Bireyden topluma en gerçekçi merceğimiz: Sevgi Soysal

Dergi Kültür Sanat Sayı 9 (Kasım 2021)

Hanife Şahan

Çok şey yazıldı Sevgi Soysal hakkında. Herkes kendince yorumladı yazdıklarını, söylediklerini. Oysa Sevgi Soysal için yapılacak en büyük hata tam da buydu; bir yere çekiştirip olduğundan farklı bir kimlik vermeye çalışmak, söylediklerinden, yazdıklarından farklı anlamlar üretmek, farklı yorumlamak… Anadan doğma bir berraklıkla yazdı tüm romanlarını, öykülerini. Karakterlerini de saf insanlardan oluşturduğuna şüphe yok.

Tüm yazılanlar olması gereken zaten oymuş gibi bir sadelikle ele alınmıştı.

Romanlarına, öykülerine birilerini kattı, anlattılar hikâyelerini gittiler gibi bir yalınlıktan bahsediyoruz. Sanki romanlardaki karakterleri Sevgi Soysal yaratmamış da, onlar zaten yaşarken Soysal hikâyelerinin içine düşmüş, bir köşede durup gözlediklerini yazıyor gibi. Elbette hepsinin hikâyesi gerçektir, ama sanki özellikle de hikâyelerinin sonlarını getirmemişler gibi bir hissiyat da bırakmıyor değil. Nasılsa hayat devam ediyor ve biz yaşamaya devam ediyoruz dercesine. Doğruydu bu, çünkü bütün karakterler aslında bizlerdik. Keşkelerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz, aşklarımız, depresyonlarımız, isyanımız… Ve içimizde hissettiklerimizin birçoğunun yazıya dökülmüş haliydi. Devrik cümleleri, kısa soru ve cevapları ile yazım alanında ustaca kullandığı dilinin de bunda etkisi olduğu şüphe götürmez. Betimlemeyi de roman karakterlerine bırakır çoğu kez. O yüzden de gerçek hayatın içinde diyaloglar nasılsa öyle gelir arka arkaya kelimeler, cümleler. Okurken hiçbir yabancılık hissettirmez, aksine, düzeltmeye korkarsınız akışını bozacağım diye, bu da bir ustalık işidir nihayetinde.

Kitaplarının, karakterlerinin incelemesi çok yapıldı Soysal’ın. Ancak 27 Mayıs, 12 Mart ve kadın başlığı her zaman daha fazla öne çıktı. Dönemin siyasi atmosferi tüm toplumu olduğu gibi bir aydın olarak Soysal’ı da derinden etkiledi. Karakterlerinde bu yüzden çok açık bir sorgulama görülür. Toplumdaki taraflaşmayı, tartışmaları doğrudan karakterlerine yansıtır. Bunu yaparken de çoğunlukla kadın karakterleri ön plana çıkarır ve onlar üzerinden olay örgüsünü kurmaya ya da asıl sorgulayan karakterler olmasına özen gösterir. İlk eserlerinde solun yükselişi ile başlayan sorgulamaların daha sonra solun yükselişini önleme gayretinde olan mekanizmaların olması ile başlayan tartışmalara doğru evrildiği ve karakterlerin artık daha toplumsal, daha gerçekçi zemin üzerinden şekillendiğini söylemek mümkün.

Kadınlar önemlidir Soysal’ın yapıtlarında. Kendi hayatından kupleler de vardır içlerinde. Bunları anlatırken, kadını yapıtların öznesi yaparken onları yaşadıkları sorunu, olay örgüsünü genelleştirerek ele alır, kendine de topluma da yabancılaştırmaz. Bilir ki kendisinin durduğu yer de, hayata bakışı da ciddi tartışmalarla, emekle, tarihle, bilimle yoğrularak gelişmiştir. O yüzden de hep hatırlatır solcu ve aydın kimliğini.

