İklim krizi ve filmlere göre suçlu biz miyiz, yoksa kapitalizm mi?

Dergi Kültür Sanat Sayı 9 (Kasım 2021)

Kaan Kavuşan

Çevre krizi meselesi yeni değil malumunuz. Tarihçesi daha eski ama 2000’lerin başından beri sıkça popüler kültüre kadar sızan bir mesele haline geldi. Kapitalizm bu sorunun failliğinden kendini kurtarmak adına iki yaygın söylemi “gösterime” soktu. Birincisi insanın doğasıyla ilgili yüzyıllardır süregelen zırvalıkların, tekrar iklim bağlamında oturtulup önümüze konmasıydı. İnsanoğlu kötüydü ve bozulmaya meyyaldi. O yüzden bizim aç gözlüğümüz, bizim bencilliğimiz doğayı öldürüyor, küresel ısınma ve birçok çevresel felaketi tetikliyordu.

İzleyenler varsa hatırlayacaktır, 2000’li yılların başında sinemada furya haline gelen felaket filmlerinden The Day After Tomorrow’da durum buydu. Filmde bilim adamlarını her şeye rağmen dinlemeyen yöneticiler, söylediklerine kahkaha atan toplum felaketi öngöremeyen günah keçileri oluyordu. Doğrudur elbet, iklimle ilgili değişiklikler farklı boyutlarda dünyanın pek çok yerinde yaşanıyor ama bunda asıl suçlu kimdir sorusuna verilen cevap bu mu olmalı diye göz deviresi geliyor insanın. Birincisi, hükümetler ve devlet yöneticileri, egemen sınıfın gardiyanları olarak sermayenin çıkarlarının nerede olduğunu çok iyi bilirler. Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde kapitalistlerin sesidirler. Yöneticilerle kapitalistler arasındaki bu bağlantıyı görünmez kılan, büyük gerçeği ıska geçen her küçük gerçek, gerçekliğini yitiyor doğal olarak. Bu örnekler çoğaltılabilir tabii ki aslında felaket filmlerinin çoğu da bu konuya ancak ucuyla dokunup bu sözleri söyleyip çekip gidiyorlar.

Bir başka açıdan, aslında söylenmek istenenin ötesine geçtiğimizde, bize hoş mesajlar da veren Captain Fantastic’e bakabiliriz. Beyaz yakalının “doğaya dönüş–medeniyetten kaçış” primitivizmine yakınsayan senaryosunda doğada yaşayan aile, çocuklardan birinin hastalanmasıyla birlikte şehre inmek ve şehrin nimetlerinden yararlanmak “zorunda kalıyor”du. Kendilerine yarattıkları vaha da, o vaha aracılığıyla hissettikleri vicdan temizliği de bu sayede güme gidiyordu. Film bu işe sempatiyle baksa da gören gözlere şunu diyor bilmeden aslında: Kapitalist düzenden ve onun yarattığı çevre krizinden kurtulmanın yolu asla doğaya kaçmakta değil.

İnsan günümüze kadar doğayla hep bir mücadele halinde oldu. Onu ehlileştirmeye çalıştı, bunu yaparken kimi hatalar yaptı. Doğayı bu hale getirenlerse tek tek bireyler değil, hep kapitalizmdi. Suları kapitalistlerin fabrikaları kirletti, havayı onların tesislerinin salınımları mahvetti, toprak bittiyse onu endüstriyel tarım ilaçları bitirdi. Sağlımızı hormonlu gıdalar söndürüyor. Dağ başına gidip bunlara sırtımızı çevirerek yaşamamız mümkün değil. Lenin’den ilhamla, lafı değiştirerek şöyle diyebiliriz: “Siz kapitalizme karışmazsanız, eninde sonunda o size karışır.” Kapitalizm, istilacıdır. En son bahçeye kadar yanınıza sokulmak, onu da pazarına katmak bu sistemin doğasında var. Dolayısıyla Captain Fantastic’in “ilkel sosyalizan ütopyası” bilimsel sosyalizm anlayışı karşısında yenilmeye mahkum. Devrimsiz devrim düşünenlerin düşü her zaman düşecektir. Captain Fantastic’ten bu ders çıkarılabilir pekala.

