılması değil, ortada bir devrim olmasıdır. Çünkü asıl mesele devrim ve iktidar perspektifidir.
Avrupa komünizmi, her ne kadar SBKP’den ayrı bir politika izlemek istiyormuş gibi görünse de aslında SBKP’nin politikalarıyla uyumlu bir süreç olarak gelişmiştir. Bu nedenle burada çuvaldızı biraz da SBKP’ye batırmak gerekiyor. SBKP’nin meşhur 20. Kongresi’ne sunulan Merkez Komitesi raporunda Kruşçev şu ifadeleri kullanmıştır:
“Bu bağlamda, parlamenter araçları kullanarak sosyalizme geçmenin mümkün olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor. İlk geçişi gerçekleştiren Rus Bolşeviklerine böyle bir yol açık değildi. Lenin bize başka bir yol gösterdi; mevcut tarihsel koşullarda tek doğru yol olan Sovyet Cumhuriyetlerinin kurulması yolunu. Bu rotayı takiben, tarih oluşturma açısından önem taşıyan bir zafer kazandık, ancak o zamandan beri, tarihsel durum, soruna yeni bir yaklaşımı mümkün kılan radikal değişiklikler getirdi. Sosyalizmin ve demokrasinin güçleri tüm dünyada ölçülemeyecek kadar büyüdü ve kapitalizm daha da zayıfladı. 900 milyonu aşan nüfusuyla sosyalizm kampı büyüyor ve güç kazanıyor. Devasa iç güçleri, kapitalizme karşı belirleyici avantajları, bugünden itibaren giderek daha fazla ortaya çıkıyor. Sosyalizm, tüm ülkelerin işçileri, köylüleri ve aydınları için büyük bir çekim gücüne sahiptir. Sosyalizm fikirleri gerçekten de tüm emekçi insanlığın zihnine egemen olmaya başlıyor.
Aynı zamanda, mevcut durum, bir dizi kapitalist ülkedeki işçi sınıfına, halkın ezici çoğunluğunu kendi önderliği altında birleştirme ve temel üretim araçlarının halkın eline geçmesini sağlama konusunda gerçek bir fırsat sunuyor. Sağcı burjuva partileri ve onların hükümetleri, giderek artan bir sıklıkla iflasın acısını çekiyorlar. Bu koşullarda işçi sınıfı, emekçi köylüleri, aydınları, tüm yurtsever güçleri kendi etrafında toplayarak ve kapitalistler ve toprak ağalarıyla uzlaşma politikasından vazgeçemeyen oportünist unsurları kararlılıkla geri püskürterek, halkın çıkarına karşı çıkan gerici güçler, parlamentoda istikrarlı bir çoğunluk elde etmek ve bu çıkarı burjuva demokrasisinin bir organından halk iradesinin gerçek bir aracına dönüştürmek için yenilgiye uğratacak bir konumdadır. Böyle bir durumda, birçok gelişmiş kapitalist ülkede geleneksel olan bu kurum, gerçek demokrasinin, emekçi halk için demokrasinin bir organı haline gelebilir. Proletaryanın ve tüm emekçilerin kitlesel bir devrimci hareketi tarafından desteklenen istikrarlı bir parlamenter çoğunluğun kazanılması, bir dizi kapitalist ve eski sömürge ülkenin işçi sınıfı için yaratabileceği çabalar, gerçek demokrasinin bir organı haline gelebilir.
Proletaryanın ve tüm emekçilerin kitlesel devrimci hareketi tarafından desteklenen istikrarlı bir parlamenter çoğunluğun kazanılması, bir dizi kapitalist ve eski sömürge ülkenin işçi sınıfı için temel toplumsal değişiklikleri güvence altına almak için gereken koşulları yaratabilir.” [4]
Görüldüğü üzere aslında Avrupa komünizmi denen süreç, Sovyetler Birliği tarafından da bir noktada desteklenmektedir. Kapitalist ülkelerdeki burjuva demokrasileri, deyim yerindeyse “kâğıttan kaplan” olarak görülmektedir.