FEMİNİZME SIĞMAYAN SEVGİ SOYSAL

1980 Amerikancı faşist darbe ve SSCB’nin çözülüşü beraberinde “ideolojilerin sonu mu?” sorusunu tartıştırdı. Aslında bir şeyin sonu gelmemişti ama yeni bir dönemin açıldığı da belliydi. İnsan, emek, ezen, ezilen, tarih… başlıkları tartışılmaya devam ediyordu, yani aslında mücadele devam ediyordu, ama bir farkla, daha geniş bir mücadele alanı daha ortaya çıkıyordu. Özellikle kültür alanına yönelik yapılan hamlelerle toplumsal gerçekçilik artık post-modernizm tartışmasının gerisine düşüyor, liberalizm siyasetin her alanında olduğu gibi kültür alanında da ön plana çıkıyordu. Dün de, bugün de, en büyük tehlikenin tam da burada yattığını ifade etmek gerekiyor ve maalesef ki liberalizmin önemli kalelerinden birinin, feminizmin, bugün tekrar hortlatılmaya çalışıldığını da hayretler içinde izliyoruz. Bu anlamda 200 yılı geçkin bir tarihi sahiplenen feminist hareketin bugün geldiği nokta oldukça şaşırtıcıdır. Şaşırtıcı olması, bir kimlikçi yaklaşımın kendi içinde bu kadar dallanıp budaklanmasından kaynaklanmaktadır (sosyalist, radikal, eşitlikçi, liberal, kültürel, Marksist, çevreci, lezbiyen… feminizm gibi). Elbette geriye gidişin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durumun, yöntemsel bir zemininin olmaması ise buradaki en büyük etken. Bu zeminin olmaması da feminist hareketin güncele ayağını basarken buz denizinde yürüdüğü gerçeğini değiştirmiyor. Sığınılacak durum ise –ne yazık ki– her şeyi, herkesi bu buz denizine çekmeye çalışmak oluyor.

Daha net ifadeyle, feministlerle polemik yapan Clara Zetkin bugün feminist ilan ediliyor, Bolşeviklerin en önemli isimlerinden olan Aleksandra Kollontay feministlerle işçi kadınlar arasındaki ayrımı ortaya koyup feministlere ciddi tepki gösterirken bugün feminizm mücadelesinin önemli isimlerinden sayılıyor. Keza sermaye birikimi hakkında önemli eser veren, sosyal demokrasinin gerçek kimliğini ortaya koyan Rosa Luxemburg, TKP üyesi Suat Derviş ve daha birçoğu. Ve tabii ki Sevgi Soysal…

Bugün feminist kimlik verilmeye çalışılan Soysal’a, ikinci kuşak feminizmin doruğa ulaştığı bir dönemde yaşamasına rağmen o dönem bu kimlik yakıştırılmamıştır. Dolayısıyla ne değişti de Sevgi Soysal feminist oldu sorusunun cevabını liberal etkide aramak da kaçınılmaz oluyor. Bir kere yapıtlarında kadın sorununu ele alması Soysal’ı feminist yapmaz. Soysal’ın kadınları, faşizmin, kapitalizmin, gerici zihniyetin yarattığı baskılanma dönemine karşı sorgulama ve tartışmalara cevap üretmeye çalışan kadınlardır. Biraz daha inceltirsek, 27 Mayıs’ın ortamında, solun yükselmesi sürecinde yazılan “Tante Rosa” ve burada tarif edilen kadının özgürleşme çabası ile “Yürümek” adlı eserindeki kadın cinselliği üzerinden ele alınan konuları işlemesi ve ardından Sevgi Soysal’ın komünistliğini “teşhir etmek” için “Yürümek” kitabının soruşturmaya uğratılması Soysal’da sorunun kökeninde sadece kadına yönelik bakışın değil, toplumun içine düştüğü siyasi ortamın etkisi olduğunu gösterir. Çünkü Türkiye’de geleceğini hissettiren 12 Mart gerçeği vardır artık.

Küçük bir parantez açalım; ikinci kuşak feminizmin kadının cinselliğini özgür bir şekilde yaşaması gerektiği düsturu, bireysel ve yekten bir mücadele vererek elde edilebilecek bir özgürleşmeyi getirmez. Bu noktada önemli isimlerden biri olan Kollontay’ın “Marksizm ve Cinsel Devrim” eserinde yaptığı cinsel özgürlük tartışması önemli bir yere oturuyor. Kollontay işçi sınıfının iktidarının kurulmasında çok büyük emek harcayan isimlerden, komünist olmakla da her zaman gurur duyanlardan biri. Üretimlerini yıkım, kuruluş, ilerleyiş sürecinde yaptı. Doğal olarak birçok alanda atılan büyük özgürleşme adımlarıyla birlikte cinsel özgürlüğün de tartışılması gerektiğini düşünüyor, bazen sert eleştirilerde bulunuyordu. Ancak Kollontay cinsel özgürlüğü feminizme değil, feministlerin pek hoşlanmadığı Engels’in “Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni” kitabına yaslayarak tarif ediyordu ve işte aradaki kalın çizgi tam da buydu. Doğal olarak cinsel özgürlük tartışması sınıflar var olduğu sürece kimsenin tekelindeki bir tartışma olamaz. Sevgi Soysal da bu konuyu ele alırken feministlerden etkilenerek değil, gayet insana özgü bir biçimle ele alır, bunu da eserlerinde fazlasıyla hissettirir, diyerek parantezi kapatalım.

