Aynur Demirli

21. yüzyıl Türkiye’si siyasal İslamcı bir gericilik ile neoliberal saldırının tüm cephelerden emekçi sınıfları kuşattığı; kamusal hayatın İslamcı kodlar etrafında yeniden örüldüğü, laik ve ücretsiz eğitimin rafa kaldırıldığı, kadın haklarının saldırıya uğradığı, tevekkül ve tamahkârlık adı altında gerici siyasi talepler etrafında örülen bir dille emekçilerin kazanılmış haklarına ve hatta hayatlarına saldırılan bir ülke haline geldi. Oysa bundan çok uzun değil, sadece bir yüzyıl kadar öncenin Türkiye’si tüm Ortadoğu coğrafyası içinde gerçekleştirdiği laik devrimlerle örnek gösteriliyordu. Sahiden de ülkede 20. yüzyılın başında yaşanan radikal laik reformlar ile 21. yüzyılın başındaki siyasal İslam’ın yükselişi arasındaki karşıtlık oldukça çarpıcıdır. Ve elbette bu çarpıcı karşıtlık laikliğin, modern Cumhuriyet tarihinde dönemsel olarak geçirdiği dönüşümün birikimsel bir sonucudur. Laikliğe karşı bugün yürütülen saldırı yakın kökenlerini 1980 darbesi ile kurulan Türk-İslam hegemonyasından almış olsa da, sözü edilen bu saldırı özellikle son 20 yıldır iktidarda olan AKP tarafından sahiplenilmiş ve belki de Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde hayal dahi edilemeyecek bir şiddette uygulanmıştır.

Bugün bizler için sorulması gereken en temel soru ise, son 20 yılda laikliğe yöneltilen bu saldırı karşısında toplumun ilerici kesimlerinin, özellikle de emekçi sınıfların neden güçlü bir savunma hattı örememiş olduğudur. Bu soruya verilebilecek yanıtlardan ilki, yaşadığımız çağda hâkim düşünme tarzı olan postmodern düşüncenin, tüm Aydınlanma değerlerine ve tabii ki laikliğe, tam teşekküllü bir saldırının düşünsel altyapısını oluşturmuş olmasıdır. İkincisi, ülkede uzun zamandır tek muhalefet biçimi olarak kabul gören sol-liberal politikaların laikliğe saldırının tüm kavramsal setlerini üretmiş olmalarıdır. Üstelik sol-liberal entelektüellerce üretilen bu kavram setleri laikliğe saldırıda, İslamcıların kendi düşünsel çabalarıyla asla oluşturamayacakları bir cephanelik olarak işlev görmüştür. Üçüncüsü, Türkiye’de özellikle 1980 sonrası hâkim hale gelen merkez-çevre paradigmasının; Erken Cumhuriyet dönemini sanık sandalyesine oturtan bakış açısıyla, başta laiklik olmak üzere tüm Cumhuriyet kazanımlarını yargılamayı muhalif düşünmenin ön şartı haline getirmiş olmasıdır. Dördüncüsü ise, laikliğin bir burjuva değeri/kazanımı olarak görülmüş olmasıdır. Laikliğe değişmez bir ruh olarak atfedilen bu sınıfsal içerik, bu kavramın emekçi sınıf mücadelesinin gündeminden uzun süre uzak tutulmasına sebep olmuştur.

