Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir
21. yüzyılın başında kapitalizm kendisiyle birlikte tüm halkları ve gezegeni açık bir yok oluşa sürüklerken, “bu toplumsal sisteme alternatif sosyalizm mücadelesini bugün değil de ne zaman yükselteceğiz” diye sormak gerekiyor. Dünya’da ve Türkiye’de sosyalist solun önemli bir kısmının kendini kurarken bağımsız ve net bir söyleme sahip olmadığı uzun süredir tartışılıyor. Sosyalist solun tarihsel olarak sahip olduğu ve içinde geliştiği kuramsal ve kavramsal dayanakların günümüzde giderek belirsizleştiği ve bulanıklaştığı söylenebilir. Bu bulanıklığı yaratan ise Marksizmi tarihsel materyalizmden ayıran, Marksizmin canlı, diri ve hayatı kavrayan geleneğini terk eden, Marksizmden devrim ihtimalini eksilten sol liberalizmin sosyalizme müdahalesidir. Bugünün mücadelesi ise açıktır: Sol liberalizme asla geçit vermeden sosyalizmi ufkuyla, stratejisiyle ve kültürüyle yeniden sahiplenmek.
Sol liberalizmin yarattığı bulanıklık içinde Türkiye’de sosyalist sol kendisini kimi zaman Kürt siyasal hareketi ile ilişki üzerinden, kimi zaman burjuva-demokratik taleplerinin genişletilmesi üzerinden, kimi zamansa AKP-Saray karşıtlığıyla sınırlı bir siyaset üzerinden kuruyor. Bunlar sosyalist solun da sözünün olacağı güncel ve yakıcı siyasal gündemlerdir. Buradaki sorun, söz konusu başlıkların sosyalist solun kendi yolunda yürürken verdiği mücadelelerin ürünü olmayıp, sola kendi bedenini sunan unsurlar halini almasıdır. Sosyalist solun bunlardan başka sözü yokmuş durumuna düşülmesidir. Sosyalist solun önemli bir bölümü başkalarının sorduğu sorulara başkalarınca verilen cevapların oluşturduğu bir alanda siyaset üretiyor. Ülkede gericilikle yoğrulmuş bir baskı rejimi altında “gelir ve gelecek eşitsizliği” herkesin en temel sorunu haline gelmişken, bugünün mücadelesi sol liberalizme asla geçit vermeden, sosyalizmi ufkuyla, stratejisiyle ve kültürüyle yeniden sahiplenmektir.
SOSYALİZMİN UFKU
Sol liberalizmin en çok tahribat yarattığı alan siyasal ufuktur. Sol liberalizmde büyük anlatıların reddi üzerinden geliştirilen mikro analizler ve mikro politikalar tahakküme varır. Tahakküm çokludur, parçalıdır ve her yerdedir. Sol liberalizm tahakkümü ortadan kaldırmak için tanınmayı önerir. Tanınmanın politikası ise burjuva sivil toplum alanı içerisinde kalır. Bu alan yaşamın içine yayılan pazarlıklar ve müzakereler alanı olarak kavranır. Tahakküme karşı verilen siyaset temel olarak ahlaki ve etiktir.
Uzlaşmaz karşıtlıklara ve çelişkilere dayanan antagonistik (çelişkili) bir siyaset teorisi yerine, çatışmaların uzlaştırılmasını gözeten agonistik (çatışmacı) bir siyaset benimsenir. Çatışan taraflar müzakere ve pazarlıklarla kendilerine alan açarlar. Dolayısıyla sol liberalizm kapitalist sistemi bir alan olarak görür ve bu alanın içinde daha çok yer kapmayı ve daha çok nefes alanı açmayı amaçlar.
Sosyalizm için önemli olan ise devrimi hep bir ihtimal olarak görmek ve mücadeleyi oraya doğru örmektir. Sol liberalizmin kapitalizmin sınırları içinde kalan ve hatta o sınırları yeniden üreten tavrına geçit vermemektir aslolan. Siyasal olan antagonistik olandır. Sosyalist ufka, halk sınıflarının egemenlerle girdiği uzlaşmaz çelişkiler alanından bakılır. Bu alan halk sınıflarının siyasal bedenini bulduğu ve bu bedene ad koyduğu alandır ve bu alan müzakereye açık değildir. Sosyalizm çocuklar ve gelecek için kapitalizm içinde alan savunması yapmaz, onlara yeni, geniş, yeşil ve güneşli alanlar yaratır.
SOSYALİZMİN STRATEJİSİ
Sol liberalizmin en çok tahribat yarattığı ikinci konu ise sosyalizmin stratejisidir. Strateji tartışmasının en önemli hareket noktası siyasetin öznesidir kuşkusuz. Sol liberalizmin öznesi sınıflar değildir. Etnisite, toplumsal cinsiyet ve kimliklerle şekillenen bir ötekiler kavrayışı hakimdir. Toplum içindeki farklı konumlanımları adlandırmak için ezilenler, madunlar, sınıf-altı, prekarya, kent paryaları, tehlikeli sınıflar gibi oldukça çeşitli kavramlar entelektüel bir coşkuyla dolaşıma sokulur. Politik özneler artık bir sınıf içinde konumlanmış özneler değil, ırk, toplumsal cinsiyet ve etnisite gibi farklı özellikleriyle tanımlanan karmaşık kolektif öznelerdir.
İşçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde hiçbir ayrıcalıklı konumu yoktur. Tarihsel süreçlerde işçi sınıfı ile sosyalizm arasında ayrıcalıklı bir ilişki de yoktur. Dolayısıyla, sınıf konumunun sınıfsal olmayan konumlara göre herhangi bir önceliği olamaz. Toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesinde sınıfa öncelik vermek indirgemeci ve özcü bir hatadır. Irk, toplumsal cinsiyet, kimlik, kültür ve milliyet gibi konumlar sınıfla aynı hatta ondan daha fazla öneme sahip olabilirler.
Sosyalist siyasette sınıf hem kapitalizmi açıklayacak hem de aşacak pratik-teorik bir Arşimet noktasıdır. Kapitalizmi aşma gücüne sahip bir analitik kategori ve tarihsel özne olarak görülür. Bu çerçevede sınıf, sosyal gerçekliği kavramak üzere bir epistemoloji ve yöntemin kurucu kavramıdır. Sınıf kapitalist üretim ilişkilerini ve dahi kapitalist toplumsal formasyonda gündelik hayatı üreten ve yeniden üreten kurucu bir ilişkidir. Kuşkusuz ki sınıf siyaset alanında kendisini çıplak olarak göstermez, sınıfsallık kültürel, siyasal ve ideolojik öğelerle bir arada oluşur, çözülür ve yeniden oluşur.
İşçi sınıfı derken, çocuk işçilerden AVM çalışanlarına, kot taşlama işçilerinden çağrı merkezi çalışanlarına, tersane çalışanlarından AVM çalışanlarına, tekstil atölyelerinden teknokent çalışanlarına kadar uzanan çok geniş bir yelpazeye bakmak gerekir. Sınıf içi katmanların varlığı ve çokluğu açıktır. Sınıf içi katmanlar, emek süreçleri, gündelik hayat deneyimleri, kimlikleri ve kültürleri ile burjuva sosyal bilimlerin çok sıklıkla tekrarladığı gibi muazzam farklılıklara mı işaret ediyor? Sol liberalizm işçi sınıfına baktığında hep farklılık arar; ortaklıkları aramak ve bulmak “bilim dışıdır” adeta. Tüketim alışkanlıklarında, hayat tarzlarında ve ne yiyip ne içtiklerinde bulurlar farklılıkları. Sınıf içi katmanları yatay kesen gerçeklik ise karşı karşıya oldukları güvencesizlik ve geleceksizliktir.