Meselenin diğer bir yanı ise 2. Dünya Savaşı sonrasında önce Kore Savaşı, ardından dünya genelinde hızla başlayan kamplaşma ve nükleer silahlanma yarışının, sosyalist ülkelerde barış ve demokrasi söylemlerinin öne çıkmasına neden olmasıydı. Barış ve demokrasinin öne çıkması ve bu iki kavramın da sosyalizm ile anılması belli açılardan elbette olumlu gelişmelerdir. Ancak barış ve demokrasinin sınıf mücadelesinde, devrimci mücadelede nereye oturacağı meselesi henüz devrimini yapamamış ülkeler ve emperyalist saldırganlığın yoğunlaştığı ülkeler için önemli bir soru işareti olmaya da devam etmiştir.
BUGÜNÜN SORUNLARI
Bugün de benzer sorunlar benzer biçimlerde yaşanmaya devam ediyor. Ama benzer şekilde toplumların sola, sosyalizme olan inancı ve umudu da devam ediyor. Mesele, bu umudu gerçek bir sosyalist devrim mücadelesi ile kavuşturabilmekten geçiyor. Umudu seçim sandıklarına, parlamentoya veya parti bürolarına mahkûm etmemek, devrimi ve iktidar hedefini toplumun sola olan inancı, ihtiyacı ve umudu ile birleştirmek gerekiyor.
Avrupa komünizminin ve öncüllerinin yarattığı sahte başarı öykülerinin günümüzdeki izdüşümleri, solu, sosyalist mücadeleyi belirli sınırlar ve kalıplar içinde okumaya devam ediyor. Kendisine ben yeniyim, yeni bir çıkış yapıyorum diyenler bile en demode politikalarla karşımıza dikiliyor. Devrimden kaçış kendini, kimseyle uzlaşmamayı komünistlik sanan ben merkezcilik; burjuva parlamentosunda bulunmayı adeta bir Zihni Sinir procesi gibi görmek; burjuva demokrasisinin ve patronların has politik unsuru haline gelmiş olan büyükleri ellerinden tutmadan kendi başlarına doğru düzgün bir işi beceremeyip üstüne herkese devrimcilik taslamak gibi farklı şekillerde göstermeye çalışsa da aslında herkes dönüp dolaşıp aynı yere geliyor.
Bugün dünyanın pek çok yerinde zayıf halkalar bulunuyor. Ancak komünist partilerin dünya genelinde geçirdiği dönüşüm nedeniyle ortada herhangi bir devrimci merkez veya merkezler bulunmuyor. Yeniyiz diye ortaya çıkanlar ise tarihi yeniden başa sardırmaktan başka bir işe yaramıyor. Kendi devriminin yolunu bulmak diyince, dünyadaki devrimci gelenekten kopmayı anlamak ile devrimin ancak ve yalnızca daha önceki deneyimlerin yolunun izlenerek olabileceğini zannetmek arasında sıkışmaya mahkum olunmamalıdır.
Fidel ile başladık, Fidel ile bitirelim:
“Sosyalist kamp henüz yaşıyorken ve Sovyetler Birliği’nde yükselen sorunlar ortaya çıkmamışken, bağlı olduğumuz ve 30 yıl boyunca bağlandığımız sağlam kalelere sahiptik. Şimdi bu sağlam kaleler artık yok. Kendi kalemiz biziz; tüm dünyada davamızı destekleyen, davamıza hayran olan, halkımızın kahramanlığına ve kararlılığına hayran olan tüm insanlarla birlikte…” [5]
NOTLAR
[1] Fidel Castro’nun kendi ifadesi.
[2] Küba Komünist Partisi 4. Kongre Belgeleri, Dünya Yayınları, 1992, s. 16
[3] https://www.marxists.org/history/international/comintern/sections/britain/brs/1951/51.htm#5
[5] Küba Komünist Partisi 4. Kongre Belgeleri, Dünya Yayınları, 1992, s. 18