İlk olarak akademik üretimde postmodernizmin yoğun etki alanına girilen bir dönemin yaşanıyor oluşu dolayısıyla, moderniteye kuşkuyla yaklaşmanın ve bu bağlamda da laikliği bireyi ezen büyük anlatılar demetinin bir parçası olarak görme eğilimi yaygınlaşmıştır. Aydınlanma eleştirisi noktasında birleşen postmodern düşüncenin hâkim hale gelmesiyle birlikte laiklik, basit bir dünya görüşü ya da estetik seçim konusu olmaya indirgenmiştir. Bir taraftan Aydınlanma mirasını gerileten postmodern düşünce, diğer taraftan da neoliberal programa içkin yeni muhafazakârlığın hâkim olduğu bir döneme girilmesiyle birlikte dinsellik, dünyanın her tarafında yaygınlaşmaktadır. Daha da önemlisi, dinsel bilgi bilimsel bilgi ile yarışacak şekilde etkisini arttırmaktadır. Tüm bunların sonucunda laiklik ‘boğazda viski içenlerin’ değeri olmaya ya da basit bir yaşam tarzının seçimi olmaya indirgenmiştir. Oysa laiklik basit bir birey seçimine indirgenemeyeceği gibi, modern kapitalist devletin ve modern hukukun kurucu ön şartıdır. Her şeyden önce laiklik, toplumsal bağın din yerine siyaset üzerinden kurulmasını sağladığı ölçüde, modern yurttaşlığın kurucu ve ayırt edici özelliğidir. Üstelik Aydınlanma etkisinde bir burjuva devrimi olarak Türk Devrimi’nin de hem üretim ilişkileri hem de zihniyet dünyasında yarattığı kopuş özellikle laiklik ve cumhuriyetçilik ilkelerinde somutlaşır. Ülkede kapitalist üretim ilişkilerinin iktisadi ve hukuki alt yapısının laik kanunlaşma hareketleriyle oluşturulması ve devlet aygıtı ile toplumsal hayatın dini kurallara göre düzenlenmesine son verilmesi, yani şeriata dayalı bir egemenlikten halk egemenliğine, teokrasiden cumhuriyete, tebaadan yurttaşa geçiş laikleşme siyasası sayesinde gerçekleşmiştir. Laikliğin bugün gelinen noktada giderek içinin boşaltılması ise, bir anlamda cumhuriyet-yurttaş ilişkisini erozyona uğratmaktadır.

Diğer taraftan postmodern düşünceden de yoğun olarak beslenen kimlik politikaları, bugün ‘öteki’ne saygı başlığında sürekli olarak bir etno-kimliklerin yüceltilmesi anlamına gelen bir siyaset önermektedir. Buna göre farklı kimlikler tarafından dile getirilen pek çok “gerçek” vardır ve çeşitli kültürleri temsil eden tüm bu gerçekler, başkalarına karşı kendi üstünlüklerini iddia edebilirler. Sivil toplumda ne kadar farklı gerçeklik ve farklı kimlik birbiriyle yarışırsa, o kadar demokratik bir siyasi iklim oluşacağı iddiasıyla kimlik siyaseti, ulus-devlet ile vatandaşlık bağını aşındırıcı etkilere sahiptir. Bu farklılıkların ne anlam içerdiğine bakılmaksızın, bu çok sesliliğin kendisi demokratik ve özgürlükçü kabul edilmektedir. Üstelik özellikle Avrupa’da yaygınlık kazanan kimlik ve azınlık hakları odaklı çalışmalar, el çabukluğu ile Türkiye’de aslında çoğunluk kimliğini oluşturuyor olmasına rağmen yine İslam kimliği etrafında örülerek ithal edilmiştir. 

Sol liberalizmin demokrasinin ön şartı olarak gündemimize soktuğu çoklu din, çoklu kültür ve çoklu kimlik tezleri, laikliğin baskıcı olarak yargılanması sonucunu doğurdu. Ortaya çıkan kimlik taleplerinin bir parçası olarak siyasal İslam, takipçileri tarafından Batı merkezli modernleşme siyasetine karşı bir muhalefet olarak görülmeye başlandı. Hepimizin şahitlik ettiği üzere 1990’lar ve 2000’li yıllar boyunca pek çok liberal, Türkiye’de dindarların sivil özgürlüklerinin kısıtlandığını, dindarların siyasi katılımının önünün açılmasıyla birlikte özel alana sıkıştırılmış olan dini taleplerin politik bir boyut kazanarak özgürleştiğini ileri sürdü. Bunu yaygın şekilde laiklik tarafından Türkiye’de baskılanmış olan dindar kesimlerin özel-bireysel alanlarından özgürleşerek çoğulcu siyasi katılımın artması şeklinde övdüler ve kutladılar. Türkiye’nin sahip olduğu “otoriter ve anti-demokratik laiklik” anlayışının çoğulcu sivil toplumun oluşumunu engellediği ileri sürüldü.

