İshak Muhaciroğlu
11 Kasım 1942 günü TBMM’de görüşülüp kabul edilen 4305 sayılı Varlık Vergisi Kanunu ve uygulamaları bir TV dizisiyle yeniden gündeme geldi. Dizide anlatılanlar kabaca şöyle: Varlık Vergisi gayrimüslimleri hedef alan keyfi bir vergiydi, gayrimüslimlere %200’e kadar varan tutarda vergi tahakkuk ettirildi. Vergi yükümlüleri, vergiyi ödeyebilmek için tüm varlıklarını yok pahasına sattılar. Vergilerini ödeyemeyenler, Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderildiler, gönderilenlerin bir kısmı çetin koşullara dayanamayarak hayatlarını kaybetti.
DİZİDE ÖYLE DE YA GERÇEKTE NELER YAŞANDI?
Dr. Refik Saydam başbakan olduktan kısa bir süre sonra, 1 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle tüm Avrupa’yı saran savaş, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Üretim araçlarının yetersizliği, taşımacılık ve ithalatta ortaya çıkan sorunlar ardından, arz talebi karşılayamamaktadır. Böylece, Türkiye ekonomisi ağır bir enflasyonist baskı altına girmiştir. Ülkede savaşın ikinci ve özellikle üçüncü yılında, yer yer iktisadi daralmalar yaşanıyor. Çünkü savaş mal ithalini çok zorlaştırdığı gibi, ülkede yüz binlerin silâhaltında tutulması, bir taraftan tüketimi çoğaltırken, diğer taraftan üretimi azaltmaya başlıyor. Bu sebeplerden dolayı artmaya başlayan fiyatlarla ve karaborsacılarla mücadele etme gereği duyan Dr. Refik Saydam hükümeti, fiyatlarla ve vurguncularla mücadeleye girişiyor. Dr. Refik Saydam’ın ani ölümünden sonra, 9 Temmuz 1942’de başkanlığa atanan Şükrü Saraçoğlu, iktisat politikasında ivedilikle önemli değişikliklere girişiyor.
Dönemin siyasi ve ekonomik tablosunu en açık ve net bir biçimde göstermek açısından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1 Kasım 1942 Pazar günü Meclis’i açarken yaptığı konuşma çok önemlidir: “Şuursuz bir ticaret havası, haklı sebepleri çok aşan bir pahalılık belâsı, bugün vatanımızı ıstırap içinde bulunduruyor (…) Bulanık zamanı, bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bu sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sayan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı, büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadırlar. (Bravo sesleri, sürekli Alkışlar). Üç beş yüz kişiyi geçmeyen bu insanların vatana karşı aşikâr olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır.” Bu konuşmasında İnönü, savaş koşullarında bir gerici ve işbirlikçi sınıflar koalisyonu ile karşı karşıya kaldığını berraklıkla ortaya koyar ve güçsüz durumda olmasına rağmen “Hodri meydan!” der.
Varlık Vergisi Kanunu üzerine TBMM’de konuşma yapan Şükrü Saraçoğlu hem süreci hem de ülke ekonomisini değerlendirirken dövizli dövizsiz, takaslı, takassız, memlekete gelen ithalât mallarının fiyatları üzerinde hâkim olamadıklarını, bin bir çeşit yollarla yapılan, alışverişlerde, karaborsacılar ve vurguncular tarafından yaratılan yüksek fiyatların da önüne geçemediklerini söylüyor. Genelde eşya fiyatlarının delice artışında, üretim azlığının, ithalât eksiğinin, yanlış önlemlerin özellikle doymak bilmeyen hırsın ve ihtikârın (vurguncuların/karaborsacıların) geniş paylarından ve etkilerinden söz ediyor. İyice düşünüp durumun hakikatini inceledikten sonra Varlık Vergisi Kanunu’nu hazırlamak zorunluluğunu duyduklarını ifade ediyor. Varlık Vergisi Kanunu’na göre başlıca üç matrahtan para toplanacaktır. Bu matrahlar önem sırasıyla şunlardır: tüccarlar, emlâk ve akar sahipleri, büyük çiftçiler.
Şükrü Saraçoğlu vergi alınacaklar listesinde önem sırasını şöyle açıklıyor: “Harp yıllarında en çok parayı tüccarlar kazandığı için bu varlık vergisinin en büyük yükünü bittabi onlar taşıyacaktır. Esasen nevilere, sınıflara ve zümrelere ayrılmış bulunan ve verdikleri vergi ve yaptıkları iş malûm olan bu sınıf mensupları hakkında kazandıkları paraların komisyonca takdir edilen bir kısmını vergi olarak istemekte tereddüt duymuyoruz. (Alkışlar) Beş yüz liradan aşağı bir mükellefiyet teklif etmemiş olduğumuza göre fakirleri ve zayıfları bu vergiden tamamen muaf tutmaktayız. Bu vergi münasebetiyle yaptığımız tetkiklerde büyük tüccarların ve bazı zümrelerin vergiden kaçmak yolunu nasıl bulmuş olduklarını görerek hayret ettik ve istikbalde bu gibi vergi kaçakçılıklarına meydan vermemek için tedbirler araştırıyoruz. Üçüncü matrah büyük çiftçilerdir, büyük çiftçiden kasıt 500 lirayı hiçbir işine halel getirmeden verebilecek çiftçidir. Bunlar mükelleftir ve bu mükellefiyet hiç bir zaman bir çiftçinin varlığının yüzde beşini tecavüz etmeyecektir.”
Dikkat edilirse Varlık Vergisine dâhil olanların üçüncüsünü büyük çiftçiler oluşturuyor; 1945 Mayıs ayında TBMM’de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun tartışmaları sırasında, büyük toprak sahibi milletvekillerinin temsil eden bir grup, kanuna güçlü bir biçimde karşı çıktılar. Karşı çıkanlardan biri de Emin Sazak’tır. Sazak, Varlık Vergisine şöyle değiniyordu: “Arkadaşlar, eski bir tabir vardır, leş atlamış adamlarız. Padişah devirdik, halife kovduk, şapkayı giydik, Lâtin harflerini kabul ettik, tekkeyi kapattık. En sonra bazı esbabı mucibelerle Varlık Vergisini de kabul ettik. Fakat bunu kabul edemiyorum (…) Ben diyorum ki; evet Devlet teşkilâtı içinde bir zümre bir sınıf olabilir, Devletin kanununa itaat etmez. Devletin sıkı zamanlarında Devlete yardım etmez. Böyle olsa dahi bu, imha edilmez, ıslahına çalışılır. Toprak sahibini Devletin yaşatması, koruması lâzımdır. Bir Varlık Vergisi çıktı, bunu verdiler.” Varlık Vergisi uygulamasından rahatsız ve huzursuz olanlar sadece büyük toprak sahipleri değildi, burjuvazi de aynı rahatsızlığı yaşamaktadır. Prof. Erik Jan Zürcher’e göre, Varlık Vergisi uygulamaları Türk burjuvazisinin genelinde huzursuzluk ve kuşkuya yol açmıştır. Varlık Vergisi uygulaması, bürokratların ve ordunun egemen olduğu Kemalist rejimin Türk burjuvazisinin çıkarlarının tam anlamıyla güvenilir bir destekleyicisi olmadığını belli etmiş, burjuvazinin tehditlere açık olduğunu göstermiştir.
