Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı 

İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra sermaye sınıfının öncü gücü olarak tarih sahnesinde yerini alan ABD, Batılı ortaklarıyla birlikte tüm dünya ülkelerine kapitalist kalkınma modelini dayattı. Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası ekonomik ve mali kuruluşlar üzerinden merkeze bağlı bir ekonomik yapı kuruldu. Kapitalizmin teknolojik gelişmeler sayesinde her soruna çözüm bulacağı,    toplumların refah düzeyini artıracağı savı propaganda yöntemleriyle yaygınlaştırıldı. Doğal kaynakların azalması, nüfus artışı, çevre kirliliği gibi sorunlar o günlerde öngörülmüyordu. Gelişmiş, az gelişmiş ya da gelişmekte olan gibi ifadelerle kategorize edilen ülkeler, kapitalist modele bağımlı hale getirildi. Bu kategorizasyonun geçmişten günümüze değin geçerliliğini koruması, kapitalizmin hiyerarşiye dayalı emperyal doğasını kanıtlamaya yetiyor.

1973 yılında petrol kriziyle başlayan süreçte ülkelerin yoksullaşması, kıtlıklar, nüfus artışları gibi sorunlar kalkınma iyimserliğini boşa çıkardı. Sosyal refah politikalarından vazgeçilmesini hedefleyen yeni ekonomik program, 1980’lerde küreselleşme kavramını fetiş haline getirerek kapitalist bloktaki tüm ülkelerde aşamalı olarak uygulamaya sokuldu. Özel sektörün geliştirilmesini amaçlayan neoliberal yaklaşımlar, sermayenin yanı sıra mal ve hizmetlerin de küresel ölçekte serbest dolaşımını öngörüyordu. Bu bağlamda devlet aygıtı teknolojik, ekonomik, siyasal ve hukuksal düzenlemeleri yapması yönünde yeniden yapılandırıldı. Küresel markalar, pazarı genişletmek için tüm çevre ülkeleri hedefine aldı. Böylelikle Türkiye ve benzerleri ekonomide tüketime dayalı büyümeyi benimsedi. İnsan için sürekli yeni ihtiyaçlar geliştiren bu model, gerek kaynak kullanımında, gerekse üretim ve tüketim süreçlerinde çevre faktörünü önemsemedi. Tüketim kültürünü medya üzerinden pompalayan pazarlama iletişimcileri ise insanları daha çok tüketerek mutlu olabileceklerine inandırdı. Bu durum, tüketim talebinin yanı sıra markalar arasındaki rekabeti de kızıştırdı. Üretim süreçlerinde maliyeti düşürmek için yapılan tercihler (zararlı kimyasallar, atıklar, filtresiz bacalar), çevresel riskleri de artırdı. Aşırı tüketimi özendiren bu model son yıllarda tıkanmaya başlayınca sermaye güçleri yeni arayışlara yöneldi.

KÜRESEL FELAKETLER

Sanayi kapitalizmine bağlı faaliyetler yüzünden artış gösteren sera gazları küresel ısınmaya neden oluyor. Küresel ısınma da çevre felaketlerini tetikliyor. Karbondioksit salınımına neden olan fosil yakıtların fütursuzca tüketimi acilen önlenmediği için ‘iklim değişikliği’ denen olgu artık ‘iklim krizi’ ne dönüştü. Karbon salınımı bugün bile durdurulsa atmosferdeki mevcut salınım nedeniyle 2030’a kadar sıcaklıkların 1.5 derece artacağı öngörülüyor. Bu da önümüzdeki yıllarda küresel felaketlerle daha çok karşılaşacağımız anlamına geliyor. [1]

Kuraklık, açlık, susuzluk, sel, fırtına ve salgın gibi felaketler insanlık için ciddi tehditler oluşturuyor. Ekilebilir toprakların kaybı, biyoçeşitliliğin azalması ve ormansızlaşma gibi sorunlar iklim krizini daha da derinleştiriyor. Örneğin son iki yüz yılda dünyadaki tüm tropik ormanların yarısı, kesilme ve yakılma gibi nedenlerle yok olmuş. [2]

Bu bağlamda deterjan, sabun, kozmetik ve gıda üretiminde ucuz olduğu için tercih edilen palmiye yağı için ormanların yok edildiğini anımsamak gerekiyor. Küresel şirketlerin özellikle Batı Afrika, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika’daki yağmur ormanlarını talan edip yerine palmiye fidanlıkları diktiği biliniyor. Oysa, iklimi düzenlemede ve havadaki karbonun emilmesinde yağmur ormanlarının çok önemli bir işlevi var. [3]

ÇEVREBİLİM NE DİYOR?