Esas olarak liberal akademik yazın tarafından inşa edilen bu söylem, asıl olarak 1980’lerden sonra İslamcılar tarafından sahiplenildi. Böylelikle İslamcılar hiç çaba harcamaksızın temelde insan hakları söylemine gönderme yapan liberal kimlik politikalarının onlara sunduğu tüm imkânlardan sınırsızca yararlandılar. Kendini ‘Müslüman’ kimliğinde tanımlamanın kendisi bizatihi modernizmin ve ulus-devletin evrensel tek tipleştirmesine muhalif bulunduğu için demokratik ilan edilmiş oldu. Üstelik özellikle Avrupa’da azınlık hakları bağlamında tartışılan bu kimlik talepleri ile ilgili çalışmalar, sanki Türkiye’de Müslümanlar azınlığı oluşturuyormuş ve kimliklerinin korunmaya ihtiyacı varmış gibi Türkiye’ye ithal edildi. Konunun bu şekilde çarpıtılması, AKP’nin İslamcı hegemonyasını pekiştirmesine hizmet ederken, aynı zamanda 20 yıldır tek başına iktidarda olan bir siyasi hareketin bugün hala İslam kimliğinin yıllarca baskılandığı iddiasına gönderme yaparak bir çeşit “mağdur edebiyatı” yapabilmesine olanak sağlıyor.

Laikliğin yoğun şekilde saldırıya uğramasının bir diğer sebebi de; merkez-çevre paradigmasının sürekli olarak Erken Cumhuriyet dönemini inceliyor ve bu dönemi ‘bir ilk günah’ olarak ele alıyor olmasıdır. Sosyal bilim çalışmalarında 1980’lerden bu yana hâkim hale gelmiş olan bu paradigma, Cumhuriyet modernleşmesini bir grup ‘elit’in halk kitleleri üzerinde tepeden inmeci/otoriter biçimde tahakkümü olarak okumaktadır. Halk kültüründen bütünüyle kopuk olarak ele alınan ‘elit’lerin kontrolündeki devlete karşılık ‘sivil toplum’, siyasi ve ideolojik mücadelenin ana eksenlerini oluşturmaktadır. Bu paradigmanın laiklik konusundaki yaklaşımı da, ‘ceberut’ laik devlete karşı İslamcı halk kitlelerinin vermekte olduğu kültürel mücadele olarak sunulmaktadır. Buna göre Türkiye’de ‘merkez’ laik Kemalist elitler tarafından işgal edilmiştir ve dolayısıyla İslami kültürel değerlere sahip kitleler dışlanarak ‘çevre’ye itilmişlerdir. 

Çok uzun süredir laikliğe akademide egemen bakışın özünü oluşturan bu eleştiri, elbette sınırları sadece akademik tartışma ile kalmış yalıtık bir tavır değildir. Söz konusu yaklaşım siyasi partilerin demeçlerinde, gazete sütunlarında, günlük konuşmalarda yeniden ve yeniden, kısır bir döngüde kendine referanslarla üretilmektedir. Siyasal İslam’ın hegemonyasını ilan etmiş olduğu 1980 sonrası dönemin kendisi dahi, 1930’ların ‘Jakoben’ laiklik uygulamalarına bir tepki olarak okunabilmektedir. Bu bakış açısına göre; ‘tepeden inme’ laiklik politikaları ‘otoriter Kemalist elitler’ tarafından uygulanırken; demokrasi ile laiklik politikaları arasında bir çelişki meydana gelmiş ve bunun sonucunda da siyasal İslamcı aktörlerin kimlik ve eylemleri şekillenmiştir. Bugün ülke siyasetini bölen ana çizgi olarak; “ultra-laikler” ile “İslami eğilimler”in yarattığı gerilim gösterilmekte ve sözü edilen bu “İslami eğilimler”, “Cumhuriyet’i kuranların asimilasyona ve homojenleştirmeye yönelik sistematik politikalarına rağmen” hala varlıklarını koruyan bir ‘çoğulculuk’ unsuru olarak takdir edilmektedir.

Bu okumanın 1980 sonrasında çok hâkim hale gelmesinin sebeplerinden biri de 12 Eylül darbesi sonrasında sergilenen sert egemen sınıf siyasetinin, laikliği aslında gerçek anlamından kopararak Türk-İslam sentezi ile uyumlu içi boşaltılmış bir Atatürkçülük başlığı altında uygulamış olmasıdır. Kemalist devrim laikliği ile hiçbir alakası kalmamış olan bu ‘sözde Atatürkçülük’ bir taraftan sağcı siyaseti güçlendirirken ve örneğin din derslerini zorunlu hale getirirken; tüm bunları Atatürkçülük ve laiklik olarak tanımlamıştır. Bu çarpık tanımlama, doğal olarak 12 Eylül döneminde baskı görmüş olan sol cenahta bir tepkisellik doğuracaktır.