“ŞAFAK” SORGULAMALARI

Soysal’ın Şafak romanı zor bir romandır. Bu eser hakkında yapılan değerlendirmelerin çoğunda en politik romanı olduğu da belirtilir. Zor olmasının nedeni ise aslında dönemin yaşanabilecek en “normal” olaylarından birini (polislerin ev basması) anlatmasına rağmen karakterlerin başından sonuna yaptıkları sorgulamalardır. Asıl olarak Oya ve Mustafa’nın öne çıktığı roman sonuna kadar okuyucuya hem mücadelede durduğu yeri, hem de hayatın akışında tutunduğu her şeyi sorgulatır. Yapılan polis sorgulamalarında önemli olanın ölümü göze almak değil, sessiz kalabilmek olduğunu belirterek içimizde yaşadığımız sorgulamaların sessizliğinin ne kadar büyük olduğunu hissettirir:

“Ölmeyi göze almak. Çok söylenmiş, bilinen bir cümle. Ölmeyi göze alanlar çıktı. Ama susmayı göze almak. Yeterince durulmadı bunun üzerinde. Deneyi yoktu bu işin. Susmanın nasıl zor olabileceği bilinmiyordu. İnanç ve dürüstlük, yüreklilik, susmak için yeterli sanılıyordu. Susmamak diye bir şey olamaz sanılıyordu. Çok doğaldı susmak. Ama sonra, oralara götürülenlerin hepsi, çok acı bir biçimde öğrendiler ki, susmak, inanmakla, dürüst ve yürekli olmakla, yanız bunlarla gerçekleşmiyor.” [1]

Şafak’ın başlarında karakterlerin hayatları hakkında fazla bilgi vermekten kaçınan Soysal belki de içeridekiler ve içeriye atanlar arasındaki farkı daha fazla hissettirmek istiyordur. “Elleri, vücudu işçi, yüzü aydın” olan işçi Ali de vardır içlerinde, hukukçu da, öğretmen de… Ama serbest bırakıldıktan sonra yeni sorgulamalarla yeni bir dönem de başlayacaktır:

“Şimdi bitiyor artık. Başkalarının onu zorladığı yaşama düzeni. Daha doğrusu zorbalığı yenmek için kendisine uyguladığı küçük baskılar. Şimdi yakınlaşan sözde özgürlük günlerinde kendi baskılarını yenilemesi gerekecek. Kendisine direnme, örgütlenme, kişiliğini koruma olanağı veren tutukluluk ve sürgün gibi durumlar kalkıyor. Kolayca soyutlaşabilen özgürlük ve insanca yaşama kavramlarım bir yerinden yakalamalı. Yoksa tavırsız, savaşsız, şaşkın bir yeni Oya olmak öyle kolay ki. Üstelik kavgayı, direnmeyi sürdürdüğünü sanarak. Çünkü artık karşı çıkılacak şeyler, durumlar eskisi kadar somut, elle tutulur olmayacak. Doğruyla yanlışın ayırt edilmesinin zorlaşacağı gibi. Sapmak, sürdürmek yakın, çok yakın. Eski Oya’yı, onun alışkanlıklarım unuttu, bıraktı mı gerçekten? Yoksa buna zorlandığı için öyle mi sandı. Artık zorlanmayınca ne olacak? Şimdi, özgürlüğe yeni bir adım attığı bu sabahta, sevincini azaltan bu korku. Bundan sonraki Oya’dan korku.” [2]

İşte bu değişim için yaşananları unutmamak gereklidir: “Çünkü aslında şafak vakti değil…”

 

NOTLAR

[1] Soysal, Sevgi. Şafak. Bilgi Yayınevi; 1980. s.121  

[2] A.g.e, s. 209-210

Related Posts