20. yüzyılın başlarında gelişen çevrebilim, dönemin bilimsel anlayışına koşut olarak çevresel işlevleri önceleri mekanik biçimde değerlendiriyordu. Diğer deyişle çevresel döngülerin bir makinenin dişlilerine benzer biçimde gerçekleştiğini varsayıyordu. Bugün ise ortaya çıkan çevre sorunlarına tepki olarak doğanın çok daha karmaşık bir işleyiş sürecine sahip olduğu kavranmış görünüyor. Çevrebilim, doğadaki ilişkileri tümden kavramak için bütünsel yaklaşımdan (holism) yararlanıyor. Bütünsellik, olayları irdelerken aralarındaki ilişkileri tümel bir yaklaşımla ele almayı gerektiriyor. [4] Örneğin biyolojik çeşitliliğin kaybı ile göllerin kirlenmesi birbirinden çok farklı olgularmış gibi görülebilir. Oysa bütünsel yaklaşımla bakıldığında bu olguların birbiriyle ilişkili olduğu ortaya çıkıyor. Benzer biçimde tarım politikalarının da enerji ve nüfus politikalarıyla ilişkisi var. Yani nüfus artıyorsa tarım üretiminin ve buna bağlı olarak enerji kullanımının artması gerekiyor. Özellikle bitkisel besin kaynaklarına dayalı üretimi sürdürmek için tarım alanlarını korumak önem kazanıyor. Hükümetler kamucu tarım politikalarından vazgeçince, kırsal yaşam kaderine terk ediliyor. Bu nedenle halkın güvenli ve ucuz gıdaya erişim olanağı da kısıtlanıyor.

Çevrebilimciler, herhangi bir canlı doğal kaynaktan sağlanacak yıllık verimin, o doğal kaynağın yıllık doğal artış oranını geçmemesi gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, kaynağın ya da stokun ‘tüketilmeden kullanımı’ ilkesiyle açıklanıyor. Tüm ekonomik faaliyetler doğal kaynaklara dayandığı için bu kaynakların akılcı biçimde korunması gerekiyor. Oysa günümüzde karbon salınımı doğal kaynakların kendini yenileyebilme hızını aşıyor. Sürdürülebilirlik adına ekosistem işlevlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının yanı sıra canlı doğal kaynakların tüketilmeden kullanılması yaşamsal önem taşıyor. Ormanlar, balık stokları gibi canlı doğal kaynakları tüketmeden kullanma olanağımız var. Ancak ormanın, gölün, ırmağın sağlıklı yaşam döngüsünü sürdürmesi için kırsal nüfusun da yerinde korunması gerekiyor.

Madenler gibi cansız doğal kaynaklar ise kendi kendilerini yenileyemedikleri için tüketilmeden kullanımları olanaksız. Dolayısıyla böylesi doğal kaynaklar için ‘yeniden kullanım’ yani geri dönüşüm öneriliyor. Bu yolla hammadde ve enerji girdileri de, atık alanı ihtiyacı da azalıyor. Ayrıca canlı doğal kaynakları etkileyen hava ve su kirlenmesinin de önüne geçilmiş oluyor.

Kömür, petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarının yeniden kullanımı ise termodinamik yasalara göre olanaksız. Demek ki kaynağın niteliğini, yenilenebilir olup olmadığını uzun vadeli kullanım sağlamak açısından değerlendirmek gerekiyor. Sonuçta çevrebilimciler, er geç tükenecek enerji kaynakları yerine güneş enerjisi ve türevlerini öneriyor. [5]

BİR AVUÇ ALTIN MI, BİR AVUÇ TOPRAK MI? 

1990’lı yıllarda, siyanürle altın arama faaliyeti için ruhsat alan maden şirketine karşı Bergama köylü hareketinin verdiği mücadele, toplumda çevre duyarlılığının gelişmesinde önemli bir adımdı. 2000’li yıllara uzanan mücadele sürecinde, ağır metallerin maden sahasındaki atık havuzunda depolanmasının doğal çevreye, tarımsal faaliyetlere ve halk sağlığına ciddi bir tehdit oluşturacağı vurgulanıyordu. Ayrıca altın üretiminde suya fazlaca ihtiyaç duyulduğu için su kaynaklarının tükenme riski de sık sık dile getiriliyordu. Hükümet destekli karalama kampanyasında ise Bergamalı aktivistlerin kamu yararı hilafına dış güçlerin emrinde olduğu öne sürülmüştü. İşin trajikomik yanı, Bergama’da ruhsat alan ilk maden şirketinin Hükümet’in ‘hayalî’ dış güç tanımını gerçek kılan yabancı bir ortaklık olmasıydı!

