Başak Ozan Özparlak
“Şimdiye dek hiç bu kadar çok insan bu kadar az insan tarafından manipüle edilmemiştir.”
Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret
Başlangıçta, açık kapılar vardı. İlerleyen yıllarda bu kapılar ya kapandı ya da açık olanlar birer gözetleme kulesine dönüştü. İnternet, world wide web (www) sayesinde geniş kitlelerce kullanılmaya başlandığı andan itibaren, uzaktaki bilgiye erişmenin ve bireylerin bilgi ve düşüncelerini uzaklara iletmenin en etkili yolu haline gelmişti. Uzakları yakınlaştırma işlevi bugün, dünden çok daha hızlı ve etkili olarak varlığını korusa da, internetin neleri, hangi amaçla yakınlaştırdığı konusunda bir farklılaşma ortaya çıkmıştır: Özgür düşünce ve bilginin akışı, yerlerini, yönlendirilmiş düşüncenin akışına ve gözetlemenin en mahrem alanlara taşması olgusuna bırakmaya başlamıştır. İnternetin bu yeni mimarisinin tercih amaçları ile bir zamanlar Paris’i dönüşüme uğratan şehir planlamasının amaçları arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. 19. yüzyılda Paris’i dönüştürmek için yetkilendirilen Haussmann, büyük caddeler (meşhur Paris bulvarları) tasarlamış, nefret ettiğini belirttiği “alt” sınıfları şehrin merkezinden dışlayacak şekilde bir nezihleştirme projesi ile fahiş kira artışlarına yol açarak bu amacını gerçekleştirmiştir. Haussmann’ın asıl gayesi ise, yönetime karşı sokak isyanlarını imkânsız kılacak bir şehir planlamaktı: Barikat kurmaya izin vermeyecek genişlikte caddeleri tasarlamasının esas nedeni buydu. [1] İşte, internetin yaygın kullanılmaya başlandığı 1990’lardan beri yaşamakta olduğu değişim de internetin Haussmann’laştırılmasıdır denilebilir, bununla amaçlanan, bilginin ve fikirlerin serbest yayılımının giderek kontrol edilebilir ve sınırlandırılabilir hale gelmesidir.
Öteden beri dijital araçlarla giderek kolaylaşan ve yaygınlaşan gözetleme konusunda atıf yapılan başlıca eserler: 1984 ve Cesur Yeni Dünya’dır. Ancak bu iki eser arasında oldukça çarpıcı olan ve günümüzdeki durumu değerlendirirken daha derinlere inmemizi sağlayacak bir fark yer almaktadır. George Orwell’in “1984”te kurguladığı baskıcı yönetim, zor kullanmaya dayanırken, Aldous Huxley’nin yarattığı “Cesur Yeni Dünya” çok daha incelikli bir “zor” mimarisine sahiptir: Bu kurgunun karakterleri, zor ile değil gönüllü bir şekilde bilginin kaynağına inmeyi reddetmekte ve sürekli kontrol ve gözetim altında olmayı kendi iradeleri ile kabullenmektedirler. Huxley’nin dünyasında yaşayanların bu sistemi desteklemeleri, düzeni ve huzuru koruma arzusuna ve başka türlü bir yaşam tarzının da zaten mümkün olmayacağı ön kabulüne dayanmaktadır. Cesur Yeni Dünya’nın sakinleri, sistemin mantığına dair en ufak bir şüpheye kapıldıklarında, “soma” isimli içeceği içerek yeniden itaatkâr ve huzurlu bir ruh haline kavuşmaktadırlar. Kitap okumak yasak değildir ancak bebekliklerinden beri kitaplardan nefret edecek şekilde koşullandırılmışlardır. Bugün giderek görünmez ve akışkan bir şekilde bilginin, bilgiyi arama isteğinin kaybı ve kontrol edilebilir birer istatistik verisi haline gelen bireylerin hayatını çevreleyen kontrol mimarisi, bu nedenle Orwell yerine çoğunlukla Huxley’nin eserinden ilham almış gözükmektedir. Bireyler arasında süregiden bilgi ağı, keyifle yüzerken tıpası çıkmış bir şişme havuz gibi tüm akan veriyi görmediğimiz kişi ve kurumlara aktarmaya başlamışken, bize kalan su damlalarında hâlâ yüzdüğümüzü sanıyoruz, ya da bir şekilde zaten ancak böyle bir havuzda yüzülmeli diye düşünüyoruz. Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya’yı 1931’de yazarken hala çok zamanımız olduğuna inanıyordum” cümlesi ile başlayan “Cesur Yeni Dünya’yı Ziyaret” başlıklı eserinde belirttiği gibi, “zihin manipülasyonunun kurbanı, kurban olduğunu bilmez” zira psikolojik baskının alâmetifarikası, sınırlandırılan kimselerin kendi inisiyatifleri ile hareket ettiklerine inandırılmasında saklıdır. [2] Baskı, başkaldırma riski taşır. Ancak “güzellikle” dayatma, ancak bilgi ağacına erişen bireyler tarafından fark edilecek ve tepki görecektir. O vakit de az sayıdaki bu birkaç ayrıksı ses kitleler tarafından duyulmayacak veya göz ardı edileceğinden sistem açısından bir tehdit oluşturamayacaktır. Acaba gerçekten böyle mi? Birkaç ayrıksı ses, dünyanın gidişatı üzerinde hiçbir etkiye sahip değil midir? Bunun böyle olmadığının çarpıcı örneklerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’nde 2013 yılında hayata veda eden Aaron Swartz’ın öyküsünde gizli. Aaron Swarz, Jstor isimli akademik bilgi bankasında ancak paralı üyelikle erişilebilen makaleleri düzenli ve toplu şekilde indirerek “açık” hale getirmeye çalışırken yakalanıp, devlet düşmanı muamelesi gören ve hukuk mücadelesinde yenilginin yakın olduğunu anladığında ise kendi hayatına son veren parlak bir zihin ve bir özgürlük savaşçısıydı. [3] “World Wide Web”in yaratıcısı Tim Berners-Lee hayatında Swartz kadar çok kitap okuyan birini görmediğini söylemiştir. Sadece bir matematik ve bilgisayar dehası değil aynı zamanda tam bir entelektüel kişilik ve anlamsız kuralları sorgulayan bir zihne sahip Swartz’ın bu çitlenmiş bilgi mimarisine hiçbir etkisi olmadı mı? Swartz hem hayattayken hem de ölümünden sonra en az iki büyük tuğlayı yerinden oynattı. Bu tuğlalardan ilki; başını çektiği bir kampanya ile ABD’de internet sansürünü resmileştirecek bir yasa teklifinin yürürlüğe girmesini engellemesiydi. İkinci tuğla ise, ölümünün ardından bilgisayar mühendisleri ve hukukçular arasında ortaya çıkan yapıcı öfkenin yeni mücadeleleri ve farkındalıkları uyandırmasıdır. Swartz’ın hikâyesinde ortaya çıkan bir başka ayrıntı ise, giderek azalan kitap okuma eyleminin aslında zihinlerimizi özgürleştirmek, ezberleri sorgulamak üzerinde ne kadar etkili olduğunu bir kez daha göstermesidir. Günümüzde severek veya sevmeyerek kullandığımız hemen hemen tüm teknolojik cihazlar ve programlar da kural-yıkıcı, ezber bozan mucitler tarafından yaratılmıştır. Merak duygumuzun törpülenmesi ve bilgiye ulaşmak için giderek daha az hevesli oluşumuz, birbirimizle fikirlerimizden çok ne giydiğimizi ne yediğimizi paylaşmayı tercih etmemiz, geleceğin mucitlerinin ortaya çıkma olasılığını da azaltmaktadır.
Bugün dünden farklı malzemeler ile inşa edilmiş bir baskı mimarisinde yaşıyoruz. Bu malzemelerin yıkılması eski bilindik yöntemlerle herhalde pek mümkün olmayacaktır. Cevaplar bir pakette de değil, arayıp bulunması gerekecek. Belki yapılacak ilk şey bu karışık yapıyı dönüştürmek için çocuksu ve basit sorular sormakla işe başlamaktır: “Nasıl daha iyi bir dünya kurarız?” yerine belki, “Neden daha iyi bir dünya kurmak istiyoruz?” sorusu, bu arayışta daha iyi bir yol arkadaşı olabilir. [4]
NOTLAR
[1] Walter Benjamin, “Paris, XIX. Yüzyılın Başkenti”, Modernizmin Serüveni (der. Enis Batur) içinde, Sel Yayıncılık, 32-42, İstanbul, 3. Baskı, 2020, s. 41 vd.
[2] Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret (çev. Savaş Kılıç), İthaki Modern, 1. Baskı, İstanbul, 2018, s. 102.
[3] Aaron Swartz’ın hayatını ve açık bilgi savaşını konu edinen bir belgesel çekilmiştir: Internet’s Own Boy (2014), Yönetmen: Brian Knappenberger.
[4] Ursula Le Guin bu soruyu bilim ve sanatta da sormanın zaruri olduğunu dile getirir (Ursula Le Guin; “Kadınlar Rüyalar, Ejderhalar” (Hazırlayanlar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen), Metis, İstanbul, 1. Baskı, 1999, s. 126).

