Cengiz Kılçer
Gregor Samsa gibi bir sabah huzursuz düşlerinden uyandıklarında kendilerini yataklarında kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldular. “Bana ne oldu?” diye geçirmediler içlerinden.
Gelecekten ziyade, dağınık şimdiki zamanın eşiğinde yaşadılar, beklentiler ve gerçekler arasındaki boşlukta çelişki içinde devrimciliği inkâr ettiler ve devrimci bir geleceği reddettiler, bunun yerine hayal kırıklığına, melankoliye teşne bir sanat icra ettiler. Örneğin Latife Tekin geçmiş yıllara dair şunları söylüyor:“O yıllardaki halimizi hatırlıyorum, sanki tapınma duygusuyla o politik hareketin içindeydik ama Tanrılarımızın kim olduğu belli değildi. Namaza giden işçiler için üzülüyorduk ama camilere giden insanlardan çok da farkımız yoktu. Tabii kılığımız kıyafetimiz farklıydı; bizim parkalarımız botlarımız vardı. Yaptığımız her şeyde bir törensellik, kutsama, tapınma edası… Kurallar ne katıydı, sanki bir tarikatın üyeleriyiz… Bazı şeyleri söyleyeceksiniz, bazı şeyleri asla söylemeyeceksiniz. Bir çeşit dindarlardık biz de sonuçta.” [1]
Eleştirmen Fethi Naci, Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” kitabını eleştirirken tiksinti duyduğunu belirtiyor: “Okurun sağduyusunu böylesine küçümseyen, kendi kuşağından gençleri böylesine aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştıkları ‘devrimci prototipleri’ni ‘devrimci gençlik’ diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan başka bir roman okumadım. Ve ilk kez, bir romanı okuyunca duyduğum duygu sadece tiksinti oldu.” [2]
Buraya kadar zaten bilinen şeyler… Konun ilgililerine Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, “Bilim ve Edebiyat” “Estetik Hesaplaşma” kitaplarını öneririz. Eylülist yazıcılıktan operasyon gazeteciliği görevini üstlenmeye nasıl geçtiler, ona bakalım.
EYLÜLİST YAZICILIKTAN OPERASYON GAZETECİLİĞİNE
Çelişki içinde yaşama, beklenti ve pişmanlığın ara boşluklarında ısrar etme haleti ruhiyelerinden 2000’li yılların ortalarına doğru çıktılar. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl, Radikal gibi sol liberal gazeteleri saymazsak Ahmet Altan ve Taraf gazetesi yakın ülke siyasi tarihinde çok önemli figürdür. Gazete yazarları arasında Ahmet Altan’ın etkisi ve nüfusu Yıldıray Oğur, Elif Çakır, Murat Belge, Roni Margulies, Oya Baydar, Orhan Pamuk, Halil Berktay, Erol Katırcıoğlu gibi isimlere göre daha baskın. Çiğdem Yasemin Ünlü’ye göre “Görüşülen [Taraf gazetesinde] çalışanlar kendilerini solcu, liberal, sosyal demokrat gibi siyasal; İslami gibi dini, Kürt gibi etnik kimliklerle tanımlasalar da gazeteyle bütünleşme açısından kimliklerinde “demokratlık” vurgusunu ön plana çıkarmakta ve gazeteciliği de bu kimlik üzerine inşa etmektedirler. Gazetenin kurucularından ve Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın çalışanların gözündeki itibarı da bireysel etkiler düzeyinde öne çıkan sonuçlardan biridir. Çalışanlar Ahmet Altan’ı gazetenin gündemini belirleyen en önemli unsur olarak görmekte, Altan’ı yalnızca bir genel yayın yönetmeni olarak değil, “gazetenin tek patronu” olarak konumlandırmakta ve Taraf’ı “Ahmet Altan gazetesi” olarak tanımlamaktadırlar. Çalışanlar tarafından gazeteye duyulan bağlılık Ahmet Altan’la özdeşleştirilmektedir. Gazetenin muhabiri Mehmet Baransu’nun gazetecilik anlayışını gazeteden bağımsız olarak öne çıkarması bireysel etkiler düzeyinde ortaya çıkan bir diğer sonuçtu. [3]
Medyada gerçekliğin inşası değil, Yumuşak Güç görevi gördüler. Taraf gazetesindeki bir yazısında özünde antikomünistliğini bir defa daha itiraf ediyordu Ahmet Altan. Bir çağdan bir çağa geçildiğini bütün kavramların farklılaştığını işçi sınıfının sahneden çekildiğini ve bu gelişmenin insanlık tarihinin belki de en övünülecek, en büyük aşaması olduğunu belirtiyordu. Bunun insanlık için büyük bir gelişme ama “sol” kesim için karanlık bir gecede “kutup yıldızını” kaybetmek gibi rotayı şaşırtan bir sonuç verdiğini; teorisini büyük ölçüde “işçi sınıfı” üzerine kurmuş bir ideolojinin, işçi sınıfı yok olunca ne yapacağını, onunla birlikte yok mu olacağını soruyordu. Ahmet Altan sola ders ve ayar vermekten de kendini alamıyor, solun nihai amacı, “işçi sınıfını” yüceltmek, onu güçlendirmek, onu iktidara getirmek değildir solun nihai amacı, “devletsiz, sınıfsız, mülkiyetsiz” bir “enternasyonalizme” doğru ilerlemektir diye buyuruyordu. Altan ürkünç ve namütenahi bir hayal gücüne sahip; ona göre insanlık, sınırsız tek bir dünyaya doğru yürüyor ama bunun işçi sınıfının değil kapitalistlerin öncülüğünde gerçekleştiğini ve devletlerin ortadan kalktığını yakında bir gelecekte de toplumsal sınıfların ortadan kalkacağını söylüyordu.
YUMUŞAK GÜÇ (SOFT POWER) VE SANAT
Yumuşak güç, on yıllardır olduğu gibi bugün de, devlet ve bazı devlet dışı aktörlerin, açıktan askeri güç olmadan, belirli politikaların benimsenmesine ikna etme konusunda önemli ölçüde etki sahibi olabileceği bir araç olmaya devam ediyor.
Sert güç ile yumuşak güç arasında ayrım yapma fikri ilk olarak Joseph S. Nye Jr. tarafından (1990) ortaya atıldı. Joseph S. Nye Jr., Bill Clinton’ın ABD Başkanlığı (1993-2001) döneminde, Ulusal İstihbarat Konseyi Başkanı ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Savunma Bakanı Yardımcısı olarak görev yapmıştı.
Joseph S. Nye Jr.’a göre yumuşak güç, istediklerinizi, zorlama veya karşılığını ödeme yerine cazibe yoluyla elde etme becerisidir. “Yumuşak güç, bir ülkenin kültürünün, siyasi ideallerinin ve politikalarının cazibesinden ortaya çıkar. Politikanız başkalarınca meşru görüldüğü zaman, yumuşak gücünüz artar. ABD’nin uzun zamandır kayda değer bir yumuşak gücü vardır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Franklin D. Roosevelt’in ‘Dört Özgürlüğü’nün Avrupa’daki etkisini; Demir Perdenin gölgesinde Amerikan müziğini ve Özgür Avrupa Radyosu haberlerini dinleyen gençleri; Tiananmen’de protestolarını Özgürlük heykelinin aynısını inşa ederek sembolize eden Çinli öğrencileri; 2001 yılında ‘Amerikan Haklar Bildirisi’nin kopyasını isteyen özgürlüğüne yeni kavuşmuş Afganları; bugün evlerinin mahremiyetinde, yasaklanmış Amerikan videolarını ve uydu yayınlarını gizli kapaklı izleyen genç İranlıları bir düşünün. Bunların hepsi ABD’nin yumuşak gücünün örnekleridir. Diğerlerinin, sizin ideallerinize hayran kalmalarını ve sizin istediklerinizi istemelerini sağlayabildiğiniz zaman, onları sizinle aynı doğrultuda hareket ettirmek için eskisi kadar “havuç ve sopa yöntemini” kullanmanıza gerek kalmaz. Baştan çıkarmak, zor kullanmaktan her zaman daha etkilidir ve demokrasi, insan hakları ve bireysel fırsatlar gibi birçok değer oldukça baştan çıkarıcıdır. General Wesley Clark’ın da dediği gibi, “yumuşak güç, bize, geleneksel güçler dengesi siyasetinin sert sınırlarının çok daha ötesinde bir nüfuz kazandırmıştır. [4] Joseph S. Nye Jr. ayrıca Amerikan yumuşak gücünün içeriğini liberal demokratik siyaset ve serbest piyasa ekonomisi, insan hakları ve özünde liberalizm gibi temel değerler olarak nitelendiriyor.
Kültürel diplomasi yumuşak gücün hiç de masum olmayan pek çok yüzlerinden biridir. ABD’de “demokratikleşme ve kâr amacı gütmeyen” bir kuruluş olan bir sivil toplum vakfının kurucusu ve başkanı Wendy W. Luers “Soft Power of Art” başlıklı yazısı önemli. Kendisi eski ABD Donanması subayı, diplomat ve New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin başkanı William Luers’in eşidir. Wendy W. Luers, beş yıl boyunca Uluslararası Af Örgütü’nde çalıştığını, Vaclav Havel gibi siyasi mahkûmların serbest bırakılmasına yardımcı olmak ve baskıcı hükümetleri kınamak için politikacılarla, müzik şirketleriyle, Joan Baez, Arthur Miller ve Kurt Vonnegut gibi önde gelen kültürel figürlerle çalıştığını belirtiyor. Bunun, sanatçıların, müzisyenlerin, yazarların ve entelektüellerin dünya siyasetini aktif olarak şekillendirdiği bir dönem olduğunu, 1989’daki Kadife Devrim’in ardından Vaclav Havel’in Çekoslovakya’nın Cumhurbaşkanı, diğer ilişkide oldukları Çek sanatçıların ise ülkenin Dışişleri Bakanı, Büyükelçi ve siyasi liderleri olduklarını söylüyor. [5] Tahmin edileceği gibi yumuşak gücün ilk hedefinde Doğu Avrupa ülkeleri vardı. Birçoğu Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra hızla Batı’ya entegre edildi. Hâlihazırda Batı Avrupa ile geniş kültürel bağları söz konusuydu. Soğuk Savaş biter bitmez, pek çoğu Batı’nın kollarına atılarak ekonomilerini ve toplumlarını Avrupa’ya entegre etti. Yumuşak gücün planındaki gibi “demokratik siyaseti” ve piyasa ekonomilerini benimsediler. Bu kategorideki çok sayıda ülke Avrupa Birliği’ne katılmıştır ve bunların birçoğu Avro bölgesinde kalırken NATO’da veya her ikisinde birden yer aldılar. Polonya ve Çekoslovakya bu bahiste öncü iki ülkeydi. Ne var ki, yumuşak güç döneminin ayrılmaz bir parçası olan liberal “devrimler”, devletleri güçlendirmek yerine zayıflattı, birleştirmek yerine parçaladı. Çekoslovakya’nın Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’in Prag’da düzenlediği bir konferansın ardından (1991) Varşova Paktı’nın tasfiye edildiğini, NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasına (1999) ve Irak’ın işgaline (2003) verdiği sarsılmaz desteği hatırlatalım ve bugünkü Polonya, Macaristan gibi gerici ve faşizan iktidarları görelim.
BİR YUMUŞAK GÜÇ BİÇİMİ OLARAK SANAT
Yazarlar genel olarak edebiyatın amacının insanları eğlendirmek ve eğitmek olması gerektiği kuralını takip ettiler ta ki Aydınlanma dönemine kadar. Aydınlanma ile beraber edebiyat, etik ideallerin yayılması bağlamında bir araç olarak görüldü. Edebiyat ve siyaset arasında yalnızca tematik değil aynı zamanda yapısal bir bağın mevcudiyeti söz konusuydu. Son yıllarda, bir ülkedeki kamuoyunu sadece o ülkedeki politika yapıcıların değil, aynı zamanda diğer ülkelerdeki politika yapıcıların da etkilemesi alışılmadık bir durum değil. ABD merkezli yumuşak güç teorisinin temel görevi yine ABD çıkarları adına herhangi bir ülkenin kamuoyunu ideolojik politik kültürel bağlamda şekillendirmekti; bunun için de en önemli araçlardan biri de medyaydı. Yineleyelim, Joseph S. Nye Jr., yumuşak gücün kültürel, ekonomik, diplomatik, politik değerler, dış politikalar ve kişisel ilişkiler yoluyla cezbetme ve ikna etme yeteneği olduğunu söylemişti. Sanatsal yapıt, sanatçının kendi ufkunun, hayal gücünün ve estetik yaratıcılığının ürünü olarak görülür ve anlaşılırdı; 12 Eylül yazıcıları kişisel ilişkileri yoluyla cezb ve ikna etme yeteneklerini kullanarak yumuşak gücün hizmetine girdiler kendilerinin değil emperyalizmin ufkunun, emperyalizmin hayal gücünün ve emperyalizmin politik yaratıcılığının araçlarına dönüştüler.
İlk paragrafa atıfla, Gregor Samsa gibi bir sabah huzursuz düşlerinden uyandıklarında kendilerini yataklarında kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldular. “Bana ne oldu?” diye geçirmediler içlerinden. Ama bununla da kalmadı, bu topraklardaki kolektif bir yaratıcı gücün, ilerici birikimin, yani Cumhuriyet’e, bağımsızlığa, laikliğe, sola; hâsılı estetik, moral, tarihsel, sosyal, siyasal vb. ne varsa kemirdiler.
NOTLAR
[1] Özer, P., (2005). Latife Tekin Kitabı. İstanbul: Everest Yayınları.
[2] Naci, F., (2007). Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
[3] Ünlü, Ç. Y., (2013). Taraf Gazetesinin Gündemini Belirleyen Unsurlar ve Gazetenin Gündeminin Diğer Gazetelerin Gündemlerine Olan Etkisi. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım.
[4] Nye, J. S., (2017). Yumuşak Güç Dünya Siyasetinde Başarının Araçları. (Çev. Rayhan İnan-Aydın) Ankara: BB101 Yayınları
[5] Luers, W. W., (2010, November). Soft Power of Art. Washington Diplomat.