Ceberut devlet-halk ikiliği üzerinden gerçekleştirilen bu okuma; egemen sınıfların dışında ve üstünde bir devlet konumlandırarak, toplumdaki temel çelişkilerden meydana gelen çatışmayı da sadece bu kurgusal alana özgülemektedir. Böylece toplumdaki emekçi sınıflar ile burjuvazi arasındaki asıl çatışma analiz dışı bırakıldığından, geniş halk kesimlerinin de tamamı İslamcı olarak nitelendikten sonra, İslami değerleri savunan her hareket otomatik olarak çoğulcu ve demokratik ilan edilebilir hale gelmektedir. Üstelik ‘baskıcı’, ‘Jakoben’ ya da ‘tepeden inme’ gibi sıfatlarla laikliğin yaftalanması da yıllar içinde kavramın içeriğinin boşaltılmasına hizmet edecek etkiler doğuracaktır.

Yukarıda anlatılan düşünsel ve politik iklim laikliği sanık sandalyesine oturtmuş ve ülkedeki esas tartışma başlığı olarak bu gündemi yıllarca canlı tutmayı başarmıştır. Buna karşılık toplumun ilerici kesimlerinin ise bu saldırıya bir cevap örmek ve toplumu bu yönde örgütlemek gibi bir hedefi uzun zaman politik gündemlerine almamış olması çok düşündürücüdür. Bunun temel sebeplerinden birisi, başta sosyalist mücadele olmak üzere, toplumun ilerici kesimlerinin laikliği bir burjuva değeri olarak görmesi gelmektedir. Oysa laikliğin içeriği, tüm ideolojik alanlarda olduğu gibi, mevcut toplumsal koşullarda yaşanan sınıf mücadeleleri tarafından belirlenir ve dolayısıyla laiklik, sabit bir sınıfsal içeriğe sahip değildir. Laikleşme, yaşandığı her coğrafyada, dinlerin varlıklarının devam ettiği, ancak artık temel belirleyen olmadıkları bir siyasal biçim ve kolektif düzenin kuruluşunu ifade eder.  Ancak din-devlet-toplum ilişkileri, tarihe kısaca göz atarsak bile görebileceğimiz gibi asla verili kabul edilemez. Mevcut toplumsal koşullar ve sınıf mücadeleleri tarafından sürekli yeniden belirlenir. Aksi halde 1970’den beri neoliberalizm ile birlikte ortaya çıkan yeni muhafazakârlık ve buna bağlı olarak dünyanın her yerinde artan dinselliği açıklayamazdık. Şu hâlde laikliğin, Batı Avrupa merkezli burjuva hareketleri sonucunda ortaya çıkmış ‘Batı burjuvazisine özgün kültürel bir değer’ olarak ele alınması çok mümkün görünmemektedir. Toplumsal mücadeleler sonunda ortaya çıkan bir ideoloji olarak laiklik, yine toplumsal mücadeleler bağlamında farklı sınıf ve fraksiyonlar tarafından kullanılabileceği gibi, laiklik ideolojisinin kendisi de bu mücadelelere açık bir alandır.

Dinin siyasi-toplumsal iktidar ve nüfuzunun azalması olarak tanımlayabileceğimiz laikleşme, toplumsal sınıf ilişkileri bağlamında gerçekleştiği coğrafya ve tarihsel dönem içinde incelenerek ele alınmalıdır. Laikliğin anlaşılabilmesi için; çok çeşitli tarihsel sebeplere bağlı olarak, dinselleştirme yahut laikleştirme hedefine sahip sosyal sınıf ve zümrelerin, toplumsal alanı kontrol için giriştikleri mücadele yakından incelenmelidir. Bu bağlamda laikleşme diyalektik bir süreç olarak ele alınmalıdır. Laikleşme yönündeki çatışmanın oldukça şiddetli biçimde yaşanmış olduğu Fransız Devrimi’nden Napoleon’a kadar geçen dönem, sınıf çatışmalarından azade şekilde ele alındığında ortaya burjuvazinin, şehirlileşen modern bir sınıf olması dolayısıyla laikliğin doğal savunucusu olduğu yönünde tek taraflı bir anlatı çıkmaktadır. Oysa burjuvazinin, 17 ve 18. yüzyıllarda feodal aristokrasi ve Kilise’ye karşı yürütülen ideolojik mücadelede ‘keşfettiği’ laiklik, var oluşunu bizatihi yükselen burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına borçludur. Biri yükselmekte, diğeri ise çökmekte olan iki egemen sınıf arasında yaşanan bu sancılı mücadele süreci, modern kapitalist devlet formasyonunu meydana getirmiştir. 

Çok farklı tarihsel koşullar ve dinamiklerin etkisiyle, Kemalist devrimler de tanrısal kaynaklı bir monarşiden cumhuriyete geçilirken ve ülkede kapitalist üretim ilişkileri hâkim hale getirilirken laikliği temel bir yapıtaşı olarak görmüştür. Ancak Türkiye siyasi tarihinde burjuvazinin devrimci barutunun daha 1940’larda tükendiğini ve Kemalist laiklik anlayışından ilk sapmanın da İnönü döneminde yaşandığını görüyoruz. Tek Parti döneminin sonlarında CHP 1947 Kurultay’ında parti içindeki reformcu kanadı tasfiye edecek ve laikliğin tanımı da değiştirecektir. CHP parti programında laiklik ilkesini, “dini düşünceleri dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmak” olarak tanımlanmaktayken; 1947 Kurultayı’nda bu ifadeden “siyaset” kelimesi çıkartılmış, kavram “din ve devlet/dünya işlerinin birbirinden ayrı olması” biçiminde yeniden tanımlanmıştır. Ayrıca türbelerin ziyarete açılması, ibadet ve ayinlerin serbestçe yapılması, haftada bir saat olmak üzere din derslerinin müfredata eklenmesi ve partinin din eğitimine önem verdiğine dair bir maddeye parti programında yer verilmesi, imam-hatip okulları ile Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi açılması biçimindeki ilke kararlarının alınmış olması dikkate değer hususlardır. O dönemin koşulları içinde çift kutuplu dünyada ABD’ye yaranma çabası, muhtemel sınıf hareketlerinden korkmaları ve belki popülizm gibi pek çok sebebin etkili olduğu bu dönüşüm; bir burjuva partisi olan CHP için çok şaşırtıcı değildir. Zaten sonrasında Demokrat Parti dönemi ile başlayan sağcılaşma ülke siyasetinde asıl olarak 1980 sonrasında hegemonik hale gelecek ve bizi bugün yaşadığımız AKP Türkiye’sine kadar getirecek. 

Bu kısa Türkiye tarihi okuması dahi bize gösteriyor ki, laiklik çok ama çok uzun süredir ülkede burjuvazi tarafından sadece terk edilmekle kalmamış, üstüne tarumar da edilmiştir. Bugün açıkça görüyoruz ki sermaye sınıfının gündeminde laiklik yoktur ve olmayacaktır. Laiklik ortaya çıkış koşulları bakımından 18. yüzyıl Fransa’sında ya da Cumhuriyet devrimleri gerçekleştirilirken burjuva sınıfı tarafından savunulmuş olabilir. Fakat bugün yaşadığımız dünyada, bir taraftan neoliberalizmin vahşi sömürüsü itaatkârlık ve tamahkârlık gibi dini öğeleri yoğun bir muhafazakârlık ekseninde emekçilere dayatılırken; bir taraftan siyasal İslam oluşturduğu gerici baskısını gün ve gün laikliği erozyona uğratarak sürdürürken artık laiklik, emekçi sınıflar için savunulması gereken bir kale haline gelmiştir. Bu ülkede çocukların bilimsel, ücretsiz eğitim alma hakkı için de laiklik savunulmak zorundadır. Kadına şiddete dur demek için de laiklik savunulmalıdır. Özgür ve eşit bir yurttaş olarak çalışan, kendi hayatı üzerinde söz söyleme hakkı sadece kendisine ait olan emekçiler için de laiklik savunulmalıdır.

Related Posts