Popüler kültürün şu an önemli bir ayağını da belgeseller üstleniyor aslında. Bush’a karşı Al Gore’un yükselttiği sesle birlikte, PR’ı yükselen meşhur Inconvinient Truth bize Gore’un kendi deyişiyle “Küresel ısınmada hepimizin sorumlu olduğunu ama çözümün elimizde olduğunu” söylüyordu. Onunla başlayan dalga şu an özellikle veganizmin güç kazanmasıyla da birlikte Cowspiracy ve Seaspiracy gibi yapımları karşımıza çıkardı. Hepsi suçu bireylerin üzerinde yıkmaya kararlı ve üretim biçimleriyle değil, tüketim şekilleriyle ilgili çözümler öneriyor. Kimin ne yediğine karışacak değiliz ancak iklim krizinin açık kalan musluklardan veya ineklerin çıkarttığı gazlardan ortaya çıktığı iddia edildiğinde söylenecek söz düşüyor bizlere de. İnsanlık et yediği için küresel ısınma olmuyor, karbon salınımın büyük kısmını kapitalist işletmeler yapıyor. İnsanlar her gün duş aldığı için (hatta sifonu çekmeye sınır getirenler bile var) sular temiz kalmayacak. Nüfus çok fazla olduğu için değil, paylaşım çok kötü olduğu için kaynaklar boşa gidiyor. Balık avladığımız için denizler ölmüyor; denizler, nasılsa kendini iyileştirir diye bağladığımız kanalizasyon suları yüzünden, fabrika atıkları yüzünden ölüyor.

Bir başka mesele de bu dumanlı, sanayi devriminden kalma “ilkel”, “dumanlı kapitalizme” karşı “yeşil kapitalizm”i getirme meselesi. Aslında kapitalizm çok iyi, bir iki ayarla çevreyi kurtarır fikriyatı Catching The Sun gibi belgesellerde bize anlatıyor. Yeşil bir versiyonla birlikte küresel ısınma, denizlerdeki kirlilik, havadaki karbon miktarı, hepsi bitecek.

Söylemek lazım: Muhakkak ki arabaların elektrikli olması iyi bir şey olabilir, bunda itiraz edilecek bir şey yok ancak santral neyi elektriğe çevirecek de biz kullanacağız? Bir son tüketici olarak araçlarımızı elektrikli yaptığımızda sorun çözülecek mi? Ya da diyelim ki enerjiyi karşılayacak sayıda rüzgâr değirmeni yapılması gerekiyor, bunun yüksek maliyetini kapitalistler seve seve karşılayacaklar mı? Karşılasınlar efendim denebilir, mesele bu değil, mesele karşılamayacakları. Bu kimi yeşil teknoloji satıcıları için büyük bir lobi ve iş kolu olmaya devam edecek elbette ama ana akım olması için kapitalizmin bundan daha yüksek kâr elde etmesi gerekiyor. O yüzden evet tüketici tercih ederse elektrikli araba satışları uçabilir ama hayır, çevre sorunu çözülmez. Yeşil teknolojiler de ancak kapitalizm için kârlı olduğu zaman devreye girer. Kimse iş adamlarından sorumluluk beklemesin bu konuda.

Tabii bu işe sınıfsal açıdan yaklaşmaya çalışan filmler de görmedik değil. Hemen aklıma Parazit’le Oscar kazanan Bong Joon Ho’nun filmi Snowpiercer geliyor. Küresel ısınmayı tersine çevirmek için atmosfere fırlatılan CW7 kontrolden çıkıp dünyayı buzul çağına soktuğunda Wilford adlı iş adamının tam da kapitalist dünyanın düzenini sürdüren treni devreye giriyordu bu filmde. Dünyanın son hayatta kalanları vagon vagon sınıf sınıf bölünüyor; kapitalizm kendi krizinden sağ çıkmanın yolunu gene sınıflı toplumda ve sınıflar arasındaki uçurumu arttırmakta buluyordu. Gene de Snowpiercer gibi örneklerin bir hayli azınlıkta olduğunu söyleyebiliriz.

Son kertede göz ardı edilmeyecek gerçek şu: İklim krizi de doğrudan ve dolaylı olarak sınıfsal bir mesele ve düzenin toplu bir değişimi olmadan çözülemeyecek. Belki biraz köşesinden yeşil sermaye pay kapacak, belki “gri” sermaye direnecek ama dişe değer bir şey görmek için ancak koşulların zorunlu kılması, gerçekten post-apokaliptik şeylerin yaşanması gerecek belki de. (Tabii ki sosyalizm ve devrim ihtimalini büyütemezsek.)

Çevre krizini çözmenin yolu ancak ve ancak merkezi bir planlamadan geçiyor. Dünyanın boşa harcanmayacak kaynakları hem herkese yeter hem kimseyi açta açıkta bırakmaz hem de çevreyle uyumlu olur. Yeter ki, gereğinden fazla üretilen giysilerin kimseye yar olmayıp yakıldığı, yiyeceklerin denize döküldüğü bu düzen yerin dibine batsın ve üretim ilişkileri değişsin.

Related Posts