İKİ KİTAP “VARLIK VERGİSİ FACİASI” VE “SAVAŞ TÜRKİYE VARLIK VERGİSİ”
Faik Ökte’nin “Varlık Vergisi Faciası” (1951) başlıklı anı kitabı, Varlık Vergisi üzerine yazılan ilk kitap. Faik Ökte aynı zamanda uygulamanın yapıldığı yıllarda İstanbul Defterdarıdır. Yukarıda söz edilen TV dizisi, büyük olasılıkla söz konusu kitap referans alınarak senaryosu yazılmış. Aynı kitabın, Yılmaz Karakoyunlu’nun “Salkım Hanımın Taneleri” (1990), “Kuzguncuklu Fazilet” (1999), Zaven Biberyan’ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi” (1998) ve benzeri ebedi yapıtlara kaynak/tema olduğunu tahmin etmek güç değil.
Faik Ökte Varlık Vergisi uygulamalarının önde gelen sorumlularındandır ve Varlık Vergisi uygulamasında maliye müfettişi olarak görev alan Cahit Kayra’ya göre, bu kitap tam bir “günah çıkarmadır”. Faik Ökte’nin “Varlık Vergisi Faciası” kitabında, bir dolu sübjektif değerlendirmelerden mürekkep anılara rastlamak mümkün. Yine aynı dönemi anlatan Cahit Kayra’nın “Savaş Türkiye Varlık Vergisi” (2011) adlı kitabı ise, Faik Ökte’nin anılarına köktenci bir eleştiriyle yaklaşırken, “Varlık Vergisi Faciası” kitabı ne kadar yanlı ve sübjektifse Cahit Kayra’nın “Savaş Türkiye Varlık Vergisi” o kadar nesneldir.
Cahit Kayra “Varlık Vergisi Faciası” kitabı çıktıktan 40 yıl sonra, ne Faik Ökte’yi tanımış ne de 1940’lı yılları yaşamış olan kimi insanların, Varlık Vergisi aleyhine başlattıkları kampanyanın kaynağını bu kitap olarak değerlendirir ki bunda çok haklıdır. Çünkü bahsi geçen kampanyanın yazarları da Faik Ökte ile aynı şeyleri tekrarlamışlardır. Medyadaki bazı ünlü ya da ünsüz isimler Varlık Vergisi üzerine, kitaplardan ya da şifahen anlatılanlardan duyduklarına, okuduklarına göre yazdılar. Verimli bir kaynak bulduklarını düşünen İkinci Cumhuriyet taraftarı akademisyenler de, boy boy kitap çıkardılar ve konferanslarda panellerde kitle iletişim araçlarının tümünde görünür oldular. Cahit Kayra bu tür yayınların ortak özelliğine işaret ediyor: Varlık Vergisi aleyhine olan ve çoğunluğu Türkiye Cumhuriyetini karalama konusunda adeta çıkarları zedelenen yabancılarla yarışa giren yazılardır. Kimi istisnalar dışında tüm görüşlerin, yorumların, eleştirilerin ve Cumhuriyet aleyhine beyanların “biricik” kaynağı İstanbul eski Defterdarı Faik Ökte’nin “Varlık Vergisi Faciası” kitabıdır. Bu tür yazarların hepsi istisnasız bu kitaptaki bilgileri ve yorumları eleştiri süzgecinden geçirme gereği duymadan olduğu gibi alıntılamakta ve kendi yorumlarını bu doğrultuda oluşturmaktadırlar.
Faik Ökte’nin “Varlık Vergisi Faciası” kitabındaki tutarsızlıklara bir iki örnek vererek değinip geçelim. O süreçte vergi mükelleflerinin Müslüman, Gayrimüslim, Yabancı, Dönme diye etnik ve dini olarak kodlanması herkesin malumu. Kodlamayı yapanları sorarsanız vergi tarh edilirken her kademede zorluk yaşanmıştır, işin külfetsiz olması için vergi alınacak insanlar Gayri Müslimler için G, Müslümanlar için M, Yabancılar için Y, Dönmeler için D diye kodlanmıştır. Faik Ökte kitabında, bu etnik ve dini kodlama önerisinin Mehmet İzmen’den geldiğini açıklıyor: “Bir sabah [Teftiş Kurulu Başkanı Şevket] Adalan telefonla beni bulunduğum tahsil şubesinde yakaladı. Cetvellerin nihayet bir haftaya kadar Ankara’da bulundurulması emrini tebliğ etti. İşleri bırakıp bu mevzuu ele almak mecburiyetinde kaldım. O günden sonra Varlık Vergisinin tasfiyesine kadar Defterdarlığın normal işlerini ikinci muavinime bırakarak bu işler üzerinde çalışacaktım. Mehmet İzmen’in teklifi üzerine cetveller M ve G diye ikiye ayrıldı M Müslüman grubu, G gayrimüslim ekalliyetleri temsil ediyordu. Bilâhare bu harflere dönmeler için D, ecnebiler için E harfleri katılacaktır.”
Bu konuya ilişkin Cahit Kayra şu soruyu soruyor: “Faik Bey cetvelleri Mehmet İzmen’le birilikte hazırlarken ‘elde dayanılacak malumat yoktu’ diyen kendisi değil midir? Nüfus kayıtlarının bile güvenilir olmadığını kendisi söylemiyor mu? Kanunda olamadığı halde mükellefleri M-G diye ayıran (Mehmet İzmen’le birilikte) kendisi değil miydi?”
Faik Ökte, kitabında çalışma yerinde ölenlerin 21’inin de İstanbullu olduğunu söylüyor: “Yine belirtmek lâzımdır ki, çalışma kampında hayat, zannedildiği gibi, meşakkatli ve güç olmamıştır. Aşkale’ye gidenler iklim dolayısıyla senenin mühim bir kısmım evlerinde, kahvehanelerde tavla, iskambil oynamakla geçirmişlerdir. Mütemadi tazyiklere rağmen alâkadarlar hususî havale yolu ile oraya para getirtmek ve rahat yaşamak yolunu bulmuşlardır. O kadar ki bu seyahat şehir hayatı ve ticarî mücadeleler dolayısıyla bozulan sıhhatleri düzeltmiş, gidenler -ailelerini şaşırtacak kadar- kanlı, canlı, neş’li olarak geri gelmişlerdir.
Elbette insan ölümlerinin ve dramların karşılaştırması olmaz ama yaşanan süreci tek tarafından değerlendirmek, görmek ne kadar insani ya da gerçeklerle bağdaşır? Cahit Kayra, şunları anlatıyor: “Faik Ökte Bey’in anlattığı öykülerin heyecanını yaşamaktan zevk duyan günümüz yazarları, aynı tarihlerde Türkiye’nin başka yerlerinde yaşanan dramların farkında değildirler. Ya da farkında olmak istememektedirler. Benim kuşağım (Bizler) İstanbul’da varlığında özveri istenilen insan ile Keşan’da (Alman tanklarının geçmemesi için) tahrip edilen köprünün bir tarafında çadırlarda kar yağmur ve dondurucu soğuklar altında sınırı bekleyen, zaman zaman aç kalan, hatalığına çare bulunamayan ve yaşamından özveri istenen Mehmetçik arasında çelişkiyi görmüş insanlarız. Birinci askerlik hizmetinde Süvari Topçu Alayı’nın emir subayı iken bölüğümdeki çocuklardan köylerine dönemeyenleri hiç unutmadım.”
DP milletvekili Ali İhsan Sabis, 24 Ocak 1951’de Kore’ye giden tugayın yerine yeni bir tümen hakkında verdiği soru önergesine ilişkin TBMM kürsüsünden “2. Dünya Harbi esnasında seferber edilmiş olan birliklerimizde bakımsızlık yüzünden ölen askerlerimizin sayısı muharebe etmediğimiz halde 100 bine yakındır” diye bir konuşma yapar. Bunun üzerine Kars milletvekili Hüsamettin Tugaç’ın İkinci Dünya Savaşında bakımsızlık ve kötü yönetim nedeniyle öldüğü söylenen 100 bin askerin akıbetinin ne olduğunu, TBMM’de Savunma Bakanı Hulusi Köymen’den açıklamasını ister. Neyse ki iddia edilenin aksine ölen askerlerin sayısı 100 bin değildir.