İşçi sınıfının devrimci sınıf olması, tarihsel maddeci süzgeçten geçilerek varılan somut gerçeğin uygun ifadesidir. İşçi sınıfı, en dolaysız nesnel çıkarı olduğu için ve kapitalizmde çözümsüz bir karşıtlık bulunduğu için devrimcidir. İşçi sınıfı, kendi kurtuluşunun koşullarını tesis ederken bütün bir toplumun özgürleşmesini sağlamak durumunda olduğundan evrenseldir ve aynı sebeple devrimcidir.
SOSYALİZMİN KÜLTÜRÜ
Sol liberalizmin ciddi tahribat yarattığı üçüncü konu ise sosyalizmin kültürüdür. Sol liberalizmle birlikte liberal birey sol kültüre sızmaktadır. Sol/sosyalist siyasette kendi bakışını, duruşunu, ve farklılığını sürekli ve yüksek sesle ilan etmek, siyasal pozisyonunu görünür kılmak ya da siyasal toplantılarda her cümleye “Ben” diye başlamak bu sızmanın en net göstergeleridir.
Liberal bireysel sol/sosyalist siyasete sızarken, liberal özgürlükçü dil de çokca vurgulanır. “Farklılık yerine tektipliliği öne çıkaran, bireyi sindiren ve bireyi kitleye tabi kılan” bütün kolektif sorumlulukların ortadan kaldırılması olumludur. Böylece, birey, liberal anlamda özgürlükçü bir ortama kavuşacaktır. Bu vurgu, bu özgürlükleri tehdit eden tüm toplumsal/kolektif sorumlulukların da ortadan kalkması olarak görülür.
Sosyalist kültür ise sınıf kültüründe kendini var eder. Sınıflar sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel de bir oluşumdur. Sınıf kültürü, ortaklaşılan duygulara, değerlere ve ilkelere dayanır. Geçmişten geleceğe aktarılan ortak değerler üzerinde yükselir.
Sınıf kültürü yeme-içmenin, giyimin ya da boş zaman kullanımının çok ötesine uzanır. İşçinin bir sınıfın üyesi olarak deneyimlediği yaşam biçimidir. Burada bireycilikten öte bir toplumsal ilişki söz konusudur. Kültür de bu toplumsal ilişki üzerinde yükselir. Sınıf kültürü dayanışmaya, paylaşıma ve ortak bir düşünce tarzına dayalı bir yaşam biçimidir. Sınıf kültüründe adalet ve hakkaniyet arayışı vardır. Sömürüyü doğrudan doğruya kendi hayatları içinde kolektif olarak deneyimleyen işçiler adalet ve hakkaniyet arayışına yönelir. Sınıfın kültüründe dayanışma vardır. Dayanışma da aynı sınıf içerisinde olmaktan kaynaklanır. Üretim noktasında ya da gündelik hayatta kurumsallaşmamış biçimlerde gözlenir.
Sol liberalizm son dönemde duygulara da el atmıştır. Onlara göre, şimdiye kadar duygular bireysel, irrasyonel olarak görüldüğü için siyaset duygu körüdür. Marksizmin hayatı ve emeği açıklarken aydınlanmacılıktan devraldığı “soğuk”, “materyalist” ve ”kaba” analizlerinin yerine “insani” olanı analize taşımak iddiasındalar. Bu yaklaşıma göre Marksistler amaca odaklıdır, akılcıdır ve duygusuzdur.
Duyguların incelenmesinde analiz birimi bireydir. Bireyin haline ilişkin analiz ne kadar karmaşık başlasa da birey çözümleme nesnesi haline dönüştüğünde bildiğimiz düz liberal bireye dönüşüverir. Son dönem çalışmalar duyguların bireysel olarak görüldüğünü ve esas olarak duyguları toplumsal fenomen olarak görmeyi önerdiklerini de belirtiyorlar. Ama bahsi geçen toplum da siyasal toplumun tam karşısında duran, bireylerin basit toplamına eşit olan düz liberal toplumdur.