Bugün de benzer biçimde AKP Hükümeti, kamu yararı söylemini ekonomik ve toplumsal kalkınma sosuna batırarak kullanıyor. Özellikle Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle hukukun arkasından dolanarak nükleer santral, petrol ve maden arama yatırımları için verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararlarıyla şirketlerin önü açılıyor. Kendi ülkelerinde maden arama izni alamayan yabancı firmalar, tarım alanlarımızı, ormanlarımızı ve su kaynaklarımızı talan ediyor.

Ülkede son dönem yaşanan salgın, orman yangını, sel, fırtına gibi felaketler, halkın iklim kriziyle felaketler arasındaki ilişkiyi fark etmesine neden oldu. Yuvam Dünya Derneği ile Konda Araştırma ve Danışmanlık Şirketi’nin Türkiye’de iklim değişikliği algısını ölçmek için yaptıkları araştırmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde bir raporla açıklandı. [6] Araştırmanın ulaştığı temel sonuca göre toplum, iklim krizinin ve ona bağlı sorunların farkında ama bunlar karşısında büyük çoğunluk, kendisini zayıf ve kırılgan hissediyor. İklim kriziyle mücadelede her beş kişiden dördü sorumluluğun devlette olduğunu söylerken yarısından fazlası (%55’i) hem devlete, hem de yurttaşa sorumluluk yüklüyor. Özel sektöre sorumluluk verenlerin oranı ise sadece yüzde 1. Hem devlet, hem de özel sektör sorumlu diyenler ise yüzde 14 düzeyinde kalıyor. Diğer yandan, ekonomik sıkıntı yaşayanlar ağırlıklı olarak devleti ve özel sektörü sorumlu tutarken, refah seviyesi yükseldikçe yurttaşları sorumlu görme eğilimi artıyor. Oranlar açısından belli farklar bulunmakla birlikte toplumun önemli bir kısmı, iklim krizinin etkilerine kolaylıkla uyum sağlayamayacağına inanıyor. En büyük tedirginlik alanları gıdaya erişimde zorluk, olası sağlık problemleri ve susuzluk olarak ortaya çıkıyor. Araştırmaya katılanlar, iklim kriziyle mücadelede, devletin öncü olmasını beklerken kendilerini de sorumluluk almaya ve davranışlarını değiştirmeye hazır görüyor.

Çıkan sonuca göre özel sektöre sorumluluk yüklenmemesi, iklim kriziyle sermaye düzeni arasında yeterince ilişki kurulamadığı şeklinde yorumlanabilir. Dolayısıyla toplumu sınıf bilincinden uzak tutan sağ popülizme karşı mutlaka antikapitalist bir eksende mücadele etmek gerekiyor. Özel sektörle işbirliği yaparak çevrenin tahrip edilmesine göz yuman iktidarların, hâlâ sorunu çözecek ‘devlet baba’ gibi görülmesi de irdelenmeyi hak ediyor.

YEŞİL KAPİTALİZM SAFSATASI

Yaşadığımız iklim krizinde geçmişten bugüne yerküreye egemen olan mülkiyetçi sistemlerin büyük payı var. Siyasal rejimlerde mülkü sayesinde üstün konumda olan sınıflar, kendilerini halkın da, doğanın da sahibi gibi görmüş. Özel mülkiyete dayalı bir rejim olan kapitalizm, aynı anlayışla doğayı ve insanı çıkarları için sömürerek var oluşunu sürdürüyor. Bugünün emperyalist ülkeleri, milyonlarca yıl önce depolanmış güneş enerjisinin çıktıları olan petrol ve doğal gaz yataklarının mülkiyeti için dünyayı kana buluyor. Yaşamı bugünden ibaret sayan kapitalist anlayış, gelecek kuşakları düşünmeksizin doğaya hoyrat davrandığı için sürdürülebilirlik kavramıyla çelişiyor. Kuşkusuz sermaye birikimine dayalı bir rekabet rejiminden insanı ve doğayı öncelemesini bekleyemeyiz. İşte bu yüzden iklim krizi, kapitalizmin açmazıdır.

Öte yandan bugüne dek 25 kez yapılan BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda sera gazı azaltım hedefleri, niyet beyanlarıyla hep ileri tarihlere erteleniyor. Rio’dan Kyoto’ya, Durban’dan Paris’e uzanan konferanslar serisine her defasında ortalama 200 ülkeden temsilci katıldığı biliniyor. Bunların hava yoluyla gerçekleşen ulaşımı sırasında uçaklar atmosfere büyük oranda karbon salınımı yapıyor. Araştırmalara göre küresel karbon salınımının yüzde 2’sini tek başına havayolu ulaşımı oluşturuyor. Bu oranın 2050 yılında yüzde 22’yi bulabileceği öngörülüyor. Üstelik bu salınım, doğrudan atmosfer ve üst katmanlarına yapıldığı için, sera gazlarının etkisi normalden de fazla görülüyor. [7]