1939 yılının son 4 ayında 519
1940 yılının son 12 ayında 4976
1941 yılının son 12 ayında 3319
1942 yılının son 12 ayında 4680
1943 yılının son 12 ayında 3308
1944 yılının son 12 ayında 3605
1945 yılının ilk 5 ayında 3794 olup ceman 22.663 ölüm tespit edilmiştir.
Bu rakamlar yalnız hastanelerde ölenlerin sayısını ihtiva eder. Bunun dışında hastalanıp da hava değişimi ile izinli olarak memleketlerine ve evlerine giden ve orada ölen asker vatandaşların sayıları dâhil değildir.
DEMOKRAT PARTİ’NİN PROPAGANDA SİLAHI: “VARLIK VERGİSİ FACİASI” KİTABI
Özünde bu kitap Tek Parti dönemine kara çalmak açısından Demokrat Parti (DP) için bulunmaz Hint kumaşı gibidir. Demokrat Parti, Varlık Vergisi meselesinin üzerinden 7 yıl geçmesine rağmen bu olayı unutmamış ve 9 Mayıs 1950’deki Seçim Beyannamesinde bu meseleyi önemli bir propaganda malzemesi haline getirmiştir. DP beyannamesinde de Türkiye’de milli sermaye ve özel teşebbüsün çalışma teminatı olmadığı, milli sermayenin gelişme imkânlarının kısıtlı olduğu ve böyle bir ülkeye de dıştan sermayenin gelmeyeceği vurgulanıyor. Varlık Vergisine ilişkin de şunlar deniliyor: “Geçmişte Varlık Vergisi gibi, sermaye ve teşebbüsün ihtiyaç duyduğu istikrar ve emniyeti vermeyen tedbirler, dıştan sermaye gelmesini önlemiş, bu durum da bugünkü ekonomik geriliği doğurmuştur.”
Yine 27 Mart 1950’de Konya’yı ziyaret eden DP Genel Başkanı Celal Bayar yaptığı konuşmada, bütçe sorununu anlatırken kendi hatıralarını aktararak CHP’yi Varlık Vergisi üzerinden eleştirirken, Varlık Vergisinin doğal olmadığını, gayritabiî olduğunu: “Varlık vergisi gibi gayritabiî vergilere başvurdukları halde, ordu ihtiyaçları yanında sivil ihtiyaçların masraflarını kıstılar. Eğer Marshall yardımı olmasaydı, şimdi mali bir iflas karşısında idik. Arkadaşlar, millet bu hakikatleri çok iyi biliyor. Eğer bu icraattan memnunsa, reyini gene Halk Partisi’ne verebilir. Fakat biz halkın bu icraattan mustarip olduğunu biliyoruz. Ona hizmet için karşına çıkarak itimadını istiyoruz.” şeklinde açıklar. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidar olan DP’nin, Celal Bayar’ın sözünü ettiği Amerikan Marshall yardımları sayesinde, tarımda bir patlama sağladığını ve köylü sınıfını hoşnut etmesiyle 1954 seçimlerinde oy sayısını çoğalttığını hatırlatmak isteriz.
Varlık Vergisi Kanunu ve uygulamasını değerlendirirken, İnönü’nün belirttiği gibi şuursuz ticaret havasını, pahalılık belâsını ve ülkenin içinde bulunduğu bulanık zamanı unutmamalı. Elbette bu durumu fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağalarını, elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccarları ve bütün bu sıkıntıları politik ihtirasları için büyük fırsat sayan birkaç politikacıyı hiç mi hiç unutmamak gerekir.
Ve Varlık Vergisi Kanunu ve uygulamasını değerlendirirken tüm bunların yanına, 2. Dünya Savaşını emperyalist-kapitalist sistemi ve onu doğuran faşizmi de eklemeli.