Duygulardaki yıkıcı etkinin baskınlığı bir diğer uğraktır: acı, nefret, korku, iğrenme, utanç. Siyaseti duygulara açmak gerektiği vurgulanır. Siyaset alanının duygu saçan sembollerle ve duygusal yatırımlarla dolduğu iddia edilir. Bireylerin basit toplamına indirilmiş olan ve uygarlığın gerektirdiği güzelliklerden paylarını alamamış olduğu var sayılan kitleler de bu yeri-değiştirilmiş duyguların ve sembollerin etkisi altında konumlandırılır. Kitleselleşmiş duygular ise çoğu zaman intikam arzusudur, hınçtır ve linçtir.
Sosyalist kültürde de duygulara yer vardır. Bunlar gücünü, güçsüzlüğünü, şiddetini nesnel koşullar içerisinde emekçilerin karşılaşmalarından alan duygulardır. Bunlar aynı topraklarda aynı hikayeyi anlatıp, aynı hikayeyi dinleyen ve aynı hikayeye ağlayan insanların birlikteliğinde büyüyen duygulardır. Duyguların emekçi varoluşuna bir örnek ise bu topraklarda yaşayan emekçilerin çoğunun “ben” dememesidir. İşçiye sorarsınız, “Nasılsın?” diye. “İyiyiz” der. “İyiyiz.” Tam da bu nedenle devrimciler de bu ortak varoluşun parçası olarak “biz”i kullanırlar. “Ben”den devrim çıkmaz, “biz”i olmayan devrim olmaz.
Sosyalist kültürde duygular dayanışma, ortaklıkta inat ve mücadele içerisinde kurulur. Duygular adalet, hakkaniyet arayışında ve dayanışma içinde şekillenir. Duygular yaşamı yeniden üretme süreci içerisinde maruz kaldığınız karşılaşmaların ürünüdür.
Sosyalist kültüre liberalizmden sızan aktivizm ve sosyal medya aktivizmi oldukça sorunludur. Sosyalist kültür aktivizmle değil militanlıkla varolur. Sosyalist kültür birlikte yürümek için uzun bir yola birlikte çıkmaktır. Bu yolda yan yana, sadakatle ve fedakarlıkla yürümektir. Asıl olan, günümüzde pek popüler olan anlık ve aktivist bir kültüre dayalı bir siyaset değil, sosyalist ufku gören bir militan siyasettir.
Bitirirken bu ülkede gelir ve gelecek eşitsizliğinden derinden etkilenen, gericiliğe karşı duran, Anadolu aydınlanmacılığının kazanımlarının yitirilmesine tepki duyan, çocukların eğitimi, gençlerin yarınları ve kadınların hakları konularında kaygıları ve öfkeleri her geçen gün artan emekçiler var. Sosyalist sol bu emekçileri, bu emekçilerdeki varlığı, bu varlıktaki imkanı görmelidir. Bu ülkenin sosyalist mirası, “emekten yana, laik ve tam bağımsız bir ülke” hayaline sadece sahip olduğunu değil, aynı zamanda bunu gerçekleştirmeye gücü olduğunu da gösteriyor. Bu hayale ve bu hayali gerçekleştirme gücüne sahip çıkalım. Sol liberalizme asla geçit vermeden sosyalizmi yeniden talep edelim, inşa edelim!
Okuma Önerileri
- Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış: Yeni Hakiki Sosyalizm (çev. Ş. Alpagut), Yordam Kitap, 2018.
- Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması (çev. Ş. Altan), Yordam, 2008
- Dominico Losurdo, Tarihten Kaçış: Günümüzde Rus ve Çin Devrimleri (çev. Ç. Erdemir), Yordam, 2018.
- Dominico Losurdo, Liberalizmin Karşı Tarihi (çev. U. Gezen), Yordam, Açılım, 2018.
- Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı? (çev. Oya Köymen), Yordam, 2011.