Aslında ‘İklim’ başlıklı konferanslar için bugüne kadar daha çevreci bir buluşma yöntemi bulunmaması bile çözüme dair samimiyetin sorgulanmasını gerektiriyor. Günlük çıkarlarına göre hareket eden ülkeler, şirketlere zaman kazandırırken insanlığa yaşamı kaybettiriyor. İklim krizi için radikal kararlar alınması zorunluyken konferanslardan hep sembolik taahhütler çıkıyor. Gerçekte krizleri çözmek yerine onlardan fırsat yaratmak kapitalizmin işine daha çok yarıyor. Bu yüzden artık demode olan ‘küreselleşme’ kavramı yerine şimdilerde ‘yeşil ekonomi’ kavramı parlatılmaya başlandı. Özellikle finans sektörü üzerinden ekonomiyi yeniden canlandırmayı hedefleyen kapitalizm, yeşil tahvil aracılığıyla ülkelerin yeşil projelerine finansman sağlamayı hedefliyor. Diğer deyişle küresel sermaye, kendi krizini aşmak için iklim krizini doların yeşiline tahvil edecek. Yeni dönemde kapitalizm hayatımızın bir çok alanına ‘yeşillenecek’ gibi görünüyor…Yeşil pazar, yeşil teknoloji, yeşil ürün, ya da yeşil hizmet gibi kavramlar, yeşille göz boyama (greenwashing) amacıyla daha sık kullanılacak.

Öte yandan yeşil teknolojiye erişmek ve yabancı yatırım fırsatlarını değerlendirmek için ülkelerin Paris İklim Anlaşması’na taraf olması gerekiyor. Bu nedenle İktidar, hem Paris Anlaşması’nı apar topar TBMM’den geçirdi, hem de ‘İklim Değişikliği’ başlığını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesine ekleyiverdi. AKP’nin yeşil sevgisini bilenler için bunun ekolojik duyarlılıktan değil, ekonomik fırsatçılıktan kaynaklandığını anlamak hiç de zor değil!

Sermaye sınıfı, insanın temel gereksinimleriyle sınırlı bir üretim anlayışına göre kendini revize etmeyeceğine göre iklim krizi yönetiliyormuş algısı yaratılıp yeşil ekonomi yatırımlarıyla küresel ekonomiye can suyu verilecek. Yeşil kapitalizmin Türkiye’nin evetçi liberalleri tarafından desteklenme olasılığı da hayli yüksektir… Kapitalist kalkınma modeline göre kategorize edilen az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin yeşil ekonomi yoluyla büyüme hedefi, emperyal ülkelerden ‘en yeşil’ teknoloji, ürün, ya da know-how ithal etmeyi gerektirecek. Dolayısıyla her ülke bunlara eşit biçimde erişemeyeceği için eşitsiz gelişime dayalı hiyerarşik yapı değişmeksizin korunacak. Bu durum, bir bütün olarak algılanması gereken iklim krizine ilişkin çözüm yollarını da tıkamış olacak.

İklim krizi, ancak çevre bilincinin yanı sıra antikapitalist bilince sahip olan küresel bir siyasi iradenin öncülüğünde yönetilebilir. Bu yüzden sürdürülebilir kapitalizm ile ekolojik sürdürülebilirlik arasındaki uzlaşmaz çelişki, dünya halklarına çok iyi anlatılmalıdır. Sonuçta sürdürülebilir yaşam hedefini, insancıl ve doğacıl siyaset talebinden ayrı düşünemeyiz. Doğayla barışmak için önce insanla barışık bir düzen kurmak zorunlu görünüyor.

 

NOTLAR

[1] Hikmet, B., Başdaş, Y. (7 Ocak 2020), İklim Değişikliği değil ‘İklim Krizi’ , https://www.stratejikortak.com/2020/01/iklim-degisikligi-kriz.html

[2] Kışlalıoğlu, M., Berkes, F., (2020)  Çevre ve Ekoloji, 18. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, sf.74.

[3] Nestle and Mondelez respond to Greenpeace allegations linking palm oil supply to forest fires (12.11.2019) https://www.foodnavigator.com/Article/2019/11/12/Nestle-and-Mondelez-respond-to-Greenpeace-palm-oil-report-on-fires-in-Indonesia#

[4] Kışlalıoğlu, M., Berkes, F., a.g.e., sf. 32, 65.

[5] Kışlalıoğlu, M., Berkes, F., a.g.e., sf. 229,265.

[6] Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı Araştırma Sonuçları https://cdn.shopify.com/s/files/1/0553/7939/4752/files/Yuvam_Dunya_Konda_iklim_degisikligi_rapor_ciktilari.pdf?v=1632833875

[7] Kavas, D., (29 Temmuz 2019), Uçak Yolculuklarınız ile Ormanlarımızı Geri Kazanın, https://sifiratik.co/2019/07/29/5216/

Related